Çanakkale savaşı üzerine makaleler

+ Yorum Gönder
Edebi Türler ve Kısa Bilgi Bölümünden Çanakkale savaşı üzerine makaleler ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    Ziyaretçi

    Çanakkale savaşı üzerine makaleler







  2. 2
    Forumacil
    Özel Üye





    Cevap: çanakkale savaşı üzerine makaleler


    çanakkale savaşı üzerine makaleler hakkında bilgi




    Çanakkale Savaşları esnasında cepheye, memleket müdafaasında gösterilen kahramanlıkların halka ve gelecek nesillere duyurulması amacıyla iki önemli heyet ziyareti gerçekleşmiş. Bu heyetlerden ilki, Harbiye Nezaretinin teşebbüsleriyle tertip edilen “Heyet-i Edebiye” ikincisi ise Suriye, Filistin ve Lübnan’dan gelen, ağırlığını alimlerin oluşturduğu “Suriye ya da Arap İlmî Heyeti”… Uryanizade Ali Vahid Efendi işte bu ikinci heyetin mihmandarlarından biri.

    18 Ekim 1915 Pazartesi tarihinde başlayan, beş günlük ziyaretin anlatıldığı eserde, Ali Vahid Efendi duygu ve düşüncelerini, hissettiklerini edebi bir üslupla anlatmış. Ben bu yazıda daha çok, eserde yer alan ve o günlerde yaşananları hissederek anlamamızı kolaylaştıracak hatıralara yer vereceğim.

    Heyet, Akbaş iskelesinden cepheye ulaşıyor. Buradaki şehitlik ziyaretinden sonra kalacakları yere geçiyorlar. Ertesi sabah top sesleri arasında kılınan bayram namazı ve namazdan sonraki bayramlaşma eserde genişçe anlatılıyor. Öğleden sonra Arıburnu Cephesini ziyarete gidiliyor.

    Arıburnu cephesinde anlatılanlar bize hem kahraman askerlerimizin tevazusunu hem de Çanakkale savaşları esnasında yaşanan ilahi yardım, muhafaza ve inayetin askerlerce nasıl hissedildiğini anlatıyor:




    - Kumandan Bey bize civarda cereyan eden vakayi'-i azîme (önemli olaylar) hakkında tafsilat verdiler. Vaziyetleri hiç gözümün önünden gitmez. Ayağa kalkıp gür bir ses, açık bir lisanla hikâye ettikleri vakayi'in mevki'lerini (olayların yerlerini) de elleriyle gösterirlerdi. Biz onların muvaffakiyetlerini tebrik ve huda pesendâne (Allah rızası için) mesailerinden dolayı kendilerine teşekkür edecek olduk, hazret hiç oralara yanaşmayıp:
    ‘Efendiler siz ne söylüyorsunuz? Biz mucizeler gördük, harikalar seyrettik. Bu böyle iken biz nasıl olur da kendi sa'y ve tedbirimize bir kıymet verebiliriz?

    Alimallah öyle işler oldu, öyle şeyler görüldü ki ne akla sığar ne de fenne! Bunlar vikayat-ı ilahiden (Allah’ın koruması) başka bir şey değildir.’ diyordu.

    Diğer bir zat ta, şöyle hikâye eyledi:

    Bir gün düşman gemileri bir sahayı saatlerce ardı arası kesilmeksizin dehşetli bir atış altına aldı. Yüz binlerce mermi atarak yaktı, yıktı; kastı kavurdu. Orasını öyle bir hale getirdi ki saklanacak yer koklanacak hava bırakmadı. Bunun üzerine düşman başladı oraya askerini çıkarmaya. Hesapça artık karşı koyacak kimse kalmamıştı. Lakin tam sırası gelince bir “Allah””Allah” dır koptu. Bizim asker hücuma kalkmıştı. Şaşılacak şey! Sanki sur-u İsrafil’e karşı ölüler dirilip kalkmışlardı! Onları saklayan “Allah” saklamış o kadar atış, o kadar kıyamet onlara tesir etmemiş. Üzerlerine melekler kanatlarını germiş. İşte düşman bu hal, bu harika karşısında neye uğradığını anlayamadı. Akıl ve fen de mahcup kaldı.



    --------------------------------------------------------------------------------
    Sonrasında heyet, harp sahalarını ve siperleri ziyarete devam etmiştir. Bu bölümde ve eserin değişik yerlerinde Ali Vahid Efendi, yolların, siperlerin intizamından ve harcanan emeğin büyüklüğünden övgüyle bahseder.
    3. Gün hastane ziyaretleri yapılır. Öğleden sonrasında ise ganimet olarak alınan bir mitralyözün atış talimi seyredilir.

    Seyahatin 4. Günü Anafartalar grubu ziyaret edilir. Burada Mustafa Kemal ile heyet bir araya gelir. Eserin bu kısmında yer alan ifadeler Mustafa Kemalin kahramanlığının daha o günlerde nasıl dilden dile dolaştığının da göstergesidir:



    --------------------------------------------------------------------------------


    - Bu grubun kahramanı Mustafa Kemal Bey’e, bu büyük kumandana bütün İslamlar ve müttefiklerimiz medyunu şükrandır. Anafartalar’ın en nazik bir zamanında Mustafa Kemal Bey’in aldığı tertibat ve tertip ettiği bir hücum sayesinde boğaz büyük bir tehlikeden kurtulmuştur.

    Heyet-i İlmiye bu zatı şerife esasen ani-l gıyab (daha görmeden) gönül vermişti. Memduhları öyle bütün kemâlâtıyla karşılarında tecelli edince hepsi bülbül oldu, şakıdı. Her biri hissiyatını bir başka şekilde meydana koydu. Mustafa Kemal Bey de bilmukabele beyan-ı ihtisasat ederek heyeti büsbütün kendine meftun etti.



    --------------------------------------------------------------------------------


    Daha sonra harp sahalarını gezmek üzere heyet 6 ya ayrılmış, Ali Vahid Efendi İsmail oğlu tepesine giden gruba dahil olmuştur. İntikal esnasında etraflarına düşen top mermileriyle savaşı yaşamak ta kendilerine nasip olur. Ali Vahid Efendi Harp sahasını incelerken yerde bulduğu bir şarapnel parçasını eline alır. O esnada yakınında bulunan bir zabit, elindeki şarapnelin bir askeri şehit ettiğini söylemesi üzerine Ali Vahid Efendi elindeki parçayı hüzünle yere atar. Geç bir vakitte kaldıkları yere dönerler.

    Fırtınalı bir geceden sonra sabah, heyet Hasan Mevsuf tabyasını ziyarete gider. Burada anlatılanlar yine inayeti ilahinin, zaferin kazanılmasındaki tesirini izah etmektedir.




    - Ba’dez- zafer (zaferden sonra) “Hasan Mevsuf” namı verilen tabyaya giderek oradaki bataryayı ziyaret ettik. Zabitandan biri eliyle toplardan birini okşayarak bize dönüp: “Efendiler! Düşman 5 Martta (Miladi 18 Mart) yalnız bu bataryaya tam üç bin mermi attı. Lakin saklayan “Allah” sakladı. Düşmanın yaptığı zarar işte bundan ibarettir bakınız.” diyerek ehemmiyetsiz çizintiyi gösterdi. Ben kendimden geçerek hemen dudaklarımı o hilafet kapısının mübarek kilidi üstüne koyup tebrik ettim.

    Tepenin vechi tesmiyesi (isim verilmesi) hakkında izahat verdiler. Kale-i Sultaniyeli Hasan Bey o bataryanın kumandanı, Trablusgarplı Mevsuf Bey de takım zabiti imiş. 5 Mart'ta (Miladi 18 Mart) boğazda vuku bulan şiddetli taarruzda kemal-i maharet ve şecaatle (cesaretle) bu bataryayı idare eden bu iki zat ikindi vakti birbirini müteakip burada yaralanarak şehid düşmüşler. Biz o iki mübarek zatla diğer şühedanın ruhlarına Fatiha okurken boğazın koyu mavi dalgaları koşup geliyor, düşmanın mağruk (batık) tahte'l-bahrinin (denizaltısının) meydanda kalan aksamına çarparak köpükler saçıyordu.





    Daha sonra heyete bir tabyanın nasıl işlediğini gösteren bir atış talimi yapılır. Uryanizade, tabyadaki askerlerin intizamına hayranlığını ifade etmektedir.

    Akşamüzeri, gezinin bu son gününde, kaldıkları yere doğru at arabalarıyla hareket ederler. Uryanizade Ali Vahid Efendinin arabacıyla arasında geçen konuşmalar oldukça önemlidir. Arabacı cephede, cephane ve yaralı taşıdığı için bizzat savaşı yaşayan biridir. Pek çok olaya şahit olmuştur.

    Yukarda anlattığımız hatıralar daha çok Çanakkale Savaşlarındaki ilahi inayeti vurgularken, arabacının anlattığı hatıralarda cephede savaşan askerin metaneti öne çıkmaktadır. Çanakkale destanının bu eşsiz kahramanlık tablolarını bizzat kendilerinden dinlemeniz için sizleri Uryanizade Ali Vahid Efendi ve Arabacı Hacı Mehmet ile baş başa bırakıyorum:





    - Sen nerelisin adın nedir?

    -Kirmastılıyım (Bursa Mustafakemalpaşa ilçesinin eski adı). Adım: Hacı Mehmed.

    -Yaşa be Hacı Mehmed! Sen ne vakitten beri buradasın? Buralarda neler gördün söyler misin?

    -Ah Efendi neler görmedim ki... Lakin doğrusunu istersen, bu sefer millet iyi tuttu işi... Asker de of demedi.

    Bakarsın ayak dağılmış, darma duman olmuş “Hayla arkadaş arabayı! Korkma biz dayanırız” derdi. Çok defa biz yorulur uyurduk, arabayı o halleriyle yaralılar haylarlardı. Ne bizde, ne de hayvanlarda dinlenmek var. Hayvancıklarıma torbayı bile yolda takardım. Hem yerler hem giderlerdi. Geceyi gündüze kattık. Dayanmakta olursa bu kadar olur... Efendi! Sen ne dersen de! Asker, Balkan Muharebesi'nin öfkesini bu düşmanlardan aldı.

    Yahu vuruluyor da "of" demiyor bu asker... Usulcacık yanındakinin kulağına: “Ben vuruldum arkadaş” der, verir silahını, fişengini yanındakine. Kendi sessiz sedasız çekilir, ölür de gık demez be!

    -Eyy Hacı Mehmed! Söyle bakayım daha neler gördün?

    -Ah be efendi! Hangi birini söyleyeyim? Bu düşmanın bize yapmadığı kalmadı ama iki para etmedi.

    Demin ateş içine girdin mi demiştin. Şimdi hatırıma geldi. Bir gün "Kirte" tarafında rap arabalarına cephane veriyorduk. Bir şarapnel geldi orada bizimle beraber çalışan bir delikanlıyı parçaladı. O zavallı can alıp can verirken bize: ”Aman Kardaşlar! Ben gidiyorum, siz elinizi çabuk tutun! Cephaneyi yetiştirin! Kardaşlarımız siperlerde ateş içinde." diyerek ruhunu teslim etti. Biz de yaradanım Allah dedik yapıştık cephaneye ha babam ha!

    Güllenin bini bir paraya... Bir oraya, bir buraya lap lap, güp güp düşer durur. Bini bir paraya... İnsanı "Allah" kolluyor. Yoksa sağ kalmak ne mümkün. Ortalık ateş içinde. Milletin de gözüne ne gülle görünüyor, ne bir şey. Ateş gibi çalıştı. İki dakika içinde onca cephaneyi uçurdu, siperlere yetiştirdi.

    Düşmanın yerden gökten yağdırdığına asker metelik vermedi. Hazreti Allah böyle yürek verdi bu askere... Biz o ateş içinde çalışırken askerin biri de kalkmış şakır şakır oynuyor: "Zorla değil ya öldürmüyor bu herifin güllesi be! Korkmayın!" diyor, göbek atıp duruyor.





    Çanakkale cephesine dair eserde anlatılan son iki hatıra ise Uryanizade’nin son gece karşılaştığı bir doktordan dinlediği hatıralardır.






    O gece mülaki olduğum bir doktor da şöyle hikâye ediyordu: "Şu askerin bu harbde gösterdiği metaneti, fedakârlığı tarif kâbil değildir. Bakarsın bir asker gelir, kol parçalanmış: "Doktor şu kolumu kes!" der, fütûr bile etmez. Kolunu değil, sanki saçını kestirecekmiş gibi lâkayd davranır, bir taraftan da "Ah canına yandığım. İntikam alamadım" diyerek göğsünü yumruklar durur. Hele o hastanelerdeki mecruhlar sabretmezler de, henüz yaraları iyileşmeden gizlice taburlarına kaçıp tekrar harbe girerler.

    Bir defa da tuhaf bir şey oldu. Bu da askerlerimizin ulûvvi cenabını (yüksek ahlakını) gösterir. Malum ya bazı yerlerde bizim siperlerle düşman siperleri arasında mesafe pek azdır, hemen 15-20 hatve (adım) kadar bir şey. Bir gün böyle yakın bir Fransız siperinden bizim sipere bazı murdar şeyler atılır. Bizim askerler de bunların yaptıklarına karşılık bir mendilin içine biraz fındık, ceviz koyup o düşman siperine atarlar. Çıkının içindekini gören Fransızlar yaptıklarından utanmış olmalılar ki hemen o mendilin içine bisküvit bağlayarak tekrar bizim sipere atarlar. Bir daha da o siperden bize ateş edilmez. Daha bunun gibi neler…





    Eserde anlatılan hatıralar maalesef burada bitiyor. Hatıraların tamamı düşünüldüğünde Çanakkale Savaşlarında iki önemli hususun öne çıktığını görmek mümkün. Birincisi askerin sarsılmaz metaneti ikincisi de Allah’ü Teala’nın muhafazası ve inayeti.

    Çanakkale savaşlarından maneviyatın çıkarılmaya çalışıldığı şu günlerde, bizzat savaşan komutanların ağzından ifadeler içeren bu eserin, Çanakkale ruhunu gerçekten anlamaya çalışanlar için çok güzel bir kaynak olduğunu düşünüyorum








    Vefat tarihi:18 Temmuz 1964

    Ömrün son gününe kadar mesleğinin tutkusu içerisinde hayatını sürdüren ilk hemşiremiz Safiye Hüseyin ELBİ, 1964 Temmuz’unda 83 yaşında, yetiştirdiği hemşirelerin kucağında gözlerini kapadı.

    1881 de doğmuştur.


    Safiye Hüseyin ELBİ


    İngiltere’de deniz ateşeliği hizmetinde bulunan Ahmet Paşa’nın kızıdır.

    Avrupa’da Öğrenim görmüştür.


    Safiye Hüseyin ELBİ İngilter’de deniz ateşeliği hizmetinde bulunan Ahmet Paşa’nın kızıdır.


    Babasını görevinden dolayı öğrenimini Avrupa’da yapmıştır. Osmanlının son döneminde Almanya ve İsviçre’de düzenlenen milletlerarası kongrelere katıldı. İlk defa ulusumuzu bu alanda temsil etti yabancı devletlerden iftihar ve takdir nişanları aldı.

    Cumhuriyet’in ilanından sonra tüm hayır kurumlarında ve derneklerde üstün bir feragatle çalıştı.

    Hemşirelik mesleğiyle ilgili birçok çalışması mevcut.


    Çanakkale hatıraları


    Gazeteci yazar Hikmet Ferudun Es’in Safiye Hüseyin’le yaptığı 12 Haziran 1935 yılında yayınlanan, ’’Yedigün’’ dergisindeki röportajından alınmıştır:


    Çanakkale savaşına katıldı


    ’’Türkiye’’nin ilk hastabakıcısı bayan Safiye Hüseyin, uzun uzun denize baktı:


    -Evet dedi, savaşa da iştirak ettim. Çanakkale’ de uzun müddet kaldım. Gülle yağmuru, düşman bombardımanı altında, hayatımı güç halle kurtardım.


    Hatane Gemisi Reşit Paşa


    Size Reşitpaşa vapuru ile nasıl bombardımana tutulduğumuzu anlatayım:


    -Çanakkale’de kanlı savaşlar oluyordu. Alman Kızılhaç’ı ile, bizim Kızılay Cemiyeti birleşmiş, ’’Reşitpaşa’’ vapurunu hastane gemisi yapmıştık.

    Ben geminin baş hastabakıcısı olmuştum. Reşitpaşa Çanakkale’ye gidecek,


    orada yaralıları tedavi edecek, yarası ağır olanları alıp İstanbul’a getirecekti.

    Ölüme meydan okurcasına


    -Vaziyet tehlikelidir dediler. Ne vapuru olursa olsun…İster hastane vapuru, ister Kızılay, ister Kızılhaç. İngilizler topa tutuyorlar. Ben aldırış etmedim. Zaten umumi harp başladığı zaman, ben hastabakıcılık için gönüllü yazılmıştım. Gönüllü olarak gidiyorum. Peşinen şunu söyleyeyim ki, hayatımda hiçbir zaman ölümden korkmuş değilim.


    Akbaş İskelesi’nde görev başında


    Evet onu anlatıyordum. Reşitpaşa’ya bindik. Çanakkale’ye geldik. Akbaş mevkiine demirledik.Hastaları yaralıları toplamaya başladık. Ne yaralılar, ne yaralılar!


    Şu parmakları görüyor musunuz?

    Şehit gözlerini kapatan parmaklar


    -Ben bu parmaklarımla kaç delikanlının gözlerini, bir daha açılmamak üzere kapattım. Kaç delikanlının!?...


    Gün geçmedi ki, Reşitpaşa hastane vapurunda beş altı ölüm vakası olmasın.

    Yaralıları aldık…dönüyorduk…Birdenbire tepemizde bir uçak belirdi,

    güverteye çıktık…Süvari müthiş bir haber verdi:

    -İngiliz uçağı!


    Mamafih, zerre kadar korkmuyorduk. Geminin bir tarafında kızıl bir ay, bir tarafında da kızıl bir haç vardı. Belli ki hastane vapuru...İçimizden dünyada bize ateş etmezler diyorduk..Uçaktan kırmızı bir ışık yükseldi, yanımızdaki gemiciler:

    -Tuhaf...dediler, uçak işaret veriyor. Acaba kime neyi gösteriyor?

    Biraz sonra etrafımızda müthiş gürlemeler oldu. Dehşetli bir gülle yağmurunun

    altında kaldık. Reşitpaşa’nın sağına soluna gülleler yağıyordu. O zaman anladık.

    Ki bize ateş ediyorlar…Attıkları gülle bize o derece yakın düşüyordu ki,tasavvur

    edemezsiniz

    Korkmaya bile zaman yok


    Fakat bütün bu tehlikelere rağmen, korkmak için vaktimiz olmadı. Çünkü hastalar bizi bekliyordu.Ameliyata edecek, yaralarını saracak yüzlerce hasta vardı. Bunlardan biz kendimiz için korkacak vakit bulamıyorduk.

    Bundan sonra düşman adet edinmişti.Ne zaman Reşitpaşa vapurunu görseler, tepemize İngiliz işaretli bir tayyare dikiliyor,düşman topçusuna bizim bulunduğumuz yeri işaret ediyor.Bundan sonra o dehşetli gülle yağmuru başlıyordu .Her defasında ölüm tehlikeleri geçiriyorduk.

    İngilizler bunu hep yapıyor


    Hele bir keresinde müthiş bir bombardımana tutulmuştuk. İstanbul’a ’Reşitpaşa vapuru battı’diye haberler gitmiş… İstanbul’a döndük, herkes vapur batmış bizi öldü zannediyordu.Akrabam matem içinde ,İstanbul’a adeta ahretten döner gibi döndüm. Haytımda işte böyle ahretten dönüş faslı da vardır.


    Akbaş şehitliği canlı şahit


    Halep vapuru


    Son nefesler ve sayıklanan kelimeler


    -Vapurda muhtelif milletlere mensup yaralılar vardı… Almanlar ,Avustralyalılar, cepheden topladığımız İngiliz yaralılar ve bizim yaralılarımız.Hepsi kendi dilleri ile ekseriye tek bir kelime sayıklardı.Bazen yan yana yatan muhtelif milletlerin yaralarının dudaklarından Almanca, İngilizce,Türkçe aynı kelime birden yükselirdi:

    -Anne!...


    Yüzlerce yaralının önümde öldüğünü gördüm .Hemen hemen hepsi de aynı kelimeyi ,bu anne sözünü sayıklayarak ,Anne! Diyerek öldüler

    Din ve millet ayrımı yapmadık

    Hiçbir ağır yaraların susuz ölmesine son derece dikkat ederdik. Bu İngiliz yaralısının da ağzına su akıttık. Çok üzgündü. İngilizce mütemadiyen ’öleceğim’ diyor, arkasından nişanlısının ismini söylüyordu.Ölüm halinde bulunan adama son vazifemi düşündüm… Ve onun düşman askeri olduğunu bir an için, aklıma getirmeyerek, kendisini İngilizce, kendi ana dili ile teselli ettim


    -Ölmeyeceksin, yaşayacaksın… Bütün bu korkulu günler geçecek… İyi olup memleketine gideceksin, nişanlına kavuşacaksın…

    Bu İngilizce teselli onun öyle hoşuna gitti ki, bir müddet sonra yüzünde müsterih, hatta memnun çizgiler peydahlandı ve öldü…

    Gözlerini kaybeden insanlar


    -Gördüğünüz yüzlerce yaralı içinde en fecileri hangileri idi?


    -Balkan muharebelerinden beri hastabakıcılık ediyorum. Gördüğüm en müthiş yaralılar, gözlerini kaybedenler… Bunların hali pek feci oluyor. İçin için eriyorlar… Günden güne sönüyorlar. Gözlerinin yarası iyi olmak ihtimali bile olsa, kendileri kurtulamıyor… Ölüyorlar. Gözlerini kaybedenlerin hali kadar feci bir şey yoktur.

    Kahraman Bekir Çavuş


    -Reşitpaşa vapuruna birgün Bekir Çavuş isminde bir ağır yaralı getirdik. Onu cephenin ön saflarında bulmuştuk.Bir ayağı kangren olmuştu.Hemen Reşitpaşa vapurunda ameliyat masasına yatırdık.Ayağını kestik.Bir tek ayağı ile kalmıştı ama,vaziyeti çok tehlikeli idi.Kangren çok ilerlemişti.Aynı zamanda pek fazla kan kaybetmişti.Adeta ölmesini bekliyorduk.


    O gece sabaha karşı kamaramın kapısı hızlı hızlı vuruldu. Kalktım, dışarıda bir ses:

    -Baş hemşire! Baş hemşire… diye bağrıyordu. Hemen giyinip fırladım. Genç bir Alman hasta bakıcısı:

    -Hani ayağını kestiğiniz ağır yaralı yok mu?

    -Bekir Çavuş mu?

    -Evet.

    -Ne oldu peki?

    -Kendisine bir hal geldi hemşire… Tek bacağı ile ayağa kalktı. Odanın içinde dolaşmak istiyor.

    Hemen koştum .Bekir Çavuş yaralanan kanlar aka aka ayağa kalkmıştı.Yanına koştum, bileğinden tuttum.Müthiş ateşi vardı.

    -Aman Bekir Çavuş! Dedim ne yapıyorsunuz? Bu hal ile ayağa kalkılır mı?

    Bekir Çavuş kendini kaybetmiş bir halde idi:

    -Aman, dedi , ne diyorsun ? Emir geldi, emri yerine getirmek lazım… Tabii kalkacağım

    Ve sabaha karşı Bekir Çavuş, kollarımızın arasında dünyaya gözlerini büsbütün kapadı. Bu adamcağız son dakikasına kadar, kumandanın emrini, kendisine verilen vatan vazifesini yapmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Son dakikasında bile ne annesini ne sevdiğini düşünüyordu. Kansız, bembeyaz dudaklarından çıkan son cümle:

    -Emri yapamadım…oldu. Fakat ben ona kani idim ki; Bekir Çavuş vazifesini en güzel şekilde yapmıştı.

    Ekrem Şama’nın şiiri


    ÇANAKKALE ŞEHİDİ EKREM ÇAVUŞ


    Bardağımda merhume, Safiye Hüseyin,


    Çanakkale içmiştim yine akşamleyin,

    Yine buğulu gözler, uğuldayan beyin,

    Kalemime takıldı, Şehit Bekir Çavuş.



    Kumandanları verdi, bu kutsal görevi;

    ’’Durduracaksın ateş kusan koca devi’’

    Düşünmeden anayı babayı ve evi

    Yumruk gibi sıkıldı, Şehit Bekir Çavuş,



    Cesareti orduya ulaştı çavuşun!

    Bacağına saplandı uğursuz bir kurşun,

    ’’Koşun çavuş vuruldu, arkadaşlar koşun!’’

    Çınar gibi yıkıldı,Şehit Bekir Çavuş.



    Hastane gemisi bu ismi Reşitpaşa,

    Kaç hastaya bir yatak, o da ortaklaşa,

    Bacağını kestiler, bu da geldi başa,

    Uyanınca irkildi, Şehit Bekir Çavuş.



    ’’Alınan görev böyle kalamaz ki yarım,

    Burada yatıp kalmak …Duramam kaçarım,

    Vatandan önemli mi benim bacaklarım?’’

    Fırlayarak dikildi, Şehit Bekir Çavuş.



    Allah deyip bir hamle yapınca ileri,

    Kıpkırmızı kan oldu yatağın üzeri

    Kan kaybından kararıp kapandı gözleri,

    Kollarından çekildi, Şehit Bekir Çavuş.



    Ana kuzusu idi, taze bir bedendi,

    Hayatı bu cephede yurduna adandı,

    Gelecek nesillere örnek bir fidandı,

    Bir dereye ekildi, şehit Bekir Çavuş.



    Nice yiğitler böyle bir şehit oldu,

    Dereler tepeler hep şehitlerle doldu,

    Şimdi mezarı yok, künyeler kayboldu,

    Derede bir çakıldı, şehit Bekir çavuş.


    GÜL-DER DEKİ KONFERANSIMDAN ÇÖZÜMLENMİŞTİR







+ Yorum Gönder
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi