Prof. Dr. Saim Sakaoğlu Kimdir

+ Yorum Gönder
Eğitim ve Biyografi Bölümünden Prof. Dr. Saim Sakaoğlu Kimdir ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    P®øƒєﻛﻛíøиαL
    Usta Üye
    Reklam

    Prof. Dr. Saim Sakaoğlu Kimdir

    Reklam



    Prof. Dr. Saim Sakaoğlu Kimdir

    Forum Alev
    Sayın Sakaoğlu, bize kendinizden söz eder misiniz?

    Kendimi biraz farklı bir biçimde, biraz da uzunca tanıtacağım. Böylece, bazı sorularınızı da önceden cevaplandırmış olacağım. Bu, biraz hayatım, biraz da bilimimin tarihçesi olacaktır.
    Doğum tarihimi, o eskinin 28 sayfalık Hüviyet Cüzdanı, 20 Mart 1939 olarak gösteriyor. Galiba biraz geç yazılmışım. Araştırmalarıma göre bu tarih 28 Şubat olmalı… Yani 20 günlük bir gecikme var. Günlerden ise salı. Fala filan inanmam ama meraklısı için hatırlatayım, burcum Balık imiş!

    Doğum yerim ise Konya’nın en eski mahallelerinden biri: Fahrünnisa Mahallesi. Bugün dört caddeye dağılan mahallemizin en ünlü caddesi ise evimizin bulunduğu Çaybaşı Caddesi. Caddenin ünlü olması benden değil, benim bir kitabımdan kaynaklanıyor. 2000 ve 2002 yıllarında iki baskısı yapılan Çaybaşı Yazılarıadlı kitabım, pek çok bölümün yanında 80 kadar da renkli fotoğrafıyla, ilk defa bir yerleşim yerine bağlı caddenin değerlendirilmesini içine alıyor… Sekseni geçen yaşıyla, hâlâ 22 numarayı taşıyan iki kanatlı kapıdan girilen, iki katlı kerpiç evimiz ise yaşlanmanın izlerini göstermeye başladı.
    Mahallemizin adı, Hz. Mevlâna’nın hanım öğrencilerinden Fahrünnisa Hatun’un, aynı adı taşıyan caminin avlusunda gömülü olmasından kaynaklanıyor. Caddemizin adı ise, bir zamanlar Konya’nın üçte birinin bağ ve bahçelerini sulayan suların akıp gittiği çaydan geliyor. Barajların suya gem vurmasıyla öksüz kalan çayımız, 1970’li yılların başında kanalizasyona çevriliverdi.
    Babam, aynı mahalle eşrafından olan Hacı Hasan Efendi’nin dört çocuğunun ikincisi ve ilk oğlu olan [hattat, hafız] Mehmet (1318-1975)’tir. Annem ise, o dönemin geçerli mesleklerinden biriyle uğraşan Nalbantların Salih [Köseoğlu] Efendi’nin dört çocuğunun üçüncüsü ve tek kızı olan Zeliha (1318-1999)’dır. Ninelerim ise sırasıyla Fatma ve Emine adlarını taşımaktadır.
    İlk ağabeyim daha Cumhuriyet ilan edilmeden doğmuş ve ölmüş; Mustafa Kemal. Hâlen hayattaki ağabeyim Hasan da 1923’te doğmuş. Evin tek kızı Hayriye Karpuzoğlu 1927-1959 yılları arasında yaşadı. Ben, evin küçüğü, “tekne kazıntısı”, ablamdan 12 yaş küçüğüm; 1939. Beni annemle birlikte ablam büyütmüş, birazını ben de hatırlıyorum.
    Bugün, 23 Nisan Ulusal Egemenlik İlköğretim Okulunun birinci kademesini oluşturan Hâkimiyeti Milliye İlkokulunu (1946-1951), Konya Lisesinin orta (1951-1955) ve lise (1955-1959) kısımlarını bitirdim. Lise son sınıf öğrenciliğimle ilgili olarak bir notu eklemeliyim. O yıl, üç arkadaşımla aylık bir fikir ve sanat dergisi yayımlamaya başladık: Özlem. Mezun olduğumuz için kısa ömürlü oldu. Burada; Cahit Öztelli, Mehmet Önder, Feyzi Halıcı, H. Zekai Yiğitler, Abdülkadir Bulut, Kemal Or gibi adlar da yer alıyordu.
    1960 güzünde sınavsız girdiğim İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden, 1965 Şubatında, Umumî Türk Dili sertifikasından tez hazırlayarak diploma aldım. Rahmetli hocam Ord. Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat ile başladığım tezimi, onun hastalığı ve vefatı sebebiyle tamamlayamamıştım. Rahmetli Prof. Dr. Muharrem Ergin’in yönetimde tamamladım: Ebû’l-leys Semerkandî’nin Kitâbü’l- Mukaddimetü Fi’s-salât Adlı Eseri Üzerine Bir Gramer Denemesi.
    O yıllarda kimlerden ders aldığımı da belirtmek isterim. Yukarıda adlarını saydığım iki dil hocamın dışında Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Prof. Dr. Sadeddin Buluç, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş’tan Türk Dili; Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan, Prof. Fahir İz, Prof. Dr. Abdülkadir Karahan’dan Eski Türk Edebiyatı; Prof. Ahmet Hamdi Tanpınar, Prof. Dr. Mehmet Kaplan ve Prof. Dr. Ömer Faruk Akün’den Yeni Türk Edebiyatı dersleri aldım. Bu hocalarımızın bazıları o yıllarda henüz profesör olmamışlardı. Ayrıca, bölümümüzün genç araştırmacılarından Dr. Necmeddin Hacıeminoğlu ile Birol Emil de derslerimize yardımcı olarak girerlerdi. Bunlardan sadece İz, Akün ve Emil hayatta.

    Aynı zamanda, tarihî Çapa Yüksek Öğretmen Okulunu da bitirdim (Mart 1961- Şubat 1965).
    Okulu bitirdikten (26 Şubat 1965) 32 gün sonra (30 Mart 1965), Tokat Gazi Osman Paşa Lisesine edebiyat öğretmeni olarak atandım. Orada, okulun yatılı kısmı da olduğu için belletici olarak da görev yapmaya başladım. Ne de olsa evli olmayan hocalar için en iyi ikinci görev.
    Mehmet İstemi (1968-1969), Selcen (1969) ve Seren (1976)’in anneleri Yurdanur Hanımla Tokat’ta tanışıp evlendik (26 Mart 1966).
    Asistanlık, üniversite yıllarındaki hayallerimden biri idi. Tokat’ta bir yandan hocalık, bir yandan yöneticilik yapıyor, bir yandan da İngilizce çalışıyor, bilim kitaplarını okuyordum. O güne göre iyi bir kitaplığım var idi. O günlerde verilen bir ilan için hocam Muharrem Bey’i telefonla aradım. Biz de bir gelenek vardır: Önce hocanın izni alınmalı. O, “Saim dedi, Kemal Ağabeyin de başvuracak, o belki senden daha şanslıdır.” Doğruydu. Ben, Rahmeti Beyin sağlığında, Türkiyat Enstitüsündeki odasına bitirme tezi için giderken Kemal [Eraslan] Ağabey de doktora çalışması için gelirdi. Hatta, benim işim daha kısa süreceği için önceliği bana verirlerdi.
    Rahmetli Prof. Dr. Harun Tolasa’yı, Konyalı olmakla birlikte, Edebiyat Fakültesinde dersler başladıktan sonra tanımıştım. Konya il merkezinde ayrı ayrı okullarda okumuştuk. İkimizin de amacı asistan olmaktı. O, bir süre sonra Atatürk Üniversitesinde asistan olarak göreve başladı. Onun sık sık, “Yakında ilan verilecek!” uyarıları benim çalışma hızımı yükseltiyordu. Sonunda istediğimiz oldu. 10 Temmuz 1967 Pazartesi günü yabancı dil ve bilim sınavına alındık. Ertesi gün ise mülakat vardı. Hepsi doçent olan Niyazi Akı, Kaya Bilgegil ve Ahmet İhsan Türek’ten oluşan bilim kurulu önünde terledik. Sonucun ilanı epey gecikti. O günlerde Tokat-Erzurum telefon hattını herhâlde en çok ben işgal ediyordum.
    Ders yılı liselerde erken başladığı için, Bakanlıktan izin çıkıncaya kadar iki haftaya yakın hocalığa devam ettim. 27 Eylül, tam 21 yıl kalacağım Erzurum’da göreve başlama tarihim olacaktı.
    Atatürk Üniversitesine Türk Dili asistanı olarak atanmıştım. Bir süre bu alanda çalıştım. Okuduğum kitaplar, üzerinde çalıştığım çeviriler, hatta almaya başladığım kitaplar hep bu alanla ilgili idi. Bir süre sonra, bölüm başkanımız Kaya Bey, yeni alınan beş asistandan dilci olan dördünden birini halk edebiyatına kaydırmak istiyordu. Hocanın üzerinde durduğu arkadaş ise buna kesinlikle karşı çıkıyordu. O, 1416 sayılı kanunla Almanya’ya doktora yapmaya gidecekti ve gerekli başvuruları yapmıştı. Ortalık toz duman değilse de kendi çapında bir bulanıklığa bürünmüştü. Bir gün rahmetli Tolasa’ya dedim ki:
    Bilimse bilim, dilde de yapılır, halk edebiyatında da… Söyle hocaya, ben halk edebiyatına geçeyim.”
    Benim halk edebiyatı uzmanı olmam böyle bir “zıtlaşma”nın tarafımdan çözülmesinin sonucudur.
    Bir süre sonra N. Y. Almanya’ya gitti ve dönüşte de mezun olduğu fakültede göreve başladı. Uzun süre Türk Dil Kurumunda da bilim kurulu üyesi olan bu arkadaşımız 15 yıllık profesördür.



  2. 2
    P®øƒєﻛﻛíøиαL
    Usta Üye

    --->: Prof. Dr. Saim Sakaoğlu

    Reklam



    O günlerde bölümde iki halk edebiyatı asistanı daha vardı. Muhan Bali 1967 baharında Dr. olmuştu; Bilge Palandöken [Seyidoğlu] ise tezine çalışıyordu. Bizim zamanımızda yüksek lisans yoktu, hatta doktora dersleri de yoktu. Bir “doktora babası” belirleniyor, onun yol göstericiliği altında kitapları okuyor, makaleleri inceliyor ve tezinizi hazırlıyordunuz. Ülkemizde, bu yeni alanın henüz profesörü de yoktu, doçenti ise bir tane idi: Şükrü Elçin. Prof. Mehmet Kaplan, Atatürk Üniversitesinin kuruluşunda görev almış, dekanlık ve rektör vekilliği gibi yönetim görevlerinde bulunmuştu. Bali ve Palandöken’in doktora babası o idi. Bana da bir doktora babası gerekiyordu. Prof. Kapalan’ın dersini 1963 Haziranında vermiştim ve şimdi 1968 idi. Zaten bizim sınıfımız yeterince kalabalıktı; acaba beni hatırlayacak mıydı? Kaya Bey onunla bir telefon görüşmesi yaptı. Sonuç olumlu idi. Hemen izin alıp İstanbul’un yolunu tuttum. Hocamla uzun uzun konuştuk. Ben, biraz da bölge şartlarını göz önüne alarak bir halk hikâyesi belirlemiştim. Bunu hem çocukluğumda ninemden dinlemiştim, hem de bir Ramazan gecesi, Erzurum’da, Gürcükapısı’ndaki Taksim Çay Evinde, sonradan adının Nalbant İshak Kemâlî olduğunu öğreneceğim bir meddahtan…
    Sevinçle eve döndüm; ancak sevincim kısa sürdü. Çünkü konu ile ilgili yeterli malzeme bulamamıştım. Durumu telefonla Prof. Kaplan’a bildirip yeni bir randevu aldım.
    Ben, arkadaşlarımdan ve Dr. Kırzıoğlu’ndan aldığım yeni tez konularıyla yine hocamın huzurunda idim. “Konya Masalları” üzerinde çalışmak istiyordum. Hocam, “Saim, Konya bir kültür merkezidir, halk kültürü ile aydınların kültürleri karışmış olabilir…” deyince hemen, “Tokat Masalları…” adı dökülüverdi dilimden. Çünkü eşim Tokatlıydı ve ben o yıllarda ilin tek klasik lisesinde öğretmenlik yapmıştım. Her ilçeden öğrencilerim olmuştu.
    Tokat yanlış hesabı bu kez Erzurum’dan döndü. Bu coğrafyaya da, daha sonra dekanımız olacak olan bölüm başkanımız Prof. Selâhattin Olcay karşı çıktı. Atatürk Üniversitesinin bir bölge üniversitesi olduğunu, aynı konuyu bir Doğu Anadolu ilinde çalışmamı istedi. Doğruydu. Dilciler Erzurum, Artvin; halk edebiyatçılar Erciş ve Erzurum üzerinde çalışıyorlardı. Açtım önüme Faik Sabri Duran’ı… Erzincan, Muş, Bingöl, Ağrı, Gümüşhane… Gerçi bu sonuncu il İç Karadeniz Bölgesindeydi ama önemli bir bölümü de (ki sonradan il olacak Bayburt ve çevresi) Doğu Anadolu Bölgesindeydi. Trabzon-Erzurum-İran transit yolunun dışında hiçbir önemli yolu yoktu. Derleme çalışması için uygundu bu il. Doktora çalışması olarak Gümüşhane masallarını ele almayı uygun bulmuştum. Bu çalışmam daha sonra, Gümüşhane Masalları/Metin Toplama ve Tahlil (Ankara 1973) ve Gümüşhane ve Bayburt Masalları (Ankara 2002) adıyla iki defa yayımlandı.
    1969 yaz aylarında, Haziran-Eylül arasında haftalarca derlemeye çıktım. Dekanımız Prof. Şaban Karataş’ın, emrime verdiği bir jeep ile kaptanı güzel derlemelerin aracılarıdır. Sonrası, Ankara ve İstanbul’da kitaplık araştırmaları… Ankara’da Millî Kütüphane, Türk Dil Kurumu ve Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi arasındaki geliş gidişler, İstanbul’daki resmîsiyle, özeliyle, yabancılarınkiyle kütüphaneler derken, ünlü 12 Mart 1971 muhtırasının 15. gününde (26 Mart), Hacettepe Üniversitesinin, o zaman Tıp Fakültesindeki birkaç odada faaliyet gösteren Edebiyat Fakültesinde sıygaya çekildim. Prof. Kaplan’dan başka, Prof. Elçin ile Prof. Olcay da kurulda yer almışlardı.
    Derken 112. dönemde Tuzla ve Sivas’ta kutsal görevimizi, piyade olarak tamamladık. 2 Şubat 1974-23 Mayıs 1975 tarihleri arasında ABD yolculuğu… Amerika’daki ilk durağım Texas’ın Lubbock şehri oldu. O yıllarda nüfusu Konya’nınki kadardı ama gelişmiş üniversiteleri, kolejleri vardı. Ben, Archive of Turkish Oral Narrative (ATON)’in misafiri idim. Prof. Warren S[tanley] Walker ile eşi ATON müdiresi Barbara K[erlin] Walker yardımcı oldular. Arşiv binası henüz tamamlanmadığı için malzemeler Walker ailesinin üç daire büyüklüğündeki evlerinde korunuyordu. Ben, orada kalıyor, arşiv malzemelerini değerlendiriyordum. Ayrıca yerleşkeye gidip kütüphane araştırması yapıyor, Prof. Walker’ın halk edebiyatı alanında vermekte olduğu yüksek lisans derslerine katılıyordum.
    1974’ün Mayıs başında, uzun bir kara yolculuğuna çıktım: Texas-New Mexico-Arizona-California. Uçak ve otobüs fiyatları arasındaki fark azdı ve dostlarım benim uçmamı istiyorlardı. Oysa benim amacım çevreyi görmekti. 30 saatlik bir yolculuktan sonra Los Angeles’a indim. 13 ay kalacağım bu şehri bütün eğitim kurumlarıyla, kitaplıklarıyla tanımaya çalıştım. Folklore and Mythlogy Departmant’ta değişik hocaların yüksek lisans ve doktora derslerine girdim. Bunlar arasında, özellikle efsaneler üzerinde çalışan Prof. Dr. Wayland D. Hand’ı anmalıyım. Başka bir departmanda görevli Macar asıllı bilgin Prof. Dr. Andreas Bodrogligeti’nin derslerine de girdim. Türk tarihi ile ilgili dersler veren değişik alanların öğretim üyelerinin derslerini de fırsat buldukça dinliyordum.
    ABD dönüşü, hocalarıma danışarak doçentlik tezimin konusunu belirledim. Zaten orada iken birkaç konu üzerinde yoğunlaşmış, ona göre malzeme toplamıştım: Anadolu-Türk Efsanelerinde Taş Kesilme Motifi ve Bu Efsanelerin Tip Kataloğu. Bu uzun adlı tezi sunmadan önce 1977 Mayısında yabancı dil sınavını vermiştim. Bilim kurulu tezimi kabul edip beni 28-29 Kasım 1977 tarihlerinde sınava çağırmıştı. Prof. Dr. Ali G. Akıncı’nın başkanlığındaki profesörler Ş. Elçin, S. Olcay, Ö. F. Akün ve Talât Tekin’in huzurunda sözlü sınavı ve deneme dersini vermiş, başarılı bulunmuştum. Bu tezim, 1980 yılında Kültür Bakanlığınca yayımlanmıştır.
    Nice dersler, nice makale ve bildiriler, nice kitaplar… Yıllar akıp gitmektedir. 13 Mart 1988’de profesörlük yabancı dil sınavını verdim. Ancak, dönemin bir kuralı vardı: Kendi üniversitende profesör olamıyorsun. YÖK’ün, Selçuk Üniversitesi adına verdiği ilana başvuruyorum. Kadirlili Âşık Halil Karabulut adlı çalışmamı “Başlıca eser” olarak sunmuştum. Profesörler Ş. Elçin, Umay Günay ve Abdurrahman Güzel’in raporlarıyla profesörlüğe yükseltilmiş oldum.
    Konya’ya gelişimin üzerinden bir ay geçmeden, kısa bir süre vekâletle yönettiğim kardeş kurum Eğitim Fakültesinde dekanlığa başladım. Altı yıldan fazla süren bu yöneticiliğimin kayıpları yanında ‘insan’ı tanımam açısından çok büyük kazançları da oldu. Bu arada, benden önce başlatılan, hatta yönetmeliği bile yayımlanmadığı hâlde bazı kurumlardan kitap bağışı isteyen bir araştırma merkezi vardı. Her şeyi sil baştan edip sıfırdan işe koyuldum. İki arkadaşımızla hazırladığımız Selçuk Üniversitesi Türk Halk Kültürü Uygulama ve Araştırma Merkezinin yönetmeliği 12 Ocak 1989’da Resmî Gezete’de yayımlandı. 25 Ocak’ta atandığım başkanlık görevim dördüncü defa uzatıldı. Merkezimize bir uzmanlık kitaplığı kurdum, öğrencilerimizin destekleriyle oluşturduğumuz bir ses arşivine kavuştuk. Burada ses kayıtları bilgisayar ortamına aktarılarak daha kolay yararlanılabilir hâle getirildi. Merkezimizin yönetmeliği pek çok üniversitemizce örnek olarak alındı.
    Dekanlığımın sona ermesi üzerine (9 Aralık 1994) Fakültemdeki görevime döndüm, hem de bölüm başkanı olarak… Uzun yıllar tek profesör olarak süren bu görevim, Aralık 2003’te, ilk ve son defa, ana bilim dallarınca gönderilen teklif yazılarıyla uzatıldı. Bu son dönem dolmadan, kısmet olursa, 20 Mart 2006’da emekli olacağım.
    Çaybaşı Caddesi’nde başlattığım hayat yolculuğumu yerleşkemin başkanlık odasında üç nokta ile beklemeye alıyorum…

    Dediğim gibi, uzun oldu olmasına ama beni tanımak için bunların bilinmesinde yarar vardır. Şunu açık kalplilikle söylemek isterim; bu yazılanlara eklenecek o kadar çok şey daha var ki… Ama sayfa sayımızın sınırlı olması, kalanları bir “hatıra” kitabına aktarmamıza yol açmıştır.








+ Yorum Gönder
prof.dr saim sakaoğlu kimdir
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi