Orta doğu bölgesinin doğal kaynakları

+ Yorum Gönder
Edebi Türler ve Kısa Bilgi Bölümünden Orta doğu bölgesinin doğal kaynakları ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    Ziyaretçi


  2. 2
    Gizliyara
    Frmacil.com





    Cevap: orta doğu bölgesinin doğal kaynakları

    Orta doğu bölgesinin doğal kaynakları hakkında bilgi

    Ortadoğu’nun jeoekonomik özelliği incelendiğinde bir endüstriyel hammadde olarak petrol büyük ölçüde Ortadoğu ülkelerinin ekonomi-politik yapılarını şekillendiren bir stratejik unsur olarak karşımızda durmaktadır. Bölgede var olan doğal kaynaklar uluslararası politik rekabetin Ortadoğu üzerinde yoğunlaşmasına sebebiyet vermiştir. Sanayi devrimiyle başlayan ve günümüzde gittikçe daha fazla ihtiyaç hissedilen enerji kaynaklarına erişim, petrolü stratejik bir araç, Ortadoğu’yu da bu stratejik aracın jeoekonomik havzası olarak stratejik bir rekabet alanı haline dönüştürmüştür.

    Dünya petrol rezervlerinin önemli bir bölümüne sahip olan Ortadoğu hem bölgesel iç siyaseti hem de uluslararası politikayı doğrudan etki eden bir coğrafya konumuna sahiptir. Öyle ki, petrol uluslararası politikanın modern dönemdeki iki önemli çatışma alanı olan jeopolitik ve ekonomi-politiğin kesişim alanında son derece belirleyici bir rol oynamaya başlamıştır. Bu anlamda petrolün batı sanayileşmesinde ve ekonomi-politik yapısındaki stratejik rolü, uluslararası rekabet ile bölgesel aktörlerin iç siyasetteki pozisyonlarının kesiştiği bir etkileşim alanı yaratmıştır ki, bunun en güzel örneklerinden birisi İran’daki Musaddık darbesidir.

    Dönem dönem Ortadoğu ülkeleri petrolün uluslararası ekonomi-politik sistemindeki bu stratejik rolünü dış politikanın önemli bir parametresine dönüştürmüş ve özellikle batıya karşı bir stratejik koz olarak kullanmıştır. Nitekim 1974’te uygulanan petrol ambargosu OPEC’in uluslararası siyasetteki ağırlığını arttırmış ve güçlü bir ekonomi-politik aktör olarak ortaya çıkmıştır. O güne kadar uluslararası rekabetin denkleminde edilgen bir unsur olarak duran Ortadoğu ülkeleri ambargodan sonra nisbi de olsa uluslararası güç denkleminde önemli bir unsur haline gelmiştir. Batı ülkeleri ise petrol ambargosu ile ekonomi-politik yapılarının doğal kaynaklara bağımlı kırılgan özelliğini farketmiş ve Ortadoğu’daki politik ve ekonomik gelişmelere daha fazla ağırlık vermesi gerektiğine olan inancı artmaya başlamıştı.

    Bu sebebten stratejik bir endüstri hammadde olan petrol, Ortadoğu ülkelerine bir yandan belirli bir siyasal ve ekonomik güç kazandırmış diğer yandan ise uluslararası rekabetin merkez çekim alanı haline getirmekle beraber bölgesel aktörlerin iç siyasetinde bir kırılganlık ortaya çıkartmıştır. Bu anlamda güçlü Batılı ülkelerin petrole olan bağımlılığı Ortadoğu ülkeleri açısından iç siyaset ile dış siyaset olgularını ayrıştıran sınırları önemli ölçüde bulandırmış ve dış müdahelelerin iç siyaset üzerindeki geçişkenliğini arttırmıştır.

    Yetmişli yılların sonlarından yaşanan iki önemli gelişme petrole dayalı stratejik rekabetin yönünü önemli ölçüde etkilemiştir. ABD liderliğinde imzalanan Camp David Anlaşması Ortadoğu’daki bölgesel blokajı kırarken, iki büyük petrol üreticisi aktörler olan İran ve Irak arasındaki savaş OPEC’in birlikte hareket etme kabiliyetini önemli boyutta zedelemiştir. Petrolün ikinci dünya savaşından beri var olan geleneksel stratejik koz olma olgusu bölgesel iç çatışma sonucu ciddi anlamda bir daralma yaşamış ve bölgesel aktörlerin uluslararası arenada petrole dayalı politik ve ekonomik etkinliğini kırmıştır. Sadece savaşan iki ülkeyi değil, çevredeki daha küçük ölçekli ülkeleri silahlanmaya sevkeden bu konjonktür, Ortadoğu’da petrol üzerinden oluşan finansal birikimin silah ticareti üzerinden tekrar Batı’ya akmasını sağlamıştır.

    Nitekim bölgesel rekabetten ötürü İran’ın 1972 ile 1977 yılları arasında Amerikan silah satışlarının üçte birini tek başına üstlenmesi bu durumu çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Savunmaya dayalı bir dış politika anlayışından ötürüdür ki, bölgedeki aktörler elde edilen gelirleri daha uzun soluklu yatırımlara aktarmasını engellemiş ve bölgesel kalkınmaya büyük bir darbe indirmiştir. Bölgesel aktörlerin dış siyaset denklemlerinde savunma ve güvenlik unsurlarının ağırlık kazanması sonucu, stratejik bir hammadde olan petrolün siyasal ve ekonomik ağırlığı minimize olmuş ve savunma alanında aktörleri dışa bağımlı hale getirmiştir. 1. Körfez savaşında İran tehdidi, 2. Körfez savaşında da Irak tehdidi algılaması petrol zengini ülkelerin uluslararası güvenlik garantisi arayışına sevketmiştir.

    Tam da bu noktada 2002 sonrası dış politikada yeni bir tanımlama ve yeni bir dış politika dili ile yola çıkan Türkiye, bölgesel ekonomik, politik ve kültürel entegrasyonuna momentum kazandıracak bir teorik çerçeve ortaya çıkartmıştır. Burada teorik çerceve’den bahsederken bölgenin güvenlik kültürünü dönüştürecek bir perspektiften bahsediyoruz. Yukarda da belirttigimiz gibi, özellikle 1978’de Mısır’ın Camp David anlaşmasıyla beraber bölge içi yabancılaşmayı besleyen güvenlik kültürü Irak’ın Kuveyt işgali ile bir ivme kazanmış ve bölge içi güvenlik kültürünün doğasını savunma ağırlıklı bir içeriğe dönüstürmüştür. Bu anlamda Körfez Savaş’ından sonra Arap ülkeleri arasında gittikçe derinleşen güven bunalımı bölge içi aktörlerin güvenlik kültürünü çatışmacı bir zemin üzerinden tanımlanmasına ve aktörlerin dış siyasetinde opsiyon daralmasına sebebiyet vermiştir.

    Nitekim Türkiye’nin geleneksel dış siyaset anlayışı göz önüne alındığında Türkiye bu anlamda en canlı örnek olarak Arap dünyasının karşısında durmaktadır. Türkiye, Osmanlı’dan miras kalan parçalanma tehdit algısını simgeleyen “Sevr Sendromu“ ile karar yapıcıların zihninde önemli bir merkezi gerçeklik boyutu kazanmış ve Türkiye’nin hem kendi sınırları içinde hem de sınır ötesi alanlarda özellikle yakın kara havzasında çatışmacı bir güvenlik kültürünü temel referans kaynağı yapmasına sevk etmiştir. Bu güvenlik kültürünün manifestolarından biri olarak karar yapıcıların dilinden düşmeyen “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur“, “Dört tarafımız düşmanlarla çevrili“ gibi cümleler Türkiye’nin iç ve dış siyasetini derinden etkilemiştir.

    Böyle bir tanımlamayı dış politikasının temel parametresi haline getiren Türkiye yakın kara havzasıyle jeoekonomik ve jeokültürel anlamda yabancılamış ve potansiyel etkinliğini minimuma indirmiştir. Dost ve düşman algısını uzun yıllar bu anlayış çerçevesinde tanımlayan Türkiye yeni dönemde ise geliştirmiş olduğu komşularla sıfır sorun modeli ve ürettiği diyalog ağırlıklı diplomatik dil ile Ortadoğu ülkeleriyle arasındaki güven bunalımını ciddi derecede minimize etmiştir. Komşularla güven bunalımını aşan Türkiye ise bu yeni konjonktürü hem siyasi hem de ekonomik etkinlik alanını genişletecek dinamik bir unsura dönüştürmede ciddi başarılar elde etmiştir.

    Diğer taraftan önemle vurgulanması gereken husus Soğuk Savaş boyunca bölgede var olan ideolojik temelli kamplaşmanın Soğuk Savaş sonrası dönemde de bölgenin temel karakteristiği olmayı sürdürmüş olmasıdır. Fakat bu statik yapı yeni modelle bir kırılma ile karşı karşıya kalmıştır. Soğuk Savaş boyunca bölge içi aktörlerin ayrı ayrı kamplarda yer alması bölge içi işbirliğini sınırlayan ve dış siyasette opsiyon daralmasına sebebiyet veren bir niteliğe sahipti. Nitekim Türkiye’de Atlantik ittifakın bir çevre unsuru olarak varlığını idame ettiren bir siyasal birim olmuş ve bu çerçevede dış siyasette de taktik adımlı opsiyon daralması ile karşı karşıya kalmış ve bölgeyi bu statik parametreler ışığında anlamlandırmıştır. Fakat komşularla sıfır problem modeli ile Soğuk Savaş’ın statik yapısını devre dışı bırakan Türkiye, dış siyasetini Soğuk Savaş sonrası ekonomi-politik eksenli uluslararası sistemin dönüşüm ve dinamizmin fay hatlarıyla örtüşen realist bir içeriğine kavuşturmuştur.

    Bu anlamda yeni teorik çerçeveyle güvenlik kültürünü resetleyen Türkiye, devletlerin en önemli çıkar alanı olan güvenlik olgusuna askeri ve savunma odaklı olmayan farklı mekanizmaları devreye sokmayı başarabilmiş ve ekonomik, siyasal ve kültürel unsurların bölgesel güvenlik denkleminin önemli parametreleri haline getirmiştir. Karşılıklı çıkar anlayışına dayanan bu yeni model bu anlamda Arap dünyası için önemli ekonomik fırsatlar açmakta ve jeoekonomik potansiyeline yeni bir dinamizm katacak unsurları bünyesinde barındırmaktadır.

    Nitekim Turkiye’nin son dönemde jeoekonomik anlamda kazanmış olduğu dinamizm bölgesel aktörler tarafindan dikkatle izleniyor. Türkiye getirmiş olduğu yeni anlayış neticesinde bölgede artan jeoekonomik etkinliğini hisseden Arap ülkeleri komşularla sıfır problem modelinin açmış olduğu fırsat alanlarına nüfuz etmek istiyor. Şunu da unutmamak gerekir ki, Soğuk Savaş sonrası dönemin en çetin rekabet alanı olan ekonomi politik alan bölgedeki aktörleri ulusal çıkarlarını bu yönde geliştirmesini zorunlu kılıyor. Cari uluslararası sistemin trendini yakalamak ise Türkiye’nin yapmış olduğu gibi karışlıklı güven zemini inşa edecek ortak platformlar geliştirmeyi ve bölge içi ekonomik entegrasyonu bu zemin üzerinden inşa etmeyi gerekli kılıyor.

    Bu anlamda ‘komşularla sıfır problem’ konsepti getirmiş olduğu iktisadi nimetler ile bölge aktörlerin iştahını kabartmakta ve aynı zamanda bölge aktörlerini Soğuk Savaş’ın dar kapsamından cari küresel sistemin dinamik limanlarına doğru götürebilecek bir yol haritası çizmektedir.

    Türkiye’nin çevre ülkeleriyle başlatmış olduğu Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi gibi girişimler ilişkilerin doğasını sıfır toplamlı oyun politikasından kazan kazan politikasına dönüştürmektedir.

    Bu tür girişimler ise Arap ülkeleri arasındaki geleneksel rekabeti dönüştürmeye ve bölgesel iş birliğinin oluşması ve yoğunlaşması için bir model olmaya doğru gitmektedir. Ülkeler arası ekonomik bağımlılığın artması ise bizi ilerde yaşanacak olan bölgesel krizlerin çabuk ve düşük maliyetlerle aşılmasını sağlayacak mekanizmalar geliştirmesine zemin hazırlayacak ve potansiyel çatışma alanlarının devreye girme ihtimalini miminuma indirgeyecektir.

    Bundan dolayı Türkiye’nin başlatmış olduğu komşularla sıfır sorun politikası sadece Türkiye için değil aynı zamanda bütün Ortadoğu coğrafyası için büyük bir fırsat alanı açıyor. Dış politika denkleminde savunmaya dayalı güvenlik unsurunun ağırlığının azalması ve ekonomik, politik ve kültürel mekanizmaların devreye girmesi ile beraber, ülkeler arasındaki bağlar daha güçlü olacak. Dahası Türkiye’nin bu modeli aynı zamanda Ortadoğu bölgesini küresel sistem ile de entegre etmeye başlıyor ve sistemin güçlü aktörü olabilme imkanını veriyor. Böyle bir entegrasyon petrol gibi stratejik bir aracı petrol zengini ülkeler için dış politikanın etken bir parametresi haline dönüştürecek ve Ortadoğu devletlerine bölge dışı aktörlere karşı siyasal ve ekonomik etkinlik alanı kazandıracaktır.

    Türkiye, Ürdün, Lübnan ve Suriye’yi içine alan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi tesis edilmesi ve bu ülkeler arasında serbest ticaret ve dolaşım alanı oluşturulması ve vizelerin kaldırılmasının altında bahsetmiş olduğumuz yeni güvenlik kültürünün dinamizmi yatmaktadır. Yine bu anlamda bu sene üçüncüsü yapılan Türk-Arap İşbirliği Forumu ilişkilerin nasıl bir dönüşümden geçtiğini gösteriyor. 2004 yıllında 13 milyar olan ticaret hacminin 2009 itibariyle 29 milyara ulaşması var olan ilişkinin jeoekonomik dinamizmini teyit eder bir nitelik arz ediyor.

    Dahası 1966 yılında Türkiye’ye gelmesinden tam 40 yıl sonra ilk kez bir başka Suudi Arabistan kralı 2006 ve 2007 yıllarında Türkiye’ye iki resmi ziyarette bulundu. Türkiye-Suudi Arabistan ilişkileri bile bu anlamda yeni model ile beraber yeni bir yapılanma ile karşı karşıya kalmıştır. Bu çerçevede, 1 Ekim 2003 tarihinde Riyad’ta Türk-Suudi Iş Konseyi Kuruluş Antlaşması imzalanmış ve konsey 2004 yılında faaliyetlerine başlamıştır. Ayrıca, 12 Şubat 2005 tarihinde Türkiye ile Suudi Arabistan güvenlik işbirliği antlaşması imzalandığını belirtmek gerekir.

    Diğer yandan geleneksel dış politikalarını çatışmacı bir kurgu üzerine inşa etmiş olan güçlü aktörler Türkiye’nin geliştirmiş olduğu yeni güvenlik kültürü tanımı karşısında marjinalleşmeye ve meşruiyet zeminini kaybetmeye başlamıştır. Bunun farkında olan bölgesel Arap ülkeleri Türkiye’nin başını çektiği bu bölgesel denklemin dışında kalmak istememekte ve bölgesel ekonomik ve siyasal entegrasyonu büyük ölçüde desteklemektedirler.

    Son dönemde Ortadoğu ülkeleri arasındaki siyasal ve ekonomik ilişkiler, anlaşmalar ve buna benzer girişimleri incelediğimizde çok yoğun bir diplomasi trafiği ile karşı karşıya kalmamız böyle bir anlayışın Türkiye sınırları ötesinde de etkinlik kazandığını gözler önüne sermektedir. Aksi yöndeki politikalar bölgedeki doğal kaynakların değişik siyasi aktörler arasında paylaşımından kaynaklanan jeoekonomik parçalanmayı ciddi bir güvenlik krizine ve çatışmaya sürükleyebilir ki, bu da bölgesel politikalarını çatışma ağırlıklı tanımlayan siyasi aktörlere etkinlik alanı açmakta ve yönlendirme fırsatı vermektedir.

    Bu ise bölgedeki aktörlerin karşılıklı siyasal, ekonomik ve kültürel bağları derinleştirecek bir yol haritası çizmeyip 1950 sonrası dönemin temel karakteristiği olan bölge-içi yabancılaşmayı tetikleyen savunma ve güven zaafı yaratan bir dış politika anlayışını temel parametre haline getirmelerine sevk edecektir. Böyle bir siyaset anlayışı ise refahın, barışın ve kalkınmanın önünde büyük bir bariyer olarak duracak ve bölgede var olan jeoekonomik potansiyelin ortaya çıkmasına engel teşkil edecektir.

    Özellikle 2007’den sonra Ürdün, Mısır ve Suriye’nin Arap Serbest Ticaret Bölgesi (Arap Free Trade Area) çerçevesinde kendi aralarında ekonomik entegrasyona ivme kazandırmış olması güzel bir örnek olarak karşımızda durmaktadır. 2005 yılında başlatılan ve 2010 Haziran ayında beşincisi gerçekleştirilen Türk-Arap Ekonomik İşbirliği Forumu’nda 42 devlet bakanın yanısıra 600’den fazla iş adamının katılması ekonomik entegrasyonun çekim gücünü gösteriyor.

    Nitekim 2005 yılın Ocak ayında 17 Arap ülkesi tarafından imzalanan Arap Serbest Ticaret Anlaşması bölgede yeni bir güvenlik kültürünün referans alındığını gösteren adımlar olarak görmek mümkün. Yine Mısır, Ürdün, Tunus ve Fas arasında imzalanan Arap Akdeniz Serbest Ticaret Anlaşması bölgedeki ekonomik bütünleşme trendini göstermesi bakımından bir başka güzel örnektir.

    Teorik çerçeve olarak ekonomik bütünleşme, kültürel ve siyasal iletişimin yoğunlaşması gibi unsurları temel bir konumda tutmakta olan bu model Arap dünyasında var olan güvenlik kültürünün çatışmacı doğasını parçalama potansiyeline sahiptir. Bölgenin güvenlik kültürünü resetleme gücüne sahip bu anlayış ise Ortadoğu coğrafyasının bütün çehresini değiştirecektir. Bu anlamda komşularla sıfır problem modeli sadece Türkiye’yi dönüşterecek bir vizyonu değil aynı zamanda bütün Arap dünyasına dinamizm katacak unsurları da taşımaktadır.







+ Yorum Gönder
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi