Atatürk neden demokrasi ve halkçılık kavramlarını aynı anlamda kullanmış olabilir

+ Yorum Gönder
Edebi Türler ve Kısa Bilgi Bölümünden Atatürk neden demokrasi ve halkçılık kavramlarını aynı anlamda kullanmış olabilir ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    Ziyaretçi

    Atatürk neden demokrasi ve halkçılık kavramlarını aynı anlamda kullanmış olabilir







  2. 2
    Gülcan
    Usta Üye





    Cevap: atatürk neden demokrasi ve halkçılık kavramlarını aynı anlamda kullanmış olabilir



    Atatürkçü düşünce sistemi, temel amaç olarak, Türkiye’de millî, lâik, güçlü ve çağdaş bir devlet kurmaya yönelmiştir. Atatürk’ün, çağdaş devleti aynı zamanda demokratik bir devlet olarak düşündüğünde kuşku yoktur. Demokrasi ilkesi, Atatürkçü düşünce sisteminin, Cumhuriyetçilik, millî egemenlik ve halkçılık gibi diğer temel ilkeleriyle de çok yakın ilişki içindedir.

    Gerçekten, halkçılık ilkesi, çoğu zaman siyasal demokrasi ile anlamdaş olarak kullanılmıştır. Gerçi halkçılığın, kanun önünde eşitlik, hiçbir kişi veya zümreye ayrıcalık tanınmaması, sınıf mücadelesinin reddi ve devletin sosyo-ekonomik hayata müdahalesiyle sosyal gruplar arasındaki denge ve dayanışmanın korunması (dayanışmacılık, solidarisme) gibi ek anlamlarda da kullanılmış olduğu görülmektedir. Bununla birlikte Atatürkçü siyasal rejimin gelişme süreci içinde halkçılığın egemen anlamı, siyasal demokrasi olmuştur.

    Denilebilir ki halkçılık, Atatürkçü düşünce sisteminin, milliyetçilik, millî egemenlik ve tam bağımsızlık ilkeleriyle birlikte, daha Millî Mücadele’nin ilk günlerinden beri en çok vurgulanan unsurlarından biridir. Halkçılık, Atatürk’ün Millî Mücadele yıllarında yaptığı sayısız konuşmalarında yeni rejimin temel yönlendirici ilkelerinden biri olarak yer almıştır. Meselâ, “bugünkü mevcudiyetimizin aslî mahiyeti, milletin genel eğilimlerini ispat etmiştir, o da halkçılıktır ve halk hükümetidir. Hükümetlerin • halkın eline geçmesidir... İdareyi halka teslim etmek için çalışalım. O zaman bütün müşküllerin ortadan kalkacağına ... kaniim.”‘ “İç siyasetimizde şiarımız olan halkçılık, yani milleti bizzat kendi mukadderatına hâkim kılmak esası Teşkilât-ı Esasiye Kanunumuzla tesbit edilmiştir.”2 “Bizim nokta-i nazarımız —ki halkçılıktır— kuvvetin, kudretin, hâkimiyetin, idarenin, doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır. Yine şüphe yok ki, bu dünyanın en kuvvetli bir esası, bir prensibidir.”3

    “İdare usulümüz kayıtsız şartsız hâkimiyetine sahip olan halkın, mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir... Halk idaresinin bütün kapsayıcı anlamıyla lâyık olduğu gelişme derecesine eriştirilmesi, siyasetimizin gereklerindendir.”‘4 “Bir kelime ile ifade etmek lâzım gelirse diyebiliriz ki yeni Türkiye Devleti bir halk devletidir, halkın devletidir.”5

    Halkçılık ilkesi, Millî Mücadele yıllarının en önemli anayasal belgelerinde de ifadesini bulmuştur. 1921 Anayasası’na esas olan belge, “Halkçılık Programı” adını taşımaktadır. Atatürk, Nutuk’ta bu konuda şunları söylemiştir: “İlk Teşkilâtı Esasiye Kanunumuza menşe teşkil eden 13 Eylül 1920 tarihli bir programı, Meclis’e takdim etmiştim. Bu programın, Mecliste 18 Eylül’de okunan kısmından başka, buna da esas olmak üzere, Büyük Millet Meclisi’nin esas mahiyetini ve idare usulü hakkındaki görüşleri tesbit eden ve Meclis’in açılışının ertesinde okunup kabul olunan önergemi de, bu kısımla beraber, halkçılık programı unvanı altında bastırıp yayınlamıştım.”0 Bu önergenin “maksat ve meslek” (amaç ve yöntem) adını taşıyan bölümü, Büyük Millet Meclisi tarafından bir beyanname olarak yayınlanmış, “mevaddı esasiye’ (ana maddeler) ve “idare” başlıklarını taşıyan bölümler ise, 20 Ocak 1921 tarihli Anayasa’nın temelini oluşturmuştur7. Bu Anayasa, i’inci maddesinde “Hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir. İdare usûlü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir” demek suretiyle, halkçılık ilkesine ön plânda yer vermiştir. Daha sonra Atatürk, bir siyasî parti kurmayı tasarlarken, 7 Aralık 1922 tarihinde Ankara basınına, “halkçılık esasına müstenit ve Halk Fırkası namiyle siyasî bir fırka (parti) teşkil etmek niyetinde” olduğunu açıklamıştır8. Eylül 1923’te kurulan Halk Fırkasının adı, şüphesiz halkçılık ilkesinden esinlenmiş olduğu gibi, halkçılık 1923 tarihli ilk parti Nizamnamesinin (Tüzük) 1’inci ve 2’inci maddelerinde yer almıştır.

    Halkçılık hakkında yukarıda verdiğimiz alıntılarda bu deyimin, halk devleti, halk yönetimi, halkın ken.di mukadderatına hâkim olması anlamında, kısacası siyasî demokrasi ile eşanlamlı olarak kullanıldığını görmüştük. Atatürk, Medenî Bilgiler kitabına esas olan notlarında da halkçılıkla “demokrasi prensibi”ni aynı anlamda kullanmıştır: “Bu prensibe göre, irade ve hâkimiyet, milletin tümüne aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi prensibi, millî hâkimiyet şekline dönüşmüştür ... Demokrasi esasına müstenit hükümetlerde hâkimiyet, halka, halkın çoğunluğuna aittir. Demokrasi prensibi, hâkimiyetin millette olduğunu, başka yerde olmayacağını gerektirir. Bu suretle demokrasi prensibi, siyasî kuvvetin, hâkimiyetin kaynağına ve meşrutiyetine temas etmektedir.” Atatürk’e göre “bugün, demokrasi fikri daima yükselen bir denizi andırmaktadır.” Ondokuzuncu yüzyıldan itibaren “demokrasi fikri, mukavemet edilemez bir kuvvet ve cereyan” halini almıştır9.

    Halkçılık (veya demokrasi) ilkesi ile millî egemenlik arasında çok yakın ilişki olduğunda şüphe yoktur. Daha doğrusu, halkçılık, millî egemenlik ilkesinin tabiî ve zorunlu sonucudur. Egemenliğin millette olduğu bir devlette hükümet sisteminin de elbette halkın kendi kendisini yönetmesi, yani demokrasi olması gerekir. Ancak tarihte bu iki kavramın tam anlamıyla çakışmadığı zamanlar da olmuştur. Fransız İhtilâli ve onu izleyen dönem, kişi egemenliğini yıkarak yerine teoride millet egemenliğini geçirmiş olmakla beraber, genel oy sistemi uzun süre kabul edilmemiş, yani halkın çoğunluğuna oy verme hakkı tanınmamıştır. Bu çelişik durum, milletle halkın farklı kavramlar olduğu; milletin, belli bir ülkede belli bir anda yaşayan insanların toplamından ibaret olmayıp, geçmişi ve geleceği de içine alan bir “manevî şahıs” (tüzel kişi) oluşturduğu; dolayısıyle, millet adına egemenliğin, milletin menfaatlerini en iyi takdir edebilecek olan bir seçkin zümre tarafından kullanılması gerektiği gibi, hiç de doyurucu olmayan gerekçelerle açıklanmaya çalışılmıştır10. Şüphesiz, Atatürkçü millî egemenlik anlayışı, böyle soyut ve demokrasiden uzak bir millî egemenlik anlayışı değildir. Atatürkçülük, sadece hükümdarın kişisel egemenliğini yıkmayı değil, onun yerine halk yönetimini yani demokrasiyi geçirmeyi amaçlamıştır. Atatürkçü düşünce sisteminde millî egemenliğin halkçılık ilkesiyle tamamlanması, ona demokratik içeriğini kazandırmıştır.

    Atatürk, “demokrasi” deyimini, bugün bazı ülkelerde görüldüğü gibi asıl anlamından saptırarak veya ona değişik içerikler yükleyerek değil, tam tersine, gerçek ve geleneksel anlamında, yani hürriyetçi siyasî demokrasiyi ifade etmek üzere kullanmıştır. Atatürk, bu konuda şöyle demektedir: “Demokrasi esas itibariyle siyasî mahiyettedir. Demokrasi, bir sosyal yardım veya bir iktisadî teşkilât sistemi değildir. Demokrasi maddî refah meselesi de değildir. Böyle bir nazariye, vatandaşların siyasî hürriyet ihtiyacını uyutmayı amaçlar. Bizim bildiğimiz demokrasi, bilhassa siyasîdir; onun hedefi, milletin idare edenler üzerindeki murakabesi sayesinde, siyasî hürriyeti temin etmektir” 11.

    Atatürk, demokrasiye ters düşen çağdaş siyasal akımları eleştirerek bunlardan hiçbirinin Türkiye için uygun olmadığı sonucuna varmıştır: Bolşevik teorisine göre “bütün Rus milleti içinden, işçi, deniz ve kara kuvvetlerinden ibaret bir azınlık, ekonomik esaslara dayanan komünist partisi adı altında birleşerek, bir diktatörlük vücuda getirmişlerdir. Gayelerinde millî değildirler. Kişisel hürriyet ve eşitlik tanımazlar. Halk egemenliğine saygı göstermezler. İçte çoğunluğu, zor ve baskı ile, görüşlerine itaate mecbur ederler; dışta, kendi prensiplerini yaymaya çalışırlar. Halbuki, hükümet kurmaktan amaç, evvelâ ferdî hürriyetin teminidir. Bolşevik hükümet şeklinde istibdat mahiyeti görülmektedir. Bir cemiyeti, bir kısım insanların görüşlerinin zorla esiri ve zebunu yaşatmak şekline tabiî ve makul bir hükümet sistemi nazariyle bakılamaz.”







+ Yorum Gönder
atat
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi