Gönenli mehmet efendi hakkında bilgi verir misiniz

+ Yorum Gönder
Edebi Türler ve Kısa Bilgi Bölümünden Gönenli mehmet efendi hakkında bilgi verir misiniz ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    Ziyaretçi

    Gönenli mehmet efendi hakkında bilgi verir misiniz







  2. 2
    Gizliyara
    Frmacil.com





    Cevap: gönenli mehmet efendi hakkında bilgi verir misiniz

    gönenli mehmet efendi hakkında bilgi


    Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir.” Hadis.

    1950’li yıllarda, uzun yıllar süren manevi bir kışın ardından buzlar yavaş yavaş çözülmeye başlamıştı. Tekrar başaklar ser çekiyor, tekrar günler bahara doğru kayıyor, bülbüller saklandıkları kuytulardan başlarını çıkartıyor, bahara dem tutuyorlardı. İşte bu sıralar İstanbul’da bir bahçıvanı görüyoruz. Anadolu’nun her tarafından der saadete akın eden ve sayıları on binleri bulan gül tohumlarını gözyaşları ile besleyen, koruyan, kol kanat geren bu zat; Hafız-ı Kur’an, Hamele-i Kur’an, Hadim-i Kur’an Gönenli Mehmed Efendi hazretleridir.


    …Aksiyonuna hayran olduğum, kendisini büyük bir muhabbetle sevdiğim ve kısaca tanıtmaya gayret ettiğim bu büyük zatı nazarlarınıza arz ederken, ruhaniyetlerinden özür dilerim. Rabbim ondaki aşkı, şevki, ihlası meccanen hepimize bağışlasın inşallah.


    KISACA TARİHÇE-İ HAYATI


    Mehmed Öğütçü hoca 1901’de Balıkesir’in Gönen İlçesinde dünyaya geldi. Babası Osman Efendi ve annesi Fatıma hanım dindar insanlardı. İlk eğitimini Gönen’de aldıktan sonra 1920’lerde dini tahsilini ilerletmek üzere Der saadetin yani İstanbul’un yolunu tuttu. Burada Serezli Ahmed Şükrü Efendi’nin rahle-i tedrisine diz çöktü. Talebelik yıllarına ait bir hatırası şöyledir: “Vaktiyle biz, talebelik yıllarımızda-Fatih’ten kalkıyor, Ayasofya’ya sabah namazı kılmaya koşuyorduk. Neden? Hafız İdris efendi Kur’an’ı çok tatlı okuyor diye. Hafız İdris Efendi ne kadar okuyordu. Bir rekatta 20 sayfa okuyordu. Allah Allah. Bir rekatta yirmi sayfa okuyor, bal gibi okuyor. Onun için koşardık oradan Fatih’ten Ayasofya’ya..”


    1925’te kıraat ilminden icazet aldı. Aynı yıl girdiği İmam Hatip lisesinden 1927’de mezun oldu. İlk görev yeri Gönen Çarşı Camii İmam Hatipliği oldu.(1930) Bu sıralar evlendi. 1933’te askere gitti. Askerlik dönüşü İstanbul’a geldi. Hacı Kaftani, Dülgerlizade ve Hacı Hasan camilerinde İmam Hatiplikte bulundu.


    1943’te tutuklandı ve Denizli Hapishanesine gönderildi. Burada Büyük İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi ile tanıştı. Mahkemesi beraatla neticelendi.


    1954 yılında tayin edildiği Sultanahmet Camii imam hatiplik görevini 7 Temmuz 1982’de emekli oluncaya kadar sürdürdü. Bu sırada değişik cami ve medreselerde fahri olarak hocalık yaptı, ders okuttu.


    1976’da Üsküdar’lı Hafız Ali Efendinin vefatı üzerine boşalan Reis-ül Kurra görevini devraldı.


    Emekli olduktan sonra da değişik camilerde özellikle hanım cemaatlere yönelik olan vaaz u nasihatine devam etti. O bir küheylan gibi koştururken yaşlandığını bile hissetmedi ve bir gün 2 Ocak 1991’de Fatih –Çırçır’daki evinde dar-ı bekaya irtihal etti. Allah Rahmet eylesin. Cenazesi 3 Ocak 1991’de Fatih caminde mahşeri bir cemaat huzurunda merhum Abdurrahman Gürses Hocaefendi tarafından kıldırılan cenaze namazından sonra Edirnekapı Sakızağacı şehitliğinde toprağa verildi. Emin Saraç hoca Cenazesi için şöyle diyor: “İstanbul’da çok kalabalık cemaatler gördüm. Fakat böyle kalabalık hiçbir zaman görmedim.”


    GÖNENLİYİ ÖNEMLİ KILAN NEYDİ?


    …Bir insanı yaptığı işlere göre, o işlerin ne zaman ve hangi şartlarda yapıldığını nazara almakla değerlendirmek isabetli sonuca varmanın temel anahtarıdır. Yoksa bakışımız sathi olur.


    Gönenli Mehmed Efendinin kıymeti nereden geliyor? Emsallerine göre ilmiyle dikkatini çeken, eserler ortaya koyan bir insan değil o. Peki nedir onu böyle mümtaz bir mevkiye getiren? Bize göre bunun sebebi; bütün ruhunu Kur’ana bezletmesi, maddi ve manevi füyüzat hislerinden fedakarlığıdır. O nasıl ki eline geçen her şeyi hemen talebelere dağıtıp yoksul bir hayat içinde yaşamışsa- ki isteseydi Türkiye’nin sayılı bir zengini olurdu- aynen öyle de Kur’ana suikast yapıldığı, kalbinden vurulduğu dehşetli bir dönemde o, kitapları içine gömülmemiş, ilimlerde zirvelere ulaşmayı düşünmemiş, postnişin olmayı hayallerinden geçirmemiş, sadece hizmet demiş, onu soluklamış ve Cenab-ı Hakk kemal-i keremiyle onu davasında muzaffer kılmıştır.


    Burada, Kur’an’a suikast tarihini açıklamak isterim. Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle bu 1900 tarihidir. Avrupa dinsizleri Müslümanları kitaplarından uzaklaştırmak ve –haşa- şöyle diyebilecek nesiller yetiştirmek gerektiğini bu tarihte planlamışlardır;


    “Yırtılır ey kitab-ı köhne belki yarın


    Medfeni fikr olan sayfaların”


    Hatta İngiliz'in bir Müstemlekât Nâzırı demiş: "Bu Kur'ân, İslâm elinde varken biz onlara hakikî hâkim olamayız. Bunun sukutuna çalışmalıyız"


    Ama Onların bir hesapları varsa Allah’ın da bir hesabı vardı. Nasıl Çanakkale’de, nasıl Kurtuluş harbinde komploları başlarına geçtiyse, Cenab-ı Hakka çok şükür bu planları da tutmadı. Ve bu “dindar millet” yine dinine dönüyor, yine öz değerleriyle buluşuyor, bütün engellemelere, psikolojik harekatlara karşı yine geçmişi ile bir girizgah bulmayı başarıyor ve bunda Gönenlinin payı hiç küçümsenmeyecek bir ölçüdedir.


    O, 1940’lı 50’li, 60’lı yıllarda Anadolu’dan dininin diyanetini öğrenmek için gelen on binlerce gence kol kanat germiş “İlim talibinin yoluna melekler kanatlarını serer” hadis-i şerifinin somut bir görüntüsü olmuştur.


    Hem de nasıl bir devirde? “O öyle bir devir ki yanınızda bir Mushaf-ı şerif veya dini bir kitap alsanız yolda giderken bir polis görse, peşinize takılır, gittiğiniz yeri tespit eder, sonra da hemen baskın yapardı.”


    Rahmetli avukat Bekir Berk bey de şöyle anlatır o acip ve dehşetli zamanları; “İstanbul’da bir dini eseri bulmak, bir namaz hocası bulmak, bir din dershanesine girmek mümkün değildi. Yalnız zaman zaman mahalle aralarında,omuzlarındaki torbasında kitaplar taşıyarak ürkek bir ceylan gibi “Mızraklı İlmihal” diye bağırıp bir tane satabildiği zaman süratle o mahalleden kaçan garipler vardı.”


    Hilmi Oflaz bey de şöyle demekte; “1930’lu, 1940’lı yıllarda kelleyi koltuğa almayan İslami hizmetlere soyunamazdı.” İşte Gönenli hocamız böyle bir devirde meydanda olduğu için büyüktür.


    Hocamız Resmi görevlerinin dışında fahri olarak hizmetleriyle asıl “Gönenli” olmuştur. Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz:


    1- Kur’an Kursları açmak


    2- Kur’an kursları ve medreselerdeki talebelerin iaşe ve geçimini temin. Bu talebelerden bir çoğu şimdilerde Üniversite hocası, müftü, vaiz, imam olarak hizmet vermekteler.


    Bu husus da Ahmed Şahin hocamız şöyle yazıyor: İstanbul’un camileri Gönenli’nin üniversitesi, bitişikteki harabe medreseleri ise yurtları... Anadolu’nun mahrumiyet bölgesinden gelmiş olan fakir köy çocukları bu yurtlarda kalır, bu üniversitelerde ders görür. Bu kadar yurt ve üniversiteye kim nezaret eder? Bir tek kişi:


    - Gönenli!..


    Gönenli bu yurtların hem levazımcısı, hem müfettişi, hem de müderrisi. Halk da mütevelli heyeti. Her caminin çevresi öğrencilerle dolup taşar. Yatsı namazında ise Sultanahmet Camii ihtiyaç temini için buluşma yeri. Mihraptan cemaate yönelen Hocaefendi, sayamayacağı kadar ihtiyaç sahibi öğrencilerle yüz yüze. İsteklere bir kulak kabartalım, neleri duyacağız:


    - Ceketim yok, ayakkabım yok, hastayım doktor ilaç yazdı, alacak param yok. Fırıncı ekmek vermiyor, borcumuzu ödeyemedik, sabah ekmeği nereden alacağız?..


    Bunların tek muhatabı Gönenli Mehmed Efendi... Bir baba bile çoluk çocuğunun ihtiyaçlarını karşılamada zorluk çekip zaman zaman azarlayıp sustururken, Hocaefendi’nin bunca ihtiyaçları göğüslemesinin hikmeti ne ola ki hizmet duygusundan gayrı!..


    Bir gün yüzünde bir burukluk hissederek soruyorum:


    - Bir sıkıntınız mı var? İçten gelen inilti ile cevap veriyor bana:


    - Fırıncıların geçen ayki paralarını ödeyemedim. Haber göndermişler, bizim de imkanımız sınırlı. Hocaefendi parayı ödemezse ekmek veremeyeceğiz çocuklara, demişler. Bu evlatlar aç kalırsa ne yaparız?


    Çaresini de hemen ekliyor arkasından:


    - Bari tiz bir müşteri çıksa da evimizi satabilsek. Müşteri de hemen çıkmıyor ki!. .


    Ertesi gün yüzündeki burukluk gitmiş, tatlı bir tebessümle muhatap oluyorum kendisine. Öğrencilerinin başkanı seçtiği için açıklamada mahzur görmüyor bana.


    - İnşallah iyi haberler var, diyorum.


    Tebessümünü daha da çoğaltarak cevap veriyor:


    - Tahmin ettiğin gibi. Gece dua edip gözyaşları içinde yattım. Sabah erkenden biri kapımı çaldı. Cüzdanını uzatıp ihtiyacım olan parayı almamı söyledi. Ben elimle almamakta ısrar edince, o kendi eliyle bir miktar para çıkarıp bana uzattı. Ben parayı alırken birden kaybolduğunu gördüm. Baktım ki para borcumun tamamını teşkil etmektedir. Bu ayı da böyle geçirmiş olduk. Gelecek ay için Allah Kerim’dir


    3-Fahri vaizlik; İstanbul’daki camileri mekik gibi dolaşarak her gün birkaç yerde vaaz etmesi, o yaşta bu enerji ile koşturması Rabbimizin bir garip lütfudur. 1980’lerde bir gazete Gönenli hakkında şöyle yazmış; “85 yaşında haftada 30 vaaz veren Gönenli Mehmed efendi.” Korkutmadan, sevdirerek, kaçırmadan, kucaklayarak ettiği vaazları özelikle hanımlar arasında büyük yankı yağmış ve hocamızın özel bir cemaati oluşmuştur. Eğer İstanbul’da hanımlar arasında bir uyanış varsa bunda onun büyük bir rolü vardır. Vaazlarına gelen insanlara hitabı bütün hocalarımızca örnek alınması gereken bir keyfiyettir. Bir bayram hutbesine şöyle başlar; “Sizler ne mübarek insanlarsınız, el alem herkes sıcak yatağında mışıl mışıl uyurken sizler kalkmışsınız, buraya, Rabbimin huzuruna ibadete gelmişsiniz. İnşallah bu doğrultuda doğru cennet gidersiniz.”


    …Bir başka vaazında şu ümitbahş ifadelerde bulunuyor: “Anlattım galiba size geçen aylarda. Birisi rüya görmüş. Görüyor ki rüyada Peygamber(SAV) koltuğunda bir kitapla gidiyor. Kitabın ucuna bakıyor, Türkçe. Peygambere(sav) :”Efendim koltuğunuzun altındaki kitap Türkçe mi?” deyince “Türkçe” demiş Peygamber(ASM), “Türkler dinimize çok hizmet etti, daha edecekler” demiş…





    HUSUSİYETLERİNDEN BİR DAMLA


    • Giyimine kuşamına, kılık kıyafetine çok dikkat ederdi.(İsmail Aycıl)


    • Talebeden aidat almazdı.


    • Yalanı hiç affetmezdi.


    • Asla Kuşluk namazını kılmadan sokağa çıkmazdı.


    • Kimseye el öptürmezdi.


    • Günlük hareketleri çok iyi takip ederdi, gazetesini alırdı.


    • Hıfzı(Kur’an ezberi) gayet kuvvetliydi.”(Emin Saraç)


    HATIRALARLA GÖNENLİ


    • Zorda kalan bir adamcağız var hocam! Adam Müslüman ama dindar biri değil demişler. Cevaben; “İnsan olması yetmez mi oğul” demiş, yüklü miktarda para göndermiş.


    • Etrafında bir sürü gencin cıvıldaştığını, Gönenli’nin bunlara harçlık dağıttığını gören bir zat: “Ne güzel bir tablo hocam! Gençler sizden istifade ediyor, dinliyorlar” deyince Hoca gülümseyerek; “Öyledir! Bu yavrucakların çoğu sinema parası yapıyorlar bunları ama, başka çaremiz yok. Elden gelen bu! Ne yapalım biz tohum atmaya, tohum ekmeye devam edeceğiz. Ümit kapılarını kapatmak kadar büyük haram olmaz” cevabını vermiş.


    •Enver Baytan Hoca anlatıyor: Bizim hocaefendiye bir buçuk sene talebeliğimiz var. Daha önce Gönen'de hafızlığımızı bitirdik, biraz talim de gördük. Sonra da peder bizi buraya getirdi. Geldiğimiz zaman Hocaefendi Dülgerzâde Camii'nde imamdı. Orada bizi talebe olarak kabul etti. Peder sordu: "Çocuğu bırakıyoruz, masrafı olacak. Ne kadar para gerekiyorsa takdim edelim." Hocaefendi "Geri dönecek paranız var mı?" diye sordu. Peder "var" dedi. Hoca da "Siz dönün, dedi, çocuğu buraya bırakmanız kâfi. Biz gerekeni yaparız evvel Allah" dedi. Hocaefendi o tarihte bize günde otuz kuruş para verirdi. Her talebeye her gün verir, toptan da vermez ve kontrol ederdi. Kendisine yalan söylemek mümkün değildi. Farz edin ki, yalan söylediniz, nasıl yakalar bilmem ama mutlaka yakalardı.


    •Yine Enver Baytan’dan: Hocaefendi bu vazifeyi en güç zamanda, hep dikkatler içinde yürüttü. Bizi de tenbih ederdi: "Nerelisin diye soran olursa, Gönenliyim dersin. Burada mı yatıyorsun derlerse gezmeye geldim dersin." Yalanın caiz ve lüzumlu olduğu yer, başka çaresi yok. Çünkü o tarihlerde polis veya jandarma, birisinin elinde mushaf-ı şerif gördü mü, gizlice takip eder hangi hocaya gidiyorsa tespit edip yakalardı. Bu sebepli Hocaefendi de çoğu zaman talebenin yerini değiştirmeye mecbur olurdu. Mesela Dülgerzâde Camii odasında kalırken, bizi aniden Balat'taki Hacı İsmail Camii avlusuna nakletti. Bu minval üzere Hocaefendi yavrularını taşır gibi oradan oraya taşıyarak, gizleyerek hareket ederdi. İşini aksattığı görülmezdi, mesela yevmiyeyi aksatmaz, otuz kuruşu mütemadiyen verirdi. Sürekli bir azme sahipti. Müşkülat karşısında yıkılacak kimselerden değildi.


    Yakınlarından Misbah Efendi anlatıyor: Sultan Ahmet Camii avlusunda, Cuma namazından sonra etrafına toplananlar Gönenli Mehmed Efendi'nin elini öpüyorlardı. Ben de onun yanındaydım. Bir genç bize yaklaştı, Gönenli'ye:- Kiracısı olduğum evi boşaltmak zorunda kaldım. Eşyalar kapının önünde. Fakirim, başka ev tutacak gücüm yok. Size geldim, dedi.


    Gönenli Mehmed Efendi bana dönerek,


    - Ne dersin Şeyh, dedi.


    - Sahibi bilir, diye karşılık verdim.


    Gönenli ellerini kaldırarak,


    - Ya Rabbi! Duy! diye niyaz etti. Biz kalabalık ve o muhtaç gençle oyalanırken, gözlerim merdivenleri çıkarak büyük kapıdan avluya giren şık ve kibar bir kadına tıkıldı. Giyimi ve makyajı ile bu ortama hiç uygun görünmeyen kadın Gönenliye şöyle dedi:


    - Efendim, ben Amerika'ya gidiyorum. İki yıl kalacağım. Eşyalarımı dairemin bir odasına topladım. İşte anahtar, şu da adresim. İstediğiniz birine verin, ben dönene kadar otursun. Sonra geldiği gibi süratle uzaklaştı. Gönenli Mehmed Efendi anahtarı hemen, kendisine hacetini açıklayan gencin eline tutuşturdu.


    • Ahmed Şahin anlatıyor: “2 Ocak 1991, Gönenli Mehmed Hocaefendi’nin vefat günüydü. Cenazesine iştirak için gittiğimiz Fatih Camii’nin ancak avlusuna varabilmiştik. Öğleye yarım saatten fazla vakit olmasına rağmen içeriye girmek kabil olmadı. Avluda kulağımıza gelen söylentiler şöyleydi:


    - Cami içinde hafızlar, din görevlileri, hocaefendiyi sevenler hatim okuyorlar. Şu ana kadar cami dışında Kur’an kurslarında okunmuş olan hatimlerin sayısı sekseni bulmuştur. Cami içindeki de on altıya ulaşmıştır. Öğle namazına kadar gayret edilecek, namazdan önce hatmin sayısının yüze çıkarılması sağlanacaktır...


    Bunları dinleyen yanımdaki bir işadamı sağ elini hava boşluğunda sallayarak söylenmişti: - İşte servet diye buna derim. Zenginlik budur. Kaç zenginimizin arkasından böylesine gönüllü hatimler okunmakta, bunların sayısı da yüze baliğ olmaktadır? Hangi makam, mevki sahibi böylesine bir sevgi ile uğurlanmaktadır?


    DEĞİRMENİN SUYU NEREDEN?


    … Maalesef kuşaklar arası bağların keskin bir kırılmaya uğradığı ve kökün inkar edildiği bir dönem geçiren ülkemiz insanı menfaatleri etrafında düşünebilen bir seviyeye getirilmeye çalışılmış, vakıf müessesi gibi zengin bir irfana sahip bir neslin torunları “menfaatin yoksa babana bile selam verme” anlayışına sukut etme durumunda bırakılmıştır.


    Hayata ve insanlara bakışı bu seviye inen birinin “hasbilik, başkaları için yaşama, infak, yemeyip yedirme, komşusu aç iken yok olmama” gibi ulvi mefhumları anlayabileceğini düşünmek mümkün değildir. İnsan kendi ruh haleti ile çevresine bakar. Böyle biri sırf Allah rızası için yapılan bir hizmette bile nice çapanoğlu arar. “Bu değirmenin suyu nereden?” demekten kendini alıkoyamaz.


    Bu zavallı mantık değil midir ki Türkiye’nin büyüklüğe sıçraması için, dünya devletleri arasında asıl mevkiini alabilmesi için didinip çırpınan, üniversiteyi bitirip, gençliğinin en çalımlı döneminde hiç bilmediği topraklara büyük bir hamiyet duygusu ile giden eğitim gönüllüleri için olmadık iftiraları atan?


    İşte Gönenli de bu iftiralardan payını almıştır. Onun yetiştirdiği güllerden Ahmed Şahin Hoca anlatıyor: “Herkes tanıyıp takdir etmez elbette Hocaefendi’yi. Nitekim çağırıldığı


    Aksaray Karakolu’nda saygısızca sual soran bir polis:


    - Bunca parayı nereden alıyorsun? Senin gizli kapaklı bir şeylerin olsa gerek, diye çıkışır. Tam o sırada içeriye giren bir başka polis:


    - Vay hocam, senin işin ne burada? diyerek hayretini ifade ettikten sonra elini cebine sokar:


    - Ben de seni arıyordum, Allah gönderdi.. diyerek çıkardığı bir tomar parayı uzatır:


    - Lütfen kabul buyurun, sizin yükünüz ağır! Bunca öğrenciye bakmak kolay değil der.


    Hocaefendi’nin saygısız adama cevabı tek cümlelik:


    - Şimdi anladın mı evladım bu paraları nereden aldığımı?.. Bu değirmenin suyunun nereden geldiğini?


    …Eline geçen bütün parayı hemen dağıtan Gönenli’nin acaba evi nasıldı? Talebelerinden İsmail Aycıl bey anlatıyor: “Duvarın dibinde bir divan, yerde daha önce bahsettiğim kilim duruyordu, o anda Resulullahın mübarek yüzlerinde iz bırakan hasır izlerini hatırladım. Allah dostları dünyaya bu kadar ehemmiyet veriyordu. Paranın içinde adeta yüzen ama evine getirmeden talebesine veren yetmediği yerde evini dahi elden çıkaran böyle bir zat gibi ne tarihte birini görüyorum, nede geleceğine inanıyorum.”


    Bir başka talebesi anlatıyor: “Tahsilimi tamamlayıp, İstanbul’da göreve başladığım yıllarda gönenli Mehmed Efendinin davetlisi olarak evine gittim. Ağırlandığım odadaki bütün eşya bir divan ile ortadaki bir halıdan ibaretti. Yirmi sene sonra, vefatından bir süre önce tekrar ziyaret nasip oldu. Eşyası yine bir divan ve bir halıydı. Mütevazı hayatı hiç değişmemişti







+ Yorum Gönder
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi