Hicap (Tesettür)

+ Yorum Gönder
1. Sayfa 12 Sonuncu8Sonuncu9
İslami Konular ve Dini Sohbet Bölümünden Hicap (Tesettür) ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    Gölge Adam
    Usta Üye
    Reklam

    Hicap (Tesettür)

    Reklam



    Hicap (Tesettür)

    Forum Alev
    - Başımı açabilir miyim?
    - Hayır yavrum, olmaz. Örtmen lazım,
    - Ama annee! Niye?
    - Kızım dinimiz öyle istiyor. Allah’ımız böyle emrediyor. Hem bak senin baban hacı. Sen hacı kızısın, hem sonra el, âlem ne der?
    - Sonra örtsem, mesela ihtiyarlayınca, hem teyzem anlattı, sen de gençken açık gezmişsin ve sonra örtünmüşsün.
    - Bak hele yaramaza! Oraları karıştırma!

    - Evet örtünmek güzel şey, ben de istiyorum ama, bu konuda kendimi yeterince hazır hissetmiyorum. Hem çevrem de buna hazır değil. Örtündüğüm zaman arkadaşlarım ne der acaba? Beni dışlarlar mı? Hem sonra geleceğim, okulu bitirsem bile bu halimle iş bulabilir miyim? Arkadaşlarımın halini görüyorum, okul kapılarında sürünüyorlar, bir çoğu imtihana alınmadıkları gibi, bir çok haktan da mahrum bırakılıyorlar.
    - Evet yavrum doğru düşünüyorsun. Baban da ben de bunları çok düşündük, Bizce okulu bıraksan, hem okulu bitirsen neye yarayacak ki, o zaman da evlenip çoluk çocuğa karışacaksın. Okuduğun boşa gidecek.
    ***
    - Bu örtü de nereden çıktı? Senin yüzünden el alemin yüzüne bakamıyoruz. İtibarımızı beş paralık ettin! Para istiyorsan para, mal istiyorsan mal, her gün bir başka giyin, niye yaşlı kadınlar gibi kapanıyorsun, gençsin, güzelsin derhal çıkaracaksın başından bu bez parçasını!
    - Hayır anne o bir bez parçası değil! Dinimizin emri.
    - Bak sen başımıza hoca kesildi. Bana bak kızım! bunların zamanı geçti, hem kaçıncı asırda yaşıyoruz? Bak hanım! Bunlar hep senin başının altından çıktı. Ben demedim mi sana o sıkma başlı arkadaşları ile gezmesin diye. Ben böyle olacağını biliyordum. Körle yatan şaşı kalkar. O ...cuların yanına giden ...cu olur işte. Bak kızım ben onu bunu anlamam, biz aydın ve çağdaş aileyiz. Ailemizin şerefini beş paralık etmeye hakkın yok. Yarından tezi yok atacaksın başındakini.
    Ama anne! Baba! Sizler müslüman değil misiniz?
    ***
    - Lütfen hareketlerine biraz dikkat et Ayla!
    - Ne o! Kıskandın mı? Siz erkekler hep böylesiniz zaten.
    - Ama sana başka erkeklerin bakmasını istemiyorum.
    - Bende senin başka kadınlarla ilgilenmeni istemiyor.
    - Ama onlar benim iş arkadaşlarım.
    - Öyle mi?...
    ***
    - Kız Hasibe Faik’in kızı da satılmış. Sizin kız bu sene de evde kalacak. Bak bacım, de! Şu kızına açılsın saçılsın. Gendini göstersin. Buunku gençler modernden hoşlanıyor.
    - Ben de diyom, amma dinletemiyom. Zaten gendi güzel değil, bir de örtünüyor. Bilmiyorum ne olacak. Bu gidişle bizim kıza kimse dünür gelmeyecek.
    - Bak Hasibe arasıra çarşıya çıksın, guma kuşu gibi evde oturup durmasın. Bak Kerime’yi görmedinni. Çirkin kızını nasıl sattı. Alladı, pulladı, yağlayıp cilaladı gızı sattı.
    Bilmem ki kız Döndü. Hem babası ne der?



  2. 2
    Gölge Adam
    Usta Üye

    --->: Hicap (Tesettür) Önsöz

    Reklam




    Önsöz
    Başörtüsü takan takmayan hemen hemen bir çok genç kızın, kadının ve kocanın başına gelen veya genç kızı olan her ailede konuşulan olaylardan bir demet sunduk. Başörtüsü taksada takmasa da, bu ve benzeriolayları çok yaşayan vardır içimizde. Bu olaylar kişinin dışa akseden davranışları. Bir de bunların gerisinde, davranışlara yön veren, davranışların gerisinde olan, ama davranışların ruhu diyebileceğimiz kadar davranışların ayrılmaz parçası olan “saklı duygular” var.
    Onlar doğrudan görülmüyor. Ama hayattan bir parça olan, olayların arkasında kişinin kimliği diyeceğimiz karakterine, şekil veren güdüler de onlar. Biz bu çalışmada karakter tahlilleri yapacak, kişinin davranışlarından yola çıkıp iç dünyasının haritasını çizmeye çalışacağız. “saklı duyguları” daha belirgin yapacağız. “saklı duygular” belirdikçe, üzerlerindeki sis perdesi gittikçe, ortaya “fıtrat” çıkacak. Fıtrat yani doğal olan.
    Örtü fıtratın neticesidir. Saklı duyguların kanalize edilip ilahi motiflere göre bezendiği desenin adıdır.
    Bu ilahi motifleri üzerinde bir elbise gibi giyip, hayatına bu yönde gitmekle şekil verenler vardır. Belki onlarda çoğunluktadır.
    Belki bir çok insan daha vardır bu çoğunluk içinde azımsanamayacak kadar çok olan. En az takanlar kadar takmayı arzulayanlar. Ama engellere takılanlar.
    Neden’i Niçin’i aşamayanlar.
    Fitratın veya saklı duyguların “narin baş tacı, başörtüsünün” izahını yapamayanlar.
    Elinizdeki bu çalışma engellerin aşılması adına ele alındı.
    Evet başörtüsünü Allah emrettiği için takacaktık ama,
    Bunun hikmetleri yok muydu? Yani teşvik edici, tercih ettirici faktörler.
    Başörtüsü takılacaktı, ve nasıl olacağı da kolayca izah ediliyordu.
    Ama neden takılacaktı?
    Niçin takılacaktı?
    Bunlar yeterince izah edilemediğinden ve başörtüsü ile onu takacak arasındaki akıl, mantık köprüsü iyi kurulamadığından, içinde iman olan gönüller başörtüsü takmayı sonraya bırakıyorlardı.
    Ve halen de böyledir.
    İmanın güzellikleri tarafından feth edilen bir çok gönülde, o fethin sancağı olan başörtüsünün dalgalandığını göremiyoruz.
    Bir başka şeyi de göremiyorduk.
    Başörtüsü konusunda müstakil olarak yazılmış aklı mantığı doyuran “saklı duyguları” ortaya çıkarıp sorgulayan eserler.
    Yazılan klasik eserlerde konu daha çok kadın etrafında yoğunlaşıyordu. Kadının avreti, mahremleri, lohusa ve aybaşı halleri gibi, her fıkıh kitabında bulunabilecek bilgiler kadın konusunda yazılan kitapların mevzusu oluyordu. Bu kitaplarda Başörtüsü konusu vardı ama “nasıl”ı ile vardı. Neden ve niçin’ine çok inilmiyordu.
    Bir çok tefsire ve bu konuda yazılmış bir çok kitaba baktık, konular daha çok inanan insan
    yönünden ele alınıyor. İnanmayan veya zayıf imanlı kimseler daha net bir ifade ile başörtüsü takmayan insanlar kitabın birinci derece muhatabı olmuyorlardı.
    Onları direk veya dolaylı olarak muhatap alan eserlerde de, muhatap alınsalar bile bu sefer de utanmayan ve çıplak gezen, sanki bütün başörtü kullanmayan insanlar kötüymüş gibi bir yaklaşımla ele alınıyordu.
    Daha öte gitmeyen bazıları aklî ve mantıkî izahla desteklenmeyen slogan ifadeleri öne çıkarıp;
    “ Bacım bak! Müslümansan örtünmelisin”
    “Bacım! Irzını namusunu başkalarına sunmak hoşuna mı gidiyor?”
    “Bacım! Derhal müslüman kimliğine bürün, ecdadıyın, Sütçü İmam’ın kemiklerini sızlatma!” gibi ifadeleri öne çıkarıyorlardı.
    Tabii Başörtüsü takamayan kişi açısından, bu ifadelerinin kimi itici oluyor, kimi de slogandan öte gitmiyor, doyurucu olmuyordu.
    İyiler de yok değildi. Ama çok da değildi.
    Bu çalışma böyle bir ihtiyacı kapatma adına karınca ölçülerinde bir adımdır. Çok az olan benzerlerinin süslediği bahçede bir gül olmadan öte, güllere saksılık yapan toprakta zerre olmaya taliptir.
    Kendilerinde ve dolaysıyla yazdıkları eser ve yaptıkları vaazlarında Cenab-ı Hakkın “Hakim” ismi diğer isimlerine göre daha çok öne çıkan Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin ve Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin uslupları, tarzları “mefhum” olarak bu çalışmanın rehberi olmuştur.
    Biz bu çalışmada konuyu, hemen hemen hiç dışına çıkmadan, hep başörtüsü etrafında geliştirdik. Bu kitapçığa ilmi ve felsefi bir ağırlık vermemeye özenle dikkat ettik. Alışılmışın ve gelenekselin dışında basit pisikolojik tahlil ve analizlere yeri geldikçe biraz girdik. Konuyu hep konuşma dilinin tatlı sohbet ortamın da ele almaya çalıştık.
    Bazen sizinle karşılıklı konuştuk. Bazen de, konuşurken karşımızdakinin hoş görüsüne sığınıp onun iç dünyasının koridorlarında gezdik. Bazen onun söylemeye cesaret edemediği “saklı duyguları” onun yüzüne de söyledik. Ama tatlı dille, kırmadan söylemeye özen gösterdik.
    Ve “saklı duyguları” kurcaladık, kimseye açılmayan, kimseyle paylaşılmayan, bazen sahibi tarafından bile hatırlanmak istemeyen “saklı duygulara” el attık.
    Ama hep edep sınırlarında kaldık.
    Çirkinliğin çirkin yüzünü sıyırıp, arkasına baktık -ama hepsine değil-. Başkasına, kendini beğendirmenin arkasında yatan zaaflara el attık. İnsani duygularının negatifleri arasında gidip gelerek ilginç pozlar almaya çalıştık. Edepsizliği “saklı duyguları” kurcalarken karşımıza çıkacak bir “mayın” saydık. Çok dikkat ettik. Batılı çirkin gösterelim derken, özendirmekten çok kaçındık.
    Bir şeye daha çok dikkat ettik.
    Başını açan müslüman kardeşimize tatlı bir dille, sevgi dolu bir dilekle hitap etmeye çalıştık,
    O’na şöyle dedik; “Siz başınızı açsanız da, siz kendiniz istemedikçe, sizi kendi dışına koymayan İslam’ın öğretileriyle size hitap ediyoruz...”
    Kısaca bizim bu çalışmadan amacımız; hikmetleri ve faydaları öne çıkararak, imanı zayıf kişileri veya imani meselelere dışarıdan bakıp anlamayan kimseleri “neden başörtüsü”, “niçin başörtüsü” gibi sorularda takılıp kalan veya “neden” ve “niçin”e cevap bulamadığı için başörtüsü takmayan kimselerle başörtüsü arasında bir mantık ve hikmet köprüsü kurmak istiyoruz. Bununla amacımız. Şuurla takanın şurunu arttırmak, şuursuz takana şuur kazandırmak, ona uzaktan bakanın da, daha saygılı ve insaflı bakmasını sağlamaktır.
    Umarız kusurumuza bakmazsın...








  3. 3
    Gölge Adam
    Usta Üye
    Başörtüsü dinin diğer emirleri ile bir anlam kazanır
    Biz bu konuyu girerken olayı sadece başörtüsü olarak ele almayacağız. Başörtüsünün tek başına ele alınıp öyle anlatılması ve anlaşılması, onun mantığını kabullenmeyi zorlaştıran en önemli sebeplerden biridir. Başörtüsü dinin emirlerinden bir emirdir. Bir çok dini vazifenin yapılması ile takılması bir anlam kazanır. Dinin emirlerini yerine getirmeyen bir insanının başında o bir bez parçasıdır. Allah, Kuran, Peygamber hakkında bilgi azlığı veya onlar hakkında bir şüphe varsa onu takan “kafa” takmasının mantığını iyi izah edemeyecek, ona karşı olan “kafa” da takılmasının mantığını kavrayamayacaktır.
    Bu nedenle yapacağımız izahta tâkip edilmesi gereken yolun fıtrıliğini bir iki misalle izah edelim.
    Bir ev düşünün onun üzerinde bulunduğu arazinin toprağı gevşekse, yağan yağmur esen rüzgar onun toprağını ondan alıp götürüyorsa, bu durum ev içinde oturanlara güven vermeyecektir. İşte aynen bunun gibi iman da sağlam bir zemindir. Ameller ise bu zemin üzerinde yükselen binadır, başörtüsü ise bu binanın çatısı, örtü ise onun dış cephesidir. Temeldeki çürüklük binanın her yerine yansıyacaktır.
    Bir başka misali yine evden verelim.
    İçinde hiç bir eşya olmayan ev için ilk önce ne lazımdır?
    Biri çıksa dese ki,
    “vazo lazımdır”
    Bir başkası kül tablası lazımdır dese,
    Biz bunlara lazım olması yönü ile katılırız ama ilk olarak bunların lazım olmadığını da söyleriz.
    “Yani bunlar bir evde olmazsa o ev yine olur deriz.”
    Ev için, bir ev için olmazsa olmaz şeyler ilk olarak lazımdır. Mesela ocak, buzdolabı, halı, koltuk, yatak ilk olarak lazım olan şeylerdir. Bunlar olmadan diğer ufak tefek şeyler olsa da bir anlamı olmayacaktır.
    Evet aynen bunun gibi başörtüsü de lazım olan şeyler arasında kendisini anlamlı kılacak ve olmazsa olmaz olan bir takım iman esaslarından sonra olursa bir anlamı olur. İnsanın vücudunu bir ev olarak kabul edersek ona ilk lazım olan şey, herkesin kabul edeceği gibi sağlam bir imandır. Sağlam bir iman olmadan, başta duran başörtüsü ne kadar sıkı bağlanırsa bağlansın, temsil ettiği değerler, nefis, şeytan veya onların dıştaki temsilcilerinden gelen en ufak bir rüzgarda uçup gidecektir.
    İçinde olması gereken iman esaslarını taşıyanlar için başörtüsü başı gitmeden başından gitmeyecek kadar değer ifade ederken, içinde olması gereken imanî değerleri olmayan veya zayıf olanlar için ise, o bir bez parçasıdır. Olmasa da olur. Belki olmasa daha iyi olur. Tabii onlara göre...
    Buraya kadar yaptığımız bir tespittir.








  4. 4
    Gölge Adam
    Usta Üye
    Başörtüsünün bi’setin 17. yılında farz olmasının hikmeti
    Başörtüsünün farz oluşundaki sıralamaya baktığımızda tespitimizi haklı çıkaracak bir durum karşımıza çıkıyor.
    Efendimiz’in (sas) 23 yıllık Peygamberlik hayatındaki misyonunu, kendi devrinde ve kendinden sonra gelecek ümmeti için İslam evinin dekarasyonunu tamamlamak olarak görürsek, başörtüsü bi’setin 17. senesinde farz olmuştur. Bu sıralama bizlere, insanlara dinimizi anlatmada takip edeceğimiz sıralamayı da gösterirken, takmayan insanlarda da nelerin eksik olduğunu ve bizim onlara karşı anlatmaya nereden başlamamız gerektiğini de gösterir.
    Biz bu tespitten sonra, konumuzun başörtüsü olduğunu dikkate alarak, başörtüsünden önce anlatılması gereken iman esaslarını genişçe inceleyen eserlere havale ederek doğrudan başörtüsü meselesine geçmek istiyoruz.
    Örtü itaatin simgesidir
    Örtü emre itaatin simgesidir. Allah karşısındaki içteki teslimiyetin dıştaki göstergesidir. Onu takmanın hiç bir hikmeti olmasa bile biz yine onu Allah emrettiği için takarız. İtaatte hikmetten ziyade emr-i ilahiye bakarız. Bu sadece başörtüsünde değildir. Diğer iman esasları içinde geçerlidir. Bizim dine ait her şeyi yapmamızda asıl olan Allah’ın emretmesidir. Onun fayda ve hikmetlerini anlatmamızdaki gaye kişiyi teşvik ederek tercih etmesini kolaylaştırma amacına matuftur.
    Biz burada, hikmetleri ve faydaları öne çıkararak imanı zayıf kişileri veya imani meselelere dışarıdan bakıp anlamayan kimseleri “neden başörtüsü”, “niçin başörtüsü” gibi sorularda takılıp kalan veya “neden” ve “niçin”e cevap bulamadığı için başörtüsü takmayan kimselerle başörtüsü arasında bir mantık ve hikmet köprüsü kurmak istiyoruz. Bununla amacımız. Şuurla takanın şurunu arttırmak, şuursuz takana şuur kazandırmak, ona uzaktan bakanın da daha saygılı ve insaflı bakmasını sağlamaktır.

  5. 5
    Gölge Adam
    Usta Üye
    Benim üzerimde kim hakim ben mi? Başkası mı?
    Bizim, bir insan olarak her şeyden önce bir “kul” olduğumuz, yani birinin kayıtsız şartsız emrinde olduğumuz şuurunu kendimizde geliştirmemiz gerekiyor.
    Bir kere ben başıboş değilim yani tamamen bağımsız veya özgür değilim.
    Vücudum benim değildir.
    bir başkası tarafından bana verilmiştir.
    Ben onda muakkaten duran bir kiracıyım diye düşünmeli.
    Hayatım üzerinde biri hakim ben de mahkumum,
    hayata gelme kararını ben vermediğim gibi gitme kararını da ben veremiyorum,
    boyum, rengim, anne-babam ve daha bir çok şeyler benim dışımda bir güç tarafından bana sorulmadan belirleniyor.
    Dünya ya baktığımızda, Olan hiç bir şeyin tek sebebi ben değilim belki sebepler zincirinde son sebep benim.
    Güneşin sıcaklığına,
    gece gündüzün uzunluğuna,
    havadaki gazlarının oranına,
    canlıların ömrüne ben müdahale edemiyorum.
    Etrafımda ve üzerimde hissettiğim öyle bir güç var ki, nefes alış verişimi bile o ayarlıyor. Nefesimi alırken, geri vermeye, verirken de geri almaya bir garantim yok. Her an verdiğim nefes son veya aldığım nefes son olabilir.
    Hele vücudumun içinde olan hadiseler tamamen benim dışımda gelişiyor. Vücudum benim zannederken, onda olan hiç bir şeyin benim yönlendirmemle olmadığını görüyorum.
    Kalbimin çalışmasını ben ayarlamadığım gibi kanımın içinde milyonlarca bulunan kan hücrelerine de vazifelerini ben öğretmiş değilim.
    Kısaca içte ve dışta nereye bakarsam bakayım bana hakim olan ben değil, benim dışımda bir güç.
    Bu gücü bana Kuran ve onun mübelliği Hz. Muhammed (sas) “Allah” olarak tanıtıyor.
    Allah içte ve dışta bana hakimiyetini gösterirken, yine aynı noktalarda müthiş bir rahmaniyet ve şefkat de gösteriyor.
    Benim hiç hakkım olmadığı halde, kendisine bir şey vermediğim halde bana sonsuz lütuflarda bulunuyor.
    Bir kilo domates için bir bedel ödemem gerekirken iki gözüm için bir kalbim ve beynim için hiç bir şey ödemiş değilim. Tamamen lutfî olarak bana verilmiş. Böyle bir ikram karşısında, onu yapana karşı duyarsız kalmak saygısızlık olur diye düşünmeli insan.
    Ve yine düşünmeli insan eğer insansa;
    sevdiklerimin bana verdiklerini severken ve onlardan dolayı sevinirken, sevdiklerimi bana vereni sevmemem ve onu saymamam ve onun isteklerine karşı kayıtsız kalmam düşünülebilir mi?
    Vücuduma ait hangi organ olursa olsun o bana onun tarafından bir hediyedir. Hem de öyle değerlidir ki, hiç bir hakkım yokken bana verilmiş.
    Mesela gözüme bir değer biçeyim, acaba milyarlar verseler onu verir miyim? Hayır vermem, ve ona bir değer biçemem, işte bu kadar değerli şeyler bana tamamen bir ikram olarak verilmiştir.
    Onlardan daha değersizini elde etmek için aylarca günlerce çalışırken, onların bana bir ikram olarak verilmesi karşısında ikram sahibine karşı kayıtsız kalamam. Bu saygısızlık olur diye düşünmeli insan.
    Bu kadar lütuftan sonra...
    Evet benim üzerimde hakimiyeti ve rahimiyeti bu denli açık olan zata karşı yapmam gereken vazife onun emir ve yasaklarına uymak olmalı.
    Zira o beni benden iyi tanıyor. Bana neyin faydalı neyin zararlı olacağını benden iyi biliyor.
    Benim için her yaptığı şeyde bana yönelik faydaları o işlerin arkasına takan zat, baş örtüsünde de benim bilemediğim ve göremediğim faydaları onun arkasına takmıştır demeli ve itaat etmeli.


  6. 6
    Gölge Adam
    Usta Üye
    Başını örtmek ağır bir iş mi, acaba?
    Eğer insan baş örtüsünün hikmetlerini göremeyip, ondan uzak duruyor, onu yapılması ağır bir iş gibi görüyorsa şöyle düşünmeli.
    Dünya da çok ufak değerler elde etme karşılığında, çeşitli meşakkatlere katlanıyor insan. Bir yerde saatlerce durma, bir şeyleri taşıma, birinin dediklerini yapma, bir yerleri süpürme, yani kısaca alınacak bir ücret karşılığında, ücreti verene günün 24 saatinin bir kısmını, verilen ücret miktarınca ücreti verene verme. Bu dünya da bir bedel karşılığında herkesin yaptığı bir şeydir. Ve herkesçe de makul ve mantıklı görülen bir durumdur.
    Düşünmeye devam ediyoruz.
    Ücreti veren, ücret karşılığı aldığı zaman dilimi içersinde yapmam gereken işleri bana bırakmıyor. Neler yapmam nasıl yapmam gerektiği konusunda beni yönlendirip işin durumuna göre emir bile verebiliyor. Hatta işin türünü göre giyeceğim elbise, başıma bağlayacağım kask, ayağıma giyeceğim ayakkabı bile işin şartlarına göre belirleniyor.
    Bunlar insani sınırlar içinde kaldığı müddetçe ve bir de işe uygun ücret verildiği müddetçe hiç bir problem olmadan işçi ve işverenin rızası ile gerçekleşen ve dünyada yaşamanın bir sonucu olarak herkesin benimsediği bir hadisedir.
    Kimse çıkıp ta birinin ücret karşılığı günümüzün, ayımızın, yılımızın bir parçasını alıp o zaman diliminde ne yapmamız gerektiğini belirlemesi olayına mantıksız diyemez, demiyor da . Bu olaya mantıksız diyen dünyadaki bütün mantık kurallarını ve uygulamada olan fili durumları karşısına almış olur.
    Evet, bir de bu açıdan bakalım
    Cenab-ı Hakkın üzerimizdeki rahimiyet ve hakimiyetine bu açıdan bakacak olursak şunları diyebiliriz. Bize verdiği ücret dünyada ücret veren herkesin verdiğinden daha fazladır. Bize, bizi verdiği gibi dünyadaki her şeyi de bizim istifademize sunmuştur.
    Bunun yanında hayatın bittiği nokta da bitmeyen bir hayata giden yolu, bizlere Peygamberleri ile göstermiştir. Ölümün kesintiye uğrattığı hayatı kesintisiz ve daha güzel bir şekilde vereceğini vaad etmiştir.
    Şimdi bizlere bu kadar lutuflarda bulunan Rabbimiz bu lutuflarına karşılık bizden çok şeyler istemiyor.
    Bu noktada insan şöyle düşünmeli; Ben bana ayda bir kaç bin gulden (hollanda para birimi) verene günümden şu kadarını şartlarını onun belirlediği işleri yapmak için veriyorum, hatta aldığım ücret yüksekse bunu seve seve yapıyorum.
    Rabbim bana yığın yığın nimetler veriyor. Bir gözümü milyarlar güldene değişmiyorum, hayatıma değerler biçemiyorum.
    Bana bu kadar nimetleri hiç liyakatim olmadığı halde veren zata karşı günümün değil ömrümün bütün zaman dilimlerini, şartlarını onun belirlediği kulluk için seve seve veririm. Bana 3000 gülden maaş veren işverenimin bana emretme, benimde emredileni yapma vazifem varsa ve ben bunu aldığım ücretin doğal bir sonucu olarak yapıyorsam ve işimi yapmaz veya aksatırsam bütün sonuçlarına katlanıyorsam bir şeyi iyi bilmem lazım. Allah’da bana emrediyor. Hem de bana her şeyi veriyor. 3000 guldeni veren hayatımın bir bölümünü şekillendirme hakkına sahipse, Allah cc. verdiği şeylerle Hayatımın tamamını istediği biçimde şekillendirme hakkına öncelikle sahiptir.
    Buraya kadar yaptığımız açıklamalarda başörtüsü takmanın müslüman olmanın bir sonucu olduğunu anlatmaya çalıştık. Bu izahları direkt başörtüsü üzerinde yoğunlaştırarak konumuza devam edeceğiz.


  7. 7
    Gölge Adam
    Usta Üye
    Başörtüsü takmak Kuran’da yok diyenler bile var!
    İlk önce bu konuda ki ayetlere bakmak istiyoruz. Bu ayetlere geçmeden önce, maalesef din adamı denen bazı kimselerin bile, “Kuran’da başörtüsü yoktur” dediğini dikkate alarak ayetlere bakılması gerektiği kanatindeyiz. Cenab-ı Hak Ahzah süresinin 59.ayeti ve Nur süresinin 31. Ayetinde başörtüsünü tersini anlamaya imkan vermeyecek bir açıklıkta anlatıyor. Bu ayetlerin metinlerine bakıp sonra başörtü ile alakalı kısımlarının tefsirlerine geçelim. Ayetlerin detayı ile ilgili açıklamaları yeri geldikçe ele alacağız.
    Örtü konusunda başörtüsünü çok açık bir şekilde ele alan Nur süresinin 31. ayetinin tahlili ile konumuza devam edelim.
    Nur 31. Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler...”
    “Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler.” Bu bölümde ayetin bu kısmı üzerinde durmak istiyoruz.


  8. 8
    Gölge Adam
    Usta Üye
    “Ziynet nedir?
    Örfte yani halk arasında ziynet denince akla gelen; taç, küpe, gerdanlık, kolye, sürme, kına ve elbise süsleri gibi bazı şeylerdir. Ziynet daha da güzelleşmek için takılır. Kuran ziynetlerinizi göstermeyin derken, onların takıldığı yer olan vücudu öncelikle göstermeyin diyor. Zaten bunu başka türlü de anlamak mümkün değil.
    Mesela bir baba çocuğuna şöyle dese; “Bak bu 100 guldendir. Bunu kaybetme” artık bu babanın 1000 gulden verdiğinde “bunu kaybedebilirsin demesi” mümkün değildir. Aynen bunun gibi Kuran, insanları cezb etmede, cazibe yönüyle kadının bazı noktalarına göre daha az cazip olan şeyleri göstermeyin derse, daha cazip noktalar için ne diyeceği malumdur. Yani vücudu açmak şöyle dursun üzerlerindeki süsleri bile açmayın. Vücut başlı başına bir ziynettir.


  9. 9
    Gölge Adam
    Usta Üye
    El ve yüz ziynet mi?
    Kuranın “Görünen kısımları müstesna olmak üzere,” üzere ifadesinden anlıyoruz ki, aslında görünen kısımlarda ziynet Kuran bu açıklaması ile “elin ve yüzün gösterilmesi caizdir” diyen müfessirlere zayıf bir delil verdiği gibi, gösterilmemesi gerekir diyenlere de bir delil veriyor. Bu ayete farklı yaklaşımlar ayetin ruhundaki esneklikten ve Kuran’ı tefsir eden müfessirlerin yaşadıkları çağın etkisinde kalmalarından kaynaklanıyor.
    Ayetin ruhundaki esnekliğin mezheplerin görüşlerine de yansıdığını görüyoruz. Hanbeli ve Şafi mezheplerine göre el ve yüz avrettir, örtülmesi gerekir. Hanefi ve Maliki mezheplerine de ise el, yüz avret değildir, açılabilir. Bu arada mezhepler kendi görüşlerine deliler getirmişler. Bu delilleri inceleyen İslam alimlerinin çoğunluğunun kanaatini elin ve yüzün avret olduğu noktasında birleşiyor. Biz çalışmamızın çerçevesi dışına taşacağından delilerin ne olduğuna kimin neyi, ne ile çürüttüğüne bakmadan sonucu söylemekle yetiniyoruz. Bu konuya ilgi duyanlar, tefsir kitaplarında ve fıkıh kitaplarında geniş bilgileri bulabilirler.
    Ayetin ruhundaki esneklik
    İlk önce ayetin ruhundaki esneklik üzerinde duralım: Kadın hayatın değişik pozisyonlarından geçiyor. Her durumda tesettürünü aynı şekilde koruması mümkün değil. Bu noktada hayatın esnekliği tesettüre de yansıyor. O noktalar şunlar olabilir. Kadın mahkemede tanık veya sanık olduğunda, namaz esnasında, nikah masasında ve nikah öncesi eşi olacak kimse ile üçüncü bir şahıs yanında görüşmesinde, hac esnasında, tarlada, bağda, bahçede çalışırken işini rahat yapmak için kolların bilekle dirsek arası sıvanması ve bunların benzeri yer ve durumlarda. kadın ellerini ve yüzünü bu durumlarının gerektirdiği kadar açmalıdır. Bu ona verilen bir ruhsatdır. Ve bu olması gereken tabii bir durumdur.
    Çağın etkisinde kalmak
    Müfessirlerin bulundukları çağın etkisinde kalması noktasına gelince; Ehli sünnet çizgisinde günümüze kadar gelen müfessirlerin tefsirlerinde bir çoğunda örtünme tepeden tırnağa eli de yüzü de içine alan şekliyle anlaşılıp öyle anlatılmış ve yine asrımıza yakın asırlara kadar uygulama bu şekilde yapılmıştır.
    Ayetin ruhundaki esneklik hayatın yukarıda belirttiğimiz istisnaî noktalarında kendini göstere gelmiştir.
    Ama bu noktada günümüze yakın, veya günümüzde yazılmış tefsirlere bakıldığında örtünme konusun geri adım atıldığını görüyoruz.
    Müslümanların son üç asırda dünya genelinde ekonomik, siyasi ve kültürel yönden hakim durumdan mahkum duruma geçmesi ve bunun sonucunda dünyayı kuşatan uydulardan medya bombardımanına tutulmaları, bunun sonucunda kültür emperyalizmiyle kafa ve kalp olarak yabancı moda ve düşünce akımlarının işgaline uğramaları müslüman aydınların fikir ve düşünce dünyaları üzerinde olumsuz etkiler meydana getirmiştir. Ve bu etkilerde yazılan eserlerde kendini göstermiştir.
    Soruyoruz
    Asrımıza yakın devirlere kadar yazılan tefsirlerde ve uygulamalarda neden “görünen kısımların” bile gösterilmemesi gerektiği şeklinde bir anlayış hakim olmuş? Bu anlayış yine ayetin ruhundan kaynaklanıyor. Zira ayet “Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler ” diyor. Biz görünen kısımlarında, ziynet olduğunu bu ayetten anlıyoruz. Yani ayetin manası şu oluyor: “(ziynetlerinizin) görünen kısımları müstesna”
    Kuran ziynetlerinizi göstermeyin diyor. Görünen kısımlarda ziynet olunca, takva bir mü’min anlayışı ile onunda gösterilmemesi gerektiği kanatine varıyoruz.
    Ama fetva sınırları içerisinde de şöyle anlayabiliriz. Yani konuşmaya yarayan dudaklarınız, bakmaya yarayan gözleriniz, koklamaya yarayan burnunuz, yani kısaca yüzünüz ve tuttuğunuz eliniz Bunlar her ne kadar ziynet olsa da, “(ziynetlerinizin) görünen kısımları müstesna” ayetince istisna edilen ziynetler kısmından olduğu anlaşılıp, bunların dışında kalan “ziynetlerini teşhir etmesinler ” denebilir.
    Bizim kanâtimiz
    Ama bizim bu noktada kanâtimiz, çoğunluk müfessirlerin kanâti, yani örtünün eli ve yüzü de içine alacak şekilde olması yönündeki kanaat. Böyle bir kanâte varmamızda en büyük neden, elin ve yüzün, görünmeyen ziynetler kadar, karşı taraf üzerinde ilgi uyandırdığı içindir. Gözler, yanaklar, dudaklar ve parmaklar görünmeyen ziynetler kadar karşı taraf üzerinde çekici bir etki meydana getiriyorsa. Görünmeyen ziynetlerin hükmüne tabi olurlar.
    Görünen ziynetler görünmeyen ziynetler kadar karşı tarafı tahrik ettiği için onların da görünmemesi gerektiği sonucu azıcık mantığı olan herkes tarafından çıkarılacak bir sonuçtur.
    Böyle bir sonucun çıkmasında gözün, kaşın, yanağın, dudakların birer ziynet olduğu noktasının kabulü önemli bir rol oynuyor.
    Evet göz, kaş, yanak ve dudak birer ziynettir. Bu ziynetler daha büyük gönül ilişkilerine giden yolda küçük gönül ilişkilerinin başlangıç noktasıdır.
    Bir bakış bir göz kırpma çok gönüllerin fitilini ateşlemiş, çok içleri hoplatıp zıplatmıştır.
    Bir tebessüm bir çok beklentiye “evet” sayılmıştır.
    Parmakların bir tutması bir dokunması çok içleri yakmıştır.
    Yanaklar ve dudaklar çoklarının ağızlarının suyunu akıtmıştır.
    Edebimiz bu konunun daha fazla tafsiline izin vermiyor. Ama buraya kadar ki açıklamalardan herkes ne demek istediğimizi anlamıştır.
    Müspet veya menfi başlamış ve devam eden bütün gönül ilişkilerinde bakışların, dudakların, kaşların ve yanakların, gönül ilişkilerinin ilerlemesinde tercih ve tahrik ettirici yönü mutlaka vardır.
    Bu kimsenin inkar edemeyeceği bir gerçektir. Bunun inkar eden kendi içindeki bir takım duyguları da inkar etmesi gerekir.

  10. 10
    Gölge Adam
    Usta Üye
    Siz hiç şarkı ve türkülere dikkat ettiniz mi?
    Şarkı, türkü ve şiirlere kulak verenler gözün, yanağın ve dudağın insanları ne kadar tahrik ettiğini oradan anlayabilir. Mesela bazıları “gözlerin bir, içim su, içim yandı doğrusu” “bir bakış baktı, içimi yaktı” “ o pembe yanakların, o güzelim dudakların” “Kirpiklerin ok ok oldu” gibi daha bir çok yanaklı, dudaklı, baldırlı, bacaklı şarkılar dinleyenlerin içlerinde hangi duyguları kamçılıyor, hayallerinde hangi şekilleri meydana getiriyor, hangi güdüleri okşuyor. İnsan olan insan her halde anlar. -Bu konuda hem bilmediğimizden hem de edebimizden daha fazla örnek veremeyeceğiz. Bildiklerimizi de şehirleri arası otobüs ve şehir içi dolmuş seyahatlerinde mecburen dinlediğimiz şeylerden aklımızda kalanlar- Bu kadar tahrik unsuru olan azaların ziynet sayılmaması mümkün değildir.
    Bunlar takılan süs eşyalarından daha çok karşı tarafa çekici gelebiliyor. Bizatihi ziynet olan bilezik, küpe, yüzük, kolye ve benzerleri çok az türkü ve şarkının konusu olurken, ziynetlerle daha da güzelleşen, ziynet yerleri bir çok şarkı ve türkünün konusu olabiliyor. Sonuç olarak yukarıdaki çıkardığımız sonucu bir kez daha tekrar ediyoruz. “Görünen ziynetler (göz, dudak, yanak vs.) görünmeyen ziynetler kadar karşı tarafı tahrik ettiği için onların da görünmemesi gerektiği sonucu azıcık mantığı olan herkes tarafından çıkarılacak bir sonuçtur.
    Nur süresindeki başörtü ayetinden sonra aynı konuyla alakalı olarak Ahzap suresinin 59. Ayetinin yorumu ile devam edelim.
    “Ahzap 59. Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”
    “Ayetin “dış örtülerini üstlerine almalarını söyle” kısmındaki kelimeleri lügat yönünden ele alalım.
    Kullanılan fiil “idna” fiili: Bu fiilen manasını merhum Elmalı Hamdi Yazır “Hak dili Kuran dili” adlı tefsirinde şöyle açıklıyor.
    İdna:Ala harfi ceri ile kullanıldığında, bütün vücudu kapsamak suretiyle sarkıtmak manasını ifade ettiği gibi, sıkıca örtünmek manasına da gelir.
    Cilbab: Tepeden tırnağa örten giysidir. Baştan aşağı örten çarşaf. Başka manalarda verilmiştir ama bütün verilen manalar ilk iki mananın etrafında gelişmektedir.
    Min harfi ceri ile manası “Cilbabtan bir parçayla” örtmek tabirinde, iki şekil vardır. Birisi cilbabla bütün bedeni örtmek diğeri de, cilbabla başından yüzüne doğru örtmek. Başını tek gözü veya ikiside açıkta kalacak şekilde örtmek şeklinde anlaşılır.

  11. 11
    Gölge Adam
    Usta Üye

    Tesettürde tercih edilmesi gereken belli bir renk var mı?

    Reklam



    Tesettürde tercih edilmesi gereken belli bir renk var mı?
    Bilindiği gibi Kuran-ı Kerim’de erkek elbisesi konusunda detaylı açıklama bulunmadığı halde, kadın giysisi konusunda detaylı sayılacak açıklama vardır. Bu detay içinde şekil belirlenirken renkten bahsedilmemiştir. Rengin nasıl olacağı ve bugün giyilen pardösülerin çarşaf yerini tutup tutmayacağı konusunda bir kaç noktanın üzerinde durmak istiyoruz.
    Evet, Kuran renkten bahsetmemiştir. Ama yine örtünün renginin Kuran’ın örtü konusundaki yaklaşımından çıkarabiliriz. Kuran’ın anlatımında sadeliğin ve karşı tarafın ilgisini en az çekecek örtü şeklinin tavsiye edildiğini görüyoruz. Bir pembe rengin bir koyu kırmızının böyle bir anlatıma uymayacağı kesindir. Böyle bir anlatıma uyan sade ve tonları koyu olan renklerdir. Renk seçiminde bu ölçüler dikkate alınırsa kişi beğendiği değişik renkleri seçebilir. Mutlaka siyah olması gerekmez. Siyahın dışında renklerde olabilir.


  12. 12
    Gölge Adam
    Usta Üye
    Pardösüye gelince, Çarşafın yerini tutar mı?
    Pardösüye gelince Çarşaftan yani baştan aşağıya sarkıtılan ve vücudun hemen hemen tamamını kaplayan giysinin yerini tutabiliyor ve karşı cinsi tahrik etmeyecek bir biçimde vücut hatlarını belli etmeden örtebiliyorsa neden caiz olmasın? Vücudu örten bolca bir pardösü ve baştan aşağıya bele kadar sarkıtılan uzunca bir başörtüsü çarşafın fonksiyonunu yerine getirebilir. Bu fonksiyon yerine geldikten sonra illa çarşafta ısrar etmek anlamsız olur. Hatta başörtüsünü ve pardösüyü giyim şekli olarak çarşafa karşı alternatif olarak sunma, çarşafa karşı önyargılı bakanları az da olsa yumuşatacağı gibi, örtünmek isteyenleri de teşvik edip özendirecektir.
    Buraya kadar ki değerlendirmeler, Kuran’da örtünmenin varlığını bize gösterdi. Şimdi de diğer semavi dinlerde örtünmeye kısaca bakalım.


+ Yorum Gönder
1. Sayfa 12 Sonuncu8Sonuncu9
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi