Türkülerimizin ve şarkılarımızın hikâyeleri

+ Yorum Gönder
Kültür-Sanat ve Kültür Sanat Haberleri Bölümünden Türkülerimizin ve şarkılarımızın hikâyeleri ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    BaRiKaT
    Üye
    Reklam

    Türkülerimizin ve şarkılarımızın hikâyeleri

    Reklam



    Türkülerimizin ve şarkılarımızın hikâyeleri

    Forum Alev
    Türkülerimizin ve şarkılarımızın bir çoğunun bir hikayesi vardır...bu hikayeleri bilen arkadaşlar var ise burada paylaşabiliriz.....

    BİR İLKBAHAR SABAHI
    GÜNEŞLE UYANDIN MI? HİÇ,
    ÇILGIN GİBİ KOŞARAK
    KIRLARA UZANDIN MI? HİÇ.

    GEÇEN GÜNLERE YAZIK
    YAZIK ETMİŞSİN GÖNÜL SEN
    ÖYLEYSE HİÇ SEVMEMİŞ
    SEVİLMEMİŞSİN GÖNÜL SEN..

    Bu şarkının söz yazarının hanımı bir hastalıktan dolayı yatalak oluyor...yani hayatının geri kalan kısmını yatakta geçiriyor.evinin penceresinin önünde bir yatağı var ve orada yatıyor...bu şarkı bu olay üzerine yazılmıştır...

    Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar

    Bu öykü Malkara köylerinden alınmış olup belli bir kişinin dilinden yazıya geçirilmiş değildir. Çevrede herkes tarafından bilinen bir öyküdür. Söylentiye göre, çok eskiden köyün birinde Zeynep isimli çok güzel bir kız vardır. Onaltıya yeni bastığında Zeynep'i köylerindeki bir düğünde aşırı (yabancı) köylerden gelen Ali isimli bir genç görür. Ali Zeynep'i çok beğenir ve köyüne döndüğünde kızın babasına hemen görücü gönderir. Zeynep'i Ali'ye verirler. Kısa bir zaman sonra düğünleri olur. Ali, Zeynep'i alıp aşırı köyüne götürür.

    Zeynep'in gelin gittiği köy ile kendi köyü arası üç gün üç gece çeker. Bu kadar uzak olduğundan dolayı Zeynep, anasını babasını ve kardeşlerini tam yedi yıl göremez. Bu özlem Zeynep'in yüreğinde her gün biraz daha büyüyerek dayanılmaz bir hal alır. Köyün büyük bir tepesinde bulunan evinin bahçesine çıkarak kendi köyüne doğru dönüp için için kendi yaktığı türküyü mırıldanır ve gözleri uzaklarda sıla özlemini gidermeye çalışırmış.

    Oysa kocası, Zeynep'in bu özlemine pek aldırış etmez. Kaldı ki eski sevgisi de pek kalmadığından kendini fazlaca horlamaya, eziyet etmeye başlar. Sonunda bu özlem ve kocasının horlaması Zeynep'i yataklara düşürür.

    Gün geçtikçe hastalığı artan Zeynep'in düzelmesi için, köyden gelip gidenler de anasının babasının çağrılmasını salık verirler. Başka çare kalmadığını anlayan Zeynep'in kocası da anasına babasına haber vermeye gider. Altı gün altı gecelik bir yolculuktan sonra bir akşam üstü Zeynep'in anası babası köye gelirler, Zeynep'i yatakta bulurlar. Perişan bir halde Zeynep hala türküsünü mırıldanmaktadır. Aynı türküyü anasına babasına da söylemeye başlar. Çevresindeki bütün köy kadınları duygulanıp göz yaşı dökerler. Annesi fenalıklar geçirir ve bayılır.

    Zeynep hasretini giderir, giderir ama artık çok geç kalınmıştır. Bir daha onmaz, sonu ölümle biter. Herkes Zeynep için göz yaşı döker. İşte o gün bu gündür bu türkü ayrılığın türküsü olarak söylenip durur.

    Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar
    Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler
    Annesinin bir tanesini hor görmesinler

    Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
    Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim

    Babamın bir atı olsa binse de gelse
    Annemin yelkeni olsa uçsa da gelse
    Kardeşlerim yolları bilse de gelse

    Uçan da kuşlara malum olsun ben annemi özledim
    Hem annemi hem babamı hem köyümü özledim


    Kaynak:
    Türk Halk Müziği ve Oyunları
    Sayfa 164
    Cilt1 Sayı4 Yıl1 - 1982

    ArKdasLar TürKüLerimizin Hikayelerini burda paYLasabilirsiniz_?

    DeWaMı GeLeCeK...




  2. 2
    BaRiKaT
    Üye
    Reklam



    HeKimOgLu

    Hekimoğlu

    Hekimoğlu derler benim de aslıma
    Aynalı martin yaptırdım narinim kendi nefsime
    Konaklar yaptırdım döşetemedim.
    Ünye de Fatsa bir oldu narinim baş edemedim

    Konaklar yaptırdım mermer direkli
    Hekimoğlu sorarsan narinim demir yürekli
    Bahçe armut dibinde kaymak yedin mi
    Hekimoğlu'nu görünce narinim budur dedin mi

    Çiftlice Muhtarı puşttur pezevenk
    Hekimoğlu geliyor narinim uçkur çözerek
    Hekimoğlu derler bir ufak uşak
    Bir omzundan bir omzuna narinim yüz arma fişek

    Ordu dolaylarında yaşayan Hekimoğlu, yoksul bir ailenin çocuğudur. Üstelik yoksul bir anneden başka hiç kimsesi yok. Çevresinde dürüstlüğü, akıllılığı ve yiğitliğiyle tanınan bir gençtir.

    Yörede egemenlik kurmuş bir Gürcü Beyi vardır. Bu Gürcü Beyi, Ayşa adında güzel ve narin bir kızla sözlüdür. Ne ki, bu kız Gürcü Beyini sevmemekte, Hekimoğlu'na bağlanmıştır. Bu, dostlukla, arkadaşlıkla karışık bir sevgidir. Üstelik Hekimoğlu'yla görüşmeye başlamıştır.

    İşte Bey, iki gencin ilişkisinin bu noktaya vardığını duyar duymaz Hekimoğlu'na düşman olur ve ona savaş açar. Hekimoğlu'yla teke tek görüşüp, hesaplaşmayı önerir; bir de yer belirtir. Hekimoğlu, gözüpek, mert bir gençtir. Aynalı mavzerini kuşanıp, tek başına buluşma; yerine gider. Gitmeye gider ama, Bey sözünde durmamış adamlarıyla gelmiştir. Üstelik adamlarından biri, buluşma yerine varır varmaz, sabırsızlanıp Hekimoğlu'nu yaylım ateşine tutar. Ötekiler de çevresini sararlar. Hekimoğlu'yla Beyin adamları arasında yaman bir çatışma olur. Hekimoğlu, çatışma sonunda çemberi yararak kurtulur. Olaydan hemen sonra, Bolu da tek başına yaşayan anasının yanına gider. Anasına durumu anlatır ve artık şehir yerinde duramayacağını bildirir. Anasıyla helallaşıp, yanına Mehmet adlı iki amca oğlunu alarak dağa çıkar. Çıkış bu çıkış ve ölünceye kadar Hekimoğlu artık dağdadır.

    Hekimoğlu'nun dağa çıkış nedenini ve biçimini bilen, duyan yöre köylüleri kendisine kucak açarlar. Onun mertliği, yiğitliği ve doğru sözlülüğü köylüleri daha da etkiler ve her açıdan kendisine yardım ederler. Özellikle yoksul köylülerle dostluk kurar, zenginlerden aldıklarıyla onlara yardım eder.

    Hekimoğlu, artık Gürcü Beyinin korkulu düşü olmuştur. Bu yüzden Bey,
    kendisini sürekli jandarmaya şikayet eder ve kesintisiz izletir. Hekimoğlu'nu ihbar etmeleri için çeşitli yörelerde adamlar tutar. Fakat halk koruduğu için, Hekimoğlu'nu bir türlü ele geçiremezler.

    Hatta bir defasında, Beyin adamlarından birinin ihbarı üzerine Hekimoğlu'nun kaldığı evi jandarmalar basıyorlar. Bütün çevre kuşatılmıştır. Evin altında bir fırın vardır. Hekimoğlu fırıncının yardımıyla fırının ekmek pişirilen yerini arkadan delip kaçmayı başarır.

    Hekimoğlu, kaçmaya kaçıyor ama, Beyin, iki amca oğlunu öldürttüğünü haber alıyor ve doğru Çiftlice köyüne iniyor. Gittiği ev muhtarın evidir. Bu Muhtar, Hekimoğlu'ndan yana görünüyor, oysa gerçekte Beyin adamıdır ve onunla

    işbirliği içindedir. Nitekim adamlarından biri aracılığıyla ihbarda bulunur ve Hekimoğlu jandarmalarca sarılır. Hekimoğlu, Muhtarın <<puştluğu>> yüzünden kıstırılmıştır. Büyük bir çatışma çıkar taraflar arasında. Adeta namlular kurşun kusmaktadır. Özetle <<yaman cenk>> olur orada.

    Olayın sonucuna ilişkin iki söylenti var halk arasında :
    1-Hekimoğlu, çatışma sırasında. çemberi yarıyorsa da, aldığı yaralar yüzünden fazla uzaklaşamadan ölüyor.

    2 -Atına atlıyor, elini karın bölgesinden aldığı yaralara basarak Ordu'ya
    kadar geliyor ve burada ölüyor.

    Hekimoğlu, tipik bir <<erdemli başkaldırıcı>> örneğidir. Haklı bir nedenle dağa çıkıyor. Mertliği, yiğitliği ve iyilikseverliğiyle halk arasında büyük ün yapıyor. Yoksulların dostu, onları ezen varsılların düşmanıdır.

    Hekimoğlu denince, hemen akla gelen bir özelliği de <<aynalı martini>> dir. Hekimoğlu Türküsü'nde geçen ve kendisinin adıyla özdeşleşen <<aynalı martin>> in özelliği şudur. Hekimoğlu, özel olarak yaptırdığı mavzerinin üstüne bir ayna taktırıyor. Çatışmaya girdiğinde, bu aynayı: düşmanının gözüne tutarak, gözünün kamaşmasına, dolayısıyla hedefini şaşırmasına yol açıyor.
    Bu yüzden Hekimoğlu'nun, adı, Hekimoğlu'nun adı <<aynalı martin>>le özdeşleşmiştir.



    Kaynak:
    Mehmet Bayrak
    Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri,
    Yorum Yayınları Ankara 1985










  3. 3
    BaRiKaT
    Üye
    Karakaş Gözlerin Elmas
    (TÜRKÜNÜN BESTE VE SÖZ YAZARI ALİ ERCAN'IN KENDİ AĞZINDAN)

    Güfte ve bestesi tamamen bana ait bulunan yukarıda başlığı taşıyan bu türküm bazı asılsız dedikodulara da vesile olmuştur. Ben bu durumu hiçbir zaman üzülmedim. Bilhassa sevindim.Çünkü, yurdum Niğde’deki müzik sever insanlar ruhunda çöreklenen bir şüpheyi, öğrenmekle yetinecekler kanısındayım.

    Gerek sözle, gerekse gazete ve mektupla, bu türkünün hakiki sahibini öğrenmek isteyen ve yakın alaka gösteren vatandaşlarıma burada ayrı ayrı teşekkür ederim.

    1948 yılında İstanbul da çalıştığım bir pavyonda, Emel adımla kara kaşlı, kara gözlü, hafif esmere kaçan tenli bir kıza tutulmuştum. Bu her bekar insanda olagelen, tabiat ananın sevki tabii dedikleri bir kanundu.

    Aradan yıllar geçmesine rağmen Emel’i hiçbir zaman unutamıyorum. 1959 yılında Gaziantep öğretmen okulu müzik öğretmeni Nezihi Babacaner’in daveti üzerine Gaziantep’e. Öğretmen Okulunda yapılacak folklor topluluğuna iştirak etmek üzere gitmiştim. Bu sırada bir pavyonla anlaştım ve çalışmaya başladım. Aksam sahneye çıktığımda Emel’i de o pavyonda gördüm. Aradan onbir yıl gibi bir zaman geçmesine rağmen tesadüfler yine birbirimizi bir araya getirmişti.

    Yattığım yatakhanenin karşısındaki odada Emel’in de yatak odası vardı. İlk aşkın verdiği hazzın tesirinden kendimi kurtaramamış olmalıyım ki o gece sabaha kadar uyuyamadım.
    Şafak sökerken kapım vuruldu ve yaşlı bir hanım yanıma geldi. Evladım niçin uyumuyorsun dedi. Bende kalbimdeki duyguları yaşlı hanıma anlattım. Meğer yaşlı hanım Emel’in annesi imiş. Biraz sonra Emel de yanımıza geldi. Artık dedi, aramızdaki dağlar burada sona ermeli. Nede olsa kalp ferman dinlemez derler. Fakat Emel’in annesinin yaşlı ve gittikçe çirkinleşen hali bana bir acayip görünmüş olacak ki, o anda, mısralarını aşağıda okuyacağınız KARAKAŞ GÖZLERİN ELMAS türküsünün beste ve güfteleri bende bir şimşek hızıyla uyanıverdi. Onlar gittikten sonra kaleme ve kağıda sarılarak türküyü yazdı ve akşama pavyonda okumak üzere de kendi kendime sazımla talimini yaptım. Bu suretle bu türkü o anda ve o saniyede orada bestelendi ve güftelendi.

    Niğde’ye konser vermek üzere gelen Aliye Akkılıç’a da aynı türkümün bestelerini verdim. Emin Aldemir ile birlikle Niğde’de 1960 yılında söylediler ve çaldılar.

    İşte bu tarihten den sonra türküm yurdun dört bucağına yayık vermekle günümüzün meşhuru oldu.


    Karakaş Gözlerin Elmas

    Karakaş Gözlerin Elmas
    Bu Güzellik Sen De Kalmaz
    Pişman Olun Kimseler Almaz
    Annene Bak Gör Halini

    Gel Güzelim Beni Yakma
    Seni Seven Kalbi Yıkma
    Allah Dahi Kalbi Yıkmaz
    Öldürücü Gözle Bakma

    İnsanların Kalbi Belli
    Canlıları Yaşatan Odur
    Bir Saniye Gönlünü Kır Da
    Gel De Benim Kalbime Gir

    Gel Güzelim Beni Yakma
    Seni Seven Kalbi Yıkma
    Allah Dahi Kalbi Yıkmaz
    Öldürücü Gözle Bakma

    Ne Gecem Ne Gündüzüm Belli
    Yaşım Oldu Kırkdokuz Elli
    Bağrım Yanık Gözlerim Nemli
    Yalan Dünya Yaktın Beni

    Gel Güzelim Beni Yakma
    Seni Seven Kalbi Yıkma
    Allah Dahi Kalbi Yıkmaz
    Öldürücü Gözle Bakma

    Ercan Söyler Hakiki Sözü
    Geçti Bahar Getirdik Yazı
    Bir Gün Ölür O Zalımın Kızı
    Annene Bak Gör Halini

    Gel Güzelim Beni Yakma
    Seni Seven Kalbi Yıkma
    Allah Dahi Kalbi Yıkmaz
    Öldürücü Gözle Bakma


    Kaynak:
    Ali Ercan
    Karakaş Gözlerin Elmas ve Niğde Türküleri
    Niğde, 1965










  4. 4
    BaRiKaT
    Üye
    Zahidem


    Neşet Ertaş'ın en sevilen t&#252;rk&#252;lerinden biri de "Zahide'm" . Ertaş'a "Zahide'nin kim olduğunu sorduk". "Herkesin bir Zahide'si var" yanıtını verdi. Yine sorduk:
    -Sizinkisi hangisi?
    -Sevdim kavuşamadım... Zahide'm t&#252;rk&#252;s&#252;n&#252; &#231;ığırdım... T&#252;rk&#252; &#231;ok tutuldu... Sonra baktım, başka t&#252;rk&#252;c&#252;ler, Zahide'm t&#252;rk&#252;s&#252;ne yeni yeni d&#246;rtl&#252;kler eklemeye başladılar... Zahide'm t&#252;rk&#252;s&#252; uzadık&#231;a uzadı.. Sanki destan olup, &#231;ıktı... Meğer, herkesin bir Zahide'si varmış.
    -Ya sizinki?
    -Benimki, boynumu b&#252;k&#252;k koyan bir eski aşk hikayesi.

    (Kendi ağzından)





    Zahidem

    Zahide kurbanım n'olacak halim
    Yine bir laf duydum kırıldı belim
    Gelenden gidenden haber sorarım
    Zahidem bu hafta oluyor gelin

    Hezeli de deli g&#246;n&#252;l hezeli
    &#199;i&#231;ek Dağı d&#246;kt&#252; m'ola gazeli
    Dolaştım alemi gurbet gezeli
    Bulamadım Zahide'den g&#252;zeli

    Gurbet ellerinde esirim esir
    Zahide kurbanım hep bende kusur
    Eğer anan seni bana verirse
    Nemize yetmiyor el kadar hasır


    Aşık Arap Mustafa


    Neşet Ertaş tarafından bestelendi.


  5. 5
    BaRiKaT
    Üye
    Cemalim


    T&#252;rk&#252;, &#246;ld&#252;r&#252;len Cemal'e, karısı Şerife tarafından yakılmıştır. Şerife, 90 yıldan fazla yaşamış, 30 Kasım 1993 g&#252;n&#252; vefat etmiştir. 14-15 yaşlarında Cemal'le evlenmiş, mutlu ge&#231;en birka&#231; yılı Cemal'in &#246;ld&#252;r&#252;lmesiyle sona ermiş, bu hadiseden sonra bir oğlu ile ortada kalmıştır. Bu hadisenin oluş şekli ve ona yakılan ağıtı/t&#252;rk&#252;y&#252; bana, Şerife'nin daha sonra evlendiği Hayrullah'tan olan oğlu İsmet Aksoy g&#246;ndermiştir. Cemal'in &#246;ld&#252;r&#252;lme hadisesi ve t&#252;rk&#252;n&#252;n tam metni ş&#246;yledir:

    &#220;rg&#252;p'&#252;n Karlık k&#246;y&#252;n&#252;n eşrafından ve varlıklı bir ailesinden olan Cemal, kalleşlikle &#246;ld&#252;r&#252;l&#252;r. Herkes&#231;e sevip sayılan Cemal'in &#246;l&#252;m&#252;ne yanmayan kalmaz. Eşi Şerife acılarını yaktığı ağıtla hafifletmeye &#231;alışır. Yetim kalan oğlu Mustafa da, birka&#231; yıl sonra hasat zamanı bir atın tepmesi sonucu &#246;lm&#252;şt&#252;r.

    Ağıt, Şerife'nin ikinci kocası Hayrullah'ın sonraki yıllar Refik Başaran'a "Herkese bir t&#252;rk&#252; okudun ama, bana okumadın." diye sitem etmesi &#252;zerine Cemal t&#252;rk&#252;s&#252;n&#252; plağa okur. Cemal Hayrullah'ın aynı zamanda amcasıdır. Onun &#246;ld&#252;r&#252;l&#252;ş&#252; Şerife kadar Hayrullah'ı da etkiler. Şerife'nin t&#252;rk&#252;n&#252;n her &#231;alınışında g&#246;z&#252;nden iplik iplik yaşlar akıtmasını, Cemal'i bir t&#252;rl&#252; unutamamasını daima anlayışla karşılamıştır.



    Cemalim

    Şen olasın &#220;rg&#252;p dumanın t&#252;tmez
    Kıratım acemi konağı tutmaz
    Oğlum da pek k&#252;&#231;&#252;k yerimi tutmaz

    Cemalim Cemalim algın Cemalim
    Al kanlar i&#231;inde kaldım Cemalim

    &#220;rg&#252;p'ten de &#231;ıktığımı g&#246;rm&#252;şler
    Taşkadı'nın pınarına inmişler
    Beni &#246;ld&#252;rmeye karar vermişler

    Cemalim Cemalim algın Cemalim
    Al kanlar i&#231;inde kaldım Cemalim

    Cemal'in giydiği ketenden yelek
    Al kana boyanmış don ile g&#246;mlek
    Bize nasip değil ecelnen &#246;lmek

    Cemalim Cemalim algın Cemalim
    Al kanlar i&#231;inde kaldım Cemalim


    &#220;rg&#252;pl&#252; Refik Başaran
    &#220;rg&#252;p


  6. 6
    BaRiKaT
    Üye
    Eşkiya D&#252;nyaya


    Rize'nin şimdiki adı Portakallık olan Haldoz mahallesindeki bir d&#252;ğ&#252;nde kardeşinin bı&#231;akla karnından yaralanması &#252;zerine, kendisine haber verilen Sandık&#231;ı Ş&#252;kr&#252; olay yerine giderek kardeşini kanlar i&#231;inde buluyor ve kardeşini yaralayan Abdi Ağa'nın uşağını (bir anlatıma g&#246;re de Abdi Ağayı) orada vuruyor.

    Bu olay &#252;zerine hapishaneye d&#252;şen Sandık&#231;ı Ş&#252;kr&#252; bir s&#252;re sonra bazı arkadaşlarıyla birlikte hapishaneden ka&#231;ıyor ve dağa &#231;ıkıyor.

    Sandık&#231;ı Ş&#252;kr&#252;, dağa &#231;ıktıktan sonra, y&#246;netimle işbirliği yaparak kendisini hileyle zehirlemek isteyen biriyle karısı Fadime'yi elinden almak isteyen başka birini &#246;ld&#252;r&#252;yor. Sandık&#231;ı Ş&#252;kr&#252;'n&#252;n adı bu olaylardan sonra daha da yaygınlaşıyor. Fakirlere bir şey yapmaması zenginlerle m&#252;cadele etmesi y&#252;z&#252;nden halk tarafından da seviliyor ve destekleniyor. Bu ve benzeri erdemleri y&#252;z&#252;nden kendisine yardım edenler &#231;oğalıyor.

    Sandık&#231;ı Ş&#252;kr&#252;'n&#252;n t&#252;rk&#252;de adı ge&#231;en Perilizade adında zengin birine haberler g&#246;ndererek, yoksullara mısır dağıtmasını istediği, yoksa kendisini cezalandıracağı tehdidinde bulunduğu s&#246;ylenir. Nitekim Sandık&#231;ı Ş&#252;kr&#252;'n&#252;n isteğini yerine getirmeyen Perilizade'nin mısırlarını adamlarına toplattırdığı ve yoksullara dağıttırdığı yaşlılarca da anlatılır.

    Rize'nin Cami&#246;n&#252; (Arkotil) mahallesinden H&#252;seyin Kutlu adında Sandık&#231;ı Ş&#252;kr&#252; d&#246;nemine yetişmiş bir yaşlı "&#199;evrede başı belaya giren Sandık&#231;ı'nın yanına geliyordu. Sandık&#231;ı hem geleni koruyor, hem yardım ediyordu" diyor.

    Kardeşiyle birlikte, t&#252;rk&#252;de adı ge&#231;en Urusba (şimdiki adı Uzunkaya) k&#246;y&#252;nde eski bir kahvede otururken, zaptiyeler &#231;evresini sarıyorlar. Zaptiye &#199;avuşu Abbas &#199;avuş Sandık&#231;ı'nın teslim olmasını istiyor, ancak Sandık&#231;ı kabul etmeyerek Abbas &#199;avuş'tan &#231;ekip gitmelerini istiyor. Zaptiye &#199;avuşu da bunu kabul etmeyince &#231;atışma &#231;ıkıyor. Sandık&#231;ı ve kardeşi Zaptiye &#199;avuşu ile birka&#231; zaptiyeyi &#246;ld&#252;rerek ka&#231;ıyor.

    Sandık&#231;ı Ş&#252;kr&#252;'n&#252;n bu olaydan sonra bir ara yakalanıp zincire vurularak batıya g&#246;nderildiği fakat kapatıldığı yerden atlayıp Rizeli sandalcılar tarafından kurtarıldığı anlatılır. Sandık&#231;ı Ş&#252;kr&#252;'n&#252;n Sinop kalesinde tutukluyken denize atladığı ve kurtulduğu anlaşılıyor.

    Sandık&#231;ı Ş&#252;kr&#252;'n&#252;n yakalanmaması ve her ge&#231;en zaman i&#231;inde daha &#231;ok halk desteği sağlaması &#252;zerine Trabzon Valisi Kadir Paşa &#246;nemli sayıda adam toplayarak Sandık&#231;ı'nın &#252;zerine g&#246;nderiyor. Sandık&#231;ı'nın &#252;zerine g&#246;nderilen s&#252;variler, Kolcu kayıklarının Reisi Varilcioğlu Sadık'ı da yanlarına alıyorlar. Sandık&#231;ı Ş&#252;kr&#252; Of il&#231;esinin İkizdere k&#246;y&#252; yakınlarındaki Sanlı adlı bir mezrada bir yaşlı kadının evinde otururken ihbar ediliyor. &#199;evresi atlılarca sarılıyor. Varilcioğlu da yanlarında.

    Sandık&#231;ı Ş&#252;kr&#252; teslim olmak istemiyor. Fakat eskiden tanıştığı Varilcioğlu Sadık teslim olursa &#246;ld&#252;r&#252;lmeyeceğini s&#246;yleyerek onu ikna ediyor. Sandık&#231;ı Ş&#252;kr&#252; de buna inanarak t&#252;feği elinden teslim oluyor. Fakat Varilcioğlu ile zabtiyeler teslim olarak &#246;nlerinde y&#252;r&#252;yen Sandık&#231;ı Ş&#252;kr&#252;'y&#252; arkadan kurşunlayarak &#246;ld&#252;r&#252;yorlar.

    T&#252;rk&#252;lerden, g&#246;vdesinin şehre getirilerek halka g&#246;sterildiği anlaşılıyor.

    Sandık&#231;ı Ş&#252;kr&#252;'y&#252; doğrudan g&#246;ren ve tanıyan Refii Cevat Ulunay, ondan "Yaptıklarına pişman olmuş, fakat affedilmeyeceğini bildiği i&#231;in teslim olmayan mert bir insan" olarak s&#246;zediyor.

    1843-1909 yılları arasında yaşamış Rizeli Kahya Salih adında dinci ve tutucu bir şairin de Sandık&#231;ı Ş&#252;kr&#252;'yle ilgili bir destanı bulunuyor. Karadeniz T&#252;rk&#231;e'siyle yazılan destanda "Ş&#252;kri dedikleri bir merd eşkıya"nın "Devlet h&#252;k&#252;matina" kurşun attığı i&#231;in &#246;ld&#252;r&#252;ld&#252;ğ&#252; anlatılıyor.

    Kaynak: &#214;yk&#252;leriyle Halk T&#252;rk&#252;leri (Notalı) - Hamdi Tanses


    Eşkiya D&#252;nyaya

    Sene 1341 mevsime uydum
    Sebep oldu şeytan bir cana kıydım
    Katil defterine adını koydum
    Eşkıya d&#252;nyaya h&#252;k&#252;mdar olmaz

    Sen &#252;z&#252;lme anam benim dertlerim &#231;oktur
    &#199;ektiğim &#231;ilenin hesabı yoktur
    Yiğitlik yolunda &#252;st&#252;me yoktur
    Eşkıya d&#252;nyaya h&#252;k&#252;mdar olmaz

    &#199;ok zamandır &#231;ektim kahrı zindanı
    Bize de mesken oldu Sinop'un hanı
    Firar etmeyilen buldum amanı
    Eşkıya d&#252;nyaya h&#252;k&#252;mdar olmaz

    Sinop kalesinden u&#231;tum denize
    Tam &#252;&#231; g&#252;n &#252;&#231; gece g&#246;r&#252;nd&#252; Rize
    Karşı ki dağlardan gel oldu bize
    Eşkıya d&#252;nyaya h&#252;k&#252;mdar olmaz

    Bir yanımı sardı m&#252;freze kolu
    Bir yanımı sardı Varilcioğlu
    Beşy&#252;z atlıylan kestiler yolu
    Eşkıya d&#252;nyaya h&#252;k&#252;mdar olmaz


    Sabahattin Ali



  7. 7
    BaRiKaT
    Üye
    Sarı Gelin 1


    Eski bir t&#252;rk&#252;, son g&#252;nlerde yeniden sık &#231;alınır ve dinlenir oldu. G&#252;nl&#252;k bir gazetede &#231;ıkan yazıdan, t&#252;rk&#252; hakkında &#231;eşitli iddiaların ortalıkta dolaştığını &#246;ğrendik (H&#252;rriyet-2000). &#214;nce bu iddialara bakalım: "Azerbaycanlılar, bu t&#252;rk&#252;n&#252;n Azer&#238; t&#252;rk&#252;s&#252; olduğunu ifade ediyorlar. Azerbaycan B&#252;y&#252;kel&#231;isi, "Ermenicede sarı ve gelin kelimeleri yok. Bizde iki &#252;&#231; y&#252;z yıldan beri s&#246;yleniyor. Milletvekili Yılmaz Karakoyunlu, bu t&#252;rk&#252;y&#252; Ermenilere mal etti!" diye dert yanıyor.

    Sarı Gelin t&#252;rk&#252;s&#252;, Kuzeydoğu Anadolu coğrafyasında ortaya &#231;ıkmıştır. T&#252;rklerin b&#252;y&#252;k bir kolunu teşkil eden Kıp&#231;akların diğer adı da Kuman'dır. Diğer kavimler, Kıp&#231;akları "sarışın" anlamına gelen "Kuman" adıyla veya bu anlama gelen başka kelimelerle anmışlardır.

    Sarı Gelin, eski &#231;ağlardan beri &#199;oruh ve K&#252;r ırmakları boyunda yaşayan Hristiyan Kıp&#231;ak beyinin kızıdır. B&#246;lgeye gelen Arap din adamlarından birinin &#226;şık olduğu bu sarışın g&#252;zel etrafında gelişen efsaneler, Kars ve Erzurum y&#246;relerinde yaşamaktadır.

    T&#252;rk k&#252;lt&#252;r&#252;nden etkilenen Ermeniler arasında bir&#231;ok şifah&#238; halk edebiyatı &#252;r&#252;n&#252;m&#252;z&#252;n yaşıyor olması, Sarı Gelin t&#252;rk&#252;s&#252;n&#252;n, bir Ermeni t&#252;rk&#252;s&#252; olduğu iddiasının ortaya &#231;ıkmasına sebep olmuştur.

    Bu yazıda, &#199;oruh ve K&#252;r ırmakları boyunda yaşayan Kıp&#231;ak T&#252;rklerinden bahisle, onların izlerini taşıyan bir efsanenin varyantları &#252;zerinde durulmuştur. Sarı Gelin'in bu efsaneyle birlikte, birka&#231; varyantını tespit edebildiğimiz bir t&#252;rk&#252;ye konu olması ve hatta b&#246;lgede bu adla anılan bir halk oyununun bulunması, tesad&#252;f olamaz.

    Eski bir t&#252;rk&#252;, son g&#252;nlerde yeniden sık &#231;alınır ve dinlenir oldu.

    G&#252;nl&#252;k bir gazetede &#231;ıkan yazıdan, t&#252;rk&#252; hakkında &#231;eşitli iddiaların ortalıkta dolaştığını &#246;ğrendik (H&#252;rriyet-2000). &#214;nce bu iddialara bakalım:

    "Azerbaycanlılar, bu t&#252;rk&#252;n&#252;n Azer&#238; t&#252;rk&#252;s&#252; olduğunu ifade ediyorlar. Azerbaycan B&#252;y&#252;kel&#231;isi, "Ermenicede sarı ve gelin kelimeleri yok. Bizde iki &#252;&#231; y&#252;z yıldan beri s&#246;yleniyor. Milletvekili Yılmaz Karakoyunlu, bu t&#252;rk&#252;y&#252; Ermenilere mal etti!" diye dert yanıyor.

    T&#252;rk&#252; tartışmasına katılan bir Erzurumlu: "Sarı Gelin, Ermeni kızıdır. T&#252;rk&#252;, bir dadaşın bu kıza olan &#226;şkının nağmeleridir." diyerek, t&#252;rk&#252;n&#252;n hik&#226;yesini Kurtuluş Savaşı yıllarına dayandırıyor. Bir Erzurumlu da, "Bu t&#252;rk&#252;, dadaş t&#252;rk&#252;s&#252;d&#252;r." diyor.

    Bir başka Erzurumlu, t&#252;rk&#252;n&#252;n, bir filme meze yapıldığını, g&#252;ftesinin &#231;arpıtıldığını belirterek &#246;fkesini dile getiriyor.

    Milletvekili olan bir vatandaşımız, yazdığı senaryodan bahsederken, "Ermeniden beter Ermeni" &#252;sl&#251;buyla devletimizin Ermenilere haksızlık yaptığı noktasında duruyor. Bu noktayı senaryosunun merkezi h&#226;line getiriyor. Sarı Gelin t&#252;rk&#252;s&#252;n&#252; de, Erzurumlunun dediği gibi "meze" yapıyor! Milletvekilinin ifadelerinde şunlar da var: "Sarı gyalin anbele pare pare... Ermenice sarı, dağlı demekmiş. Dağlı gelin yani. Ermenilerin Erzurum'dan ayrılırken Sarı Gelin'in m&#252;ziğini g&#246;t&#252;rmelerinden daha doğal ne olabilir ki?"

    Bir başka yazar s&#246;ze karışıyor: "Ulusal aidiyet tartışmasını abes buldum doğrusu. M&#252;ziğin vatanı olur mu? Sarı Gelin, kime ait olursa olsun, g&#252;zel bir t&#252;rk&#252;." diyor.

    M&#252;ziğin vatanı olur veya olmaz; ama siz gidip onun bunun dillerde dolaşan şarkısına, benim derseniz g&#252;lerler! &#199;ok eski bir musıki tarihi olan milletin, kalkıp Ermeni'den t&#252;rk&#252; devşirmesi m&#252;mk&#252;n m&#252;? Ama y&#252;z yıllarca tebamız olmuş Ermenilerin bizden &#231;ok şey aldıklarını s&#246;yleyebiliriz. Bunun tersi de olabilir. Yani hakim halk, tebadan da alabilir. T&#252;rk&#231;edeki kelimelerin k&#246;kenine bakarsanız g&#246;r&#252;rs&#252;n&#252;z. Bunlar olağan şeyler ama y&#252;z yıllardan beri s&#246;ylene gelmiş bir t&#252;rk&#252; s&#246;z konusu olursa, burada s&#246;yleyeceklerimiz vardır.

    Bir başka gazetede &#231;ıkan habere de g&#246;z atalım: "Yavuz Bing&#246;l ve Yeşim salkım, Sarı Gelin'in sinema uyarlamasında Ermeni d&#252;şmanlığına karşı bayrak a&#231;acak." deniliyor. Bu filmde, t&#252;rk&#252;c&#252; Yavuz Bing&#246;l, Ermeni kızı rol&#252;ndeki Yeşim Salkım'a &#226;şık T&#252;rk subayını canlandıracakmış (Milliyet-2001).

    Kıp&#231;akların bir adı da Kuman'dır. Bunlara Ruslar Polovets, Ermeniler Xartes, Almanlar Falben derlerdi ki, bu kelimelerin hepsi sarışın anlamına gelmektedir (Rasonyı-1971: 136). Kumanlarla temasa gelen &#252;&#231; kavim, Ruslar, Almanlar ve Ermeniler, Kumanları sadece "sarışınlar" diye isimlendirmişlerdir (Kurat-1992: 70).

    Kıp&#231;akların, g&#252;zel, sarışın, mavi g&#246;zl&#252;, yakışıklı oldukları, bir&#231;ok kaynakta belirtilmektedir (Kurat-1992: 70-72). B&#252;y&#252;k şair Genceli Nizam&#238;, İskendername adlı eserinde, Kıp&#231;ak g&#252;zelliğini dile getirmiştir. Ayrıca şairin karısı Afak/Apak da Derbentli bir Kıp&#231;ak kızıydı. Apak'ın g&#252;zelliği, şairi derinden etkilemişti. Nizam&#238;, eserlerindeki kahramanlarda onu canlandırmıştır (Resulzade-1951: 48-49).

    Kumanlar, XII. y&#252;zyılda G&#252;rcistan'da faaldiler. G&#252;rcistan'ın parlak &#231;ağının başbuğu Kubasar, bir Kıp&#231;aklıdır. Devletin, asker, maliye ve devlet işlerinde Kıp&#231;aklar s&#246;z sahibiydiler. Krali&#231;e Tamara'nın damarlarında da (annesinden dolayı) Kıp&#231;ak kanı vardır (Rasonyı-1971: 145).

    Sel&#231;uklu T&#252;rkleri tarafından sıkıştırılan G&#252;rcistan, onlara karşı savunmasız ve &#231;aresiz kalmıştı. G&#252;rcistan Kralı, Kuzey Kafkasya ve Kıp&#231;ak Eli'nde yaşayan g&#246;&#231;ebe ve savaş&#231;ı Kıp&#231;akları &#252;lkesine davet etti. Bunlar arasından &#231;ıkarılan 45.000 kişilik g&#252;&#231;l&#252; bir orduyla Sel&#231;uklulara karşı saldırılara başladı. G&#252;rc&#252;ler, Kıp&#231;ak ordusu sayesinde Tiflis şehrini yeniden ele ge&#231;irdiler (Berdzenişvili-Canaşia-2000: 142-143).

    Sarışın, insan g&#252;zeli ve T&#252;rk ırkının en yakışıklı soyundan olan Kıp&#231;aklar, Sel&#231;uklular tarafından ezilen G&#252;rcistan hakimi Bagratlı hanedanını, b&#252;y&#252;k bir kudretle canlandırdılar. 1080 yılından itibaren Sel&#231;uklu &#252;lkesi durumuna gelen Ahıska, Ardahan ve G&#246;le dolayları, 1124'te Kıp&#231;akların eline ge&#231;ti. G&#252;rc&#252;lerle aynı dini, Ortodoks Hristiyanlığı paylaşan Kıp&#231;aklar, kendi hesaplarına fethettikleri K&#252;r ve &#199;oruh boylarına (Ahıska, Ardahan, Artvin ve Ardanu&#231; dolaylarına) yerleştiler (Kırzıoğlu-1953: 377). Bug&#252;n K&#252;r ve &#199;oruh ırmakları boyu ile &#199;ıldır G&#246;l&#252; &#231;evresinde yaşayan halk, Kıp&#231;akların torunlarıdır (Kurat-1992: 84).

    G&#252;rcistan'a bağlı bir beylik iken b&#246;lgeye gelen İlhanlıların da yardımıyla 1267 yılında Tiflis'ten kopan Kıp&#231;ak Atabekliği H&#252;k&#251;meti, III. Murat zamanında, 1578 yılında Serdar Lala Mustafa Paşa ve &#214;zdemiroğlu Osman Paşanın fethiyle Osmanlı Devleti'ne katıldı (Zeyrek-2001). Bug&#252;n Ahıska, Ardahan, Artvin ve Erzurum'un kuzey il&#231;elerindeki kilise kalıntıları, Osmanlı zamanında M&#252;sl&#252;man olan bu Ortodoks Kıp&#231;akların hatıralarıdır.

    Azerbaycan'da K&#252;r ırmağı boylarında yaşayan bir efsane, edeb&#238; eserlere de konu olmuştur. Azerbaycanlı şair H&#252;seyin Cavid, Şeyh San'an adlı manzum piyesinde, konusunu halk arasındaki yaygın efsanelerden almıştır. Arabistan'dan bu b&#246;lgeye gelerek İsl&#226;m dinini yaymağa &#231;alışan din adamlarıyla ilgili bir efsanede, Şeyh San'an'ın Tiflis-G&#252;rc&#252; Padişahının g&#252;zel kızı Humar Hanıma karşı duyduğu aşk macerası anlatılır. Bu kız uğruna Hristiyan hayatı yaşayan Şeyh, yedi yıl sonra kızı M&#252;sl&#252;man eder. Birlikte ka&#231;mağa karar verirler. Bunları takip eden kralın askerleri yetişince, &#226;şıkların dileğiyle yer yarılır, &#226;şıkları i&#231;ine alır. &#194;şıkların girdiği yerden kaynar sular &#231;ıkar. Kızına ve yaptıklarına &#252;z&#252;len kral, bu suyun &#252;zerine bir kilise yaptırarak hatıra bırakır (Kırzıoğlu-1953: 379-380).

    Ortodoks Kıp&#231;aklardan kalan hatıralardan biri de Kars ve Erzurum &#231;evresinde anlatılan "Şeyh San'an ile Kralın Sarı Kızı" efsanesidir. Bu efsaneyle birlikte bir de t&#252;rk&#252;, g&#252;n&#252;m&#252;ze kadar gelmiştir. T&#252;rk&#252;ye ge&#231;meden &#246;nce, Ortodoks Kıp&#231;ak T&#252;rklerini M&#252;sl&#252;man etmek i&#231;in &#231;alışan İsl&#226;m misyonerlerinin macerasını ve sarışın Kıp&#231;ak kızlarının hatıralarını yaşatan bir efsanenin iki varyantını &#246;zetleyelim:

    Abdulkadir Geylan&#238;'nin arkadaşı olan Şeyh San'an, bir bedduaya uğrayıp yolu Penek'e d&#252;şm&#252;ş. Şeyh San'an, &#231;obanlık yapıyor, Penek padişahının domuzlarını g&#252;d&#252;yormuş. Şeyhin nefsine ağır gelen domuz &#231;obanlığı aynı zamanda eziyetli bir işti.

    Şeyh, bu şekilde &#231;ile doldurmakta iken, Penek padişahının biricik evl&#226;dı olan g&#252;zeller g&#252;zeli Sarı Kız'a da &#226;şık olmuş. Hristiyan kız, şeyhin aşkından habersizmiş. Bu duruma &#252;z&#252;len şeyh, Allah'a yalvararak kızın g&#246;nl&#252;ne kendi aşkının d&#252;şmesini dilemiş. Dileği kabul olmuş. Kız da şeyhe ilgi duymaya başlamış, hatta M&#252;sl&#252;man olmuş. Yedi yıllık &#231;ilesi dolan şeyh, bir g&#252;n Allahuekber dağlarından tef sesi geldiğini duydu. Bu ses, &#231;ilesinin bittiğine işaretti. Meğer tefi &#231;alan, Geylan&#238;'nin g&#246;nderdiği kırk m&#252;cahit m&#252;ritmiş.

    Şeyh, tef sesinin geldiği dağa doğru koşmuş. Onu g&#246;ren Sarı Kız da arkasından koşup yetişmiş. Bunu g&#246;ren saray halkı, durumu padişaha bildirmiş. Ordu, ka&#231;ak &#226;şıkların ardına d&#252;şm&#252;ş. Şeyhle kız, Allahuekber dağındaki kırk m&#252;ride yaklaşmış. Bu durum, Mısır'da Abdulkadir Geylan&#238;'ye m&#226;lum olmuş. Oradan attığı teber, şeyhe ulaşmış. Şeyh, bu teberle k&#226;fir ordusuyla vuruşmaya başlamış. Penek g&#252;zeliyle kırk m&#252;rid de cenge girmişler. Kırk m&#252;rit şehit d&#252;şm&#252;ş. Şimdi onların yattığı yere Kırklar, Kırk Şehitler Mezarlığı deniyor. Dağın tepesine yetişen Şeyhle sevgilisi de tam tepede şehit d&#252;şm&#252;şler. Bunların yattığı yer şimdi ziyaretg&#226;htır. Buraya ağzı eğri gidenin d&#252;z geldiği, dileklerin kabul olduğu inancı yaygındır (Kırzıoğlu-1949).

    Bu efsanede ge&#231;en olayların yaşandığı yer, G&#252;rc&#252; tarih kaynaklarında Bana olarak ge&#231;en Penek'tir. Penek, eskiden kalesi olan bir taht şehriydi. Dede Korkut Oğuznamelerinde, "Ban Hisarı" denilen yer de burasıdır (Kırzıoğlu-2000:76) Osmanlı zamanında, merkezi Ahıska olan &#199;ıldır Eyaletine bağlı bir sancak olmuştu. Burası g&#252;n&#252;m&#252;zde, Erzurum'un Şenkaya il&#231;esine bağlı bir k&#246;yd&#252;r.

    Sarı Gelin t&#252;rk&#252;s&#252;n&#252;n kaynağı olan bu efsanenin diğer bir varyantı, &#246;nce mahall&#238; bir gazetede, sonra da bir kitapta yer almıştır. H&#252;seyin K&#246;yc&#252; tarafından derlenen efsane, Şenkaya gazetesinin dokuz sayısında tefrika edilmiş (K&#246;yc&#252;-1950-51); bundan birka&#231; yıl sonra da Ali Rıza &#214;nder'in kitabına girmiştir (&#214;nder-1955: 73-76).

    "Şeyh Abd&#252;lkadir Geylan&#238;'nin m&#252;ritlerinden Sanan&#238;, şeyhine darılarak firar etti. Yolu Erzurum ve Oltu'ya d&#252;şt&#252;. Burada tanıştığı bir dervişle yola &#231;ıktılar. Penek suyu kıyısına geldiklerinde, derviş, gen&#231; Sanan&#238;'den kendisini karşıya ge&#231;irmesini istedi. Sanan&#238;, bu teklifi kabul etmeyince, dervişin, "Benden esirgediğin omuzlarına, domuz yavruları binsin!" bedduasına uğradı. Misafir oldukları Hristiyan Penek beyinin g&#252;zel kızına vurulan Sanan&#238;, misafirliği uzattı ve sarayın hizmet&#231;ileri arasına katıldı. Kendisi sarayın domuz &#231;obanı olmuştu.

    Şeyhi Geylan&#238;, m&#252;ridi Sanan&#238;'nin bu h&#226;lini &#246;ğrendi ve &#231;ok &#252;z&#252;ld&#252;. Beş y&#252;z m&#252;ridinden, onu kurtarmalarını, gerekirse sevgilisiyle birlikte getirmelerini istedi. M&#252;ritler, Sanan&#238;'yi, domuz g&#252;derken buldular; şeyhin isteğini Sanan&#238;'ye bildirdiler. Sanan&#238;, ancak sevgilisiyle birlikte gelebileceğini s&#246;yledi. Bir sabah erkenden kızı aldığı gibi, kendilerini bekleyen m&#252;ritlere doğru yola &#231;ıktı. Hep birlikte karlı dağa doğru y&#252;r&#252;d&#252;ler. Onların yokluğunu anlayan saray g&#246;revlileri, &#231;evre k&#246;yleri aradılar, bulamadılar. Dağlara y&#246;neldiler. &#194;şıklar ve m&#252;ritler, takip edildiklerini anlayınca ka&#231;maya başladılar ve dağın g&#252;neyine sarktılar. Takip&#231;iler yetişince &#231;etin bir savaş oldu. Bug&#252;nk&#252; Allahuekber dağları, adını bu m&#252;ritlerin "Allahuekber" sedalarından almıştır. &#194;şıkların ve m&#252;ritlerin mezarları da ziyaret yeridir."

    Bu iki varyant arasında k&#252;&#231;&#252;k farklar olsa da, olayın &#246;z&#252; ve motifler aynıdır. G&#252;n&#252;m&#252;ze kadar gelen Sarı Gelin t&#252;rk&#252;s&#252;n&#252;n kaynağı işte bu efsanedir. Sarı Gelin, Penek beyinin kızı, Sinan da San'an veya Sanan&#238;'dir. G&#246;r&#252;l&#252;yor ki burada Ermeni yok!

    Efsaneler, tarih değildir; onlardan bilimsel sonu&#231;lar &#231;ıkarılamaz. Bununla birlikte efsaneler, muhayyelesinden &#231;ıktığı milletin hangi değer yargılarını benimsediğini g&#246;sterir. Onu ortaya koyanların nelere inandığını, ne gibi ahl&#226;k esaslarına değer verdiğini a&#231;ıklar. Efsaneler, bir milletin manev&#238; nabzının &#246;l&#231;&#252;s&#252;, toplumsal mizacının ifadesidir. Efsanelerde toplumun şuuraltı hazinelerinin anahtarları saklıdır (Uyguner-1956).

    Efsaneler, sebebi ve kaynağı bilinmeyen bir&#231;ok olayın izahında, halk muhayyelesinin meydana getirdiği hik&#226;yelerdir. Bir folklorcunun dediği gibi, efsaneler hayallerde doğar, g&#246;n&#252;llerde beslenir, dudaklarda ve kalemlerde yaşar (&#214;nder-1955: 6). Zamanla yeni unsurlar alır ve b&#252;y&#252;r.

    Sarı Gelin t&#252;rk&#252;s&#252;ne konu olan efsane de, halkın dilinde yaşarken, kim bilir, ne zaman ve hangi yeni olay &#252;zerine t&#252;rk&#252;ye d&#246;n&#252;şm&#252;şt&#252;r... T&#252;rk&#252;n&#252;n ve efsanenin merkezinde bulunan kahramanlar aynıdır: Sarı Gelin ve Şeyh San'an/Sinan.

    1918 yılında, bir hey'etle birlikte kuzeydoğu illerimizi gezen tarih&#231;i Ahmet Refik Bey, Sarı Gelin t&#252;rk&#252;s&#252;n&#252;, G&#246;le'nin Ok&#231;u k&#246;y&#252;nde tespit etmiştir. Bu seyahat notlarından meydana gelen kitabında şunları yazıyor:

    "Ok&#231;u k&#246;yl&#252; Ali'nin en g&#252;zel s&#246;ylediği, Diyarbekir'de, Erzincan'da, Erzurum'da K&#252;rd&#238; nağmelerle okunan bildiğimiz bir t&#252;rk&#252;. Fakat ezgiler burada daha h&#252;z&#252;nl&#252;, daha kederli. T&#252;rk&#252;n&#252;n konusu gayet ş&#226;irane: Bir T&#252;rk delikanlısı k&#246;y&#252;nde yaşayan bir Hristiyan kızını seviyor. Sabahleyin tarlaya giderken peşinden ayrılmıyor. Akşamları s&#252;r&#252;ler ağıllarına d&#246;nerken sevgilisinin g&#252;zelliğini seyrederek ruhunun ateşini dindirmeye &#231;alışıyor. Kalbi ve kafası o derece meşgul oluyor ki, sonunda taptığı ha&#231;ı, sevdiği salibi/ha&#231;ı g&#246;rmek istiyor. Kalbi heyecan i&#231;inde &#231;arparak bir pazar sabahı kalkıyor. G&#252;neş yama&#231;lara altınlar serper, kuşlar tatlı cıvıltılarla ortalığı şenlendirirken kiliseye gidiyor. Bir k&#246;şeye &#231;ekiliyor. Sevgilisinin taptığı ha&#231;ı, kilisede yapılan ayini seyrediyor. T&#252;rk&#252; ş&#246;yle başlıyor:

    Vardım kilsesine baktım ha&#231;ına
    M&#226;il oldum b&#246;l&#252;k b&#246;l&#252;k sa&#231;ına
    Kız seni g&#246;t&#252;rem İsl&#226;m i&#231;ine
    Vay Sinan &#246;ls&#252;n Sarı Gelin
    &#194;h seni vermem d&#252;nya malına.

    Şarkının nakaratı o kadar hazin, o derece tesirli ki... Ali, elini şakağına koymuş, g&#246;zleri yaş dolu, ruhundan kopan acılarla feryat ediyor:

    Vay Sinan &#246;ls&#252;n Sarı Gelin
    Vay Sinan &#246;ls&#252;n Sarı Gelin
    Seni vermem d&#252;nya malına...

    dedik&#231;e g&#252;ya ağlamak istiyor. Sarı Gelinler orada da mı bedbaht &#226;şıkları bu derece b&#252;y&#252;lemişler (Altınay- 2001: 71-72)

    Sarı Gelin t&#252;rk&#252;s&#252;n&#252;n halk ağzında dolaşan ikinci d&#246;rtl&#252;ğ&#252; de ş&#246;yledir:

    Vardım kilsesine kandiller yanar
    Kıranta keşişler pervane d&#246;ner
    Tersa sevmiş deyin el beni kınar
    Vay Sinan &#246;ls&#252;n Sarı Gelin
    Seni saran neyler d&#252;nya malın.
    (Seni alan neyler d&#252;nya malın)

    &#220;nl&#252; "Kars Tarihi" adlı eserinde, Kıp&#231;aklardan bahsederken, Sarı Gelin t&#252;rk&#252;s&#252;ne de değinen Kırzıoğlu, bu t&#252;rk&#252;n&#252;n Kars ve bir zamanlar halkı T&#252;rklerden meydana gelen Erivan'da s&#246;ylenen bir başka varyantını da verir:

    İrevan &#231;arşı pazar
    İ&#231;inde bir kız gezer
    Elinde divit kalem
    Dertliye derman yazar.

    d&#246;rtl&#252;ğ&#252; ile başlayıp:

    Sarı Gelin, sarı kız
    Ettin &#246;mr&#252;m yarı kız

    nakaratlarıyla ve bar/halay havası olarak da s&#246;ylendiğini belirtir (Kırzıoğlu-1953: 380-381).

    Kırzıoğlu, t&#252;rk&#252;de:

    Sarı kız, Sarı Gelin
    D&#252;nyanın varı gelin

    nakaratı olduğunu da şifahen belirtmiştir.

    Burada bahsettiğimiz on birli ve yedili heceyle s&#246;ylenen iki &#231;eşit Sarı Gelin t&#252;rk&#252;s&#252; olduğu anlaşılıyor. Her iki t&#252;rk&#252;de de Sarı Gelin ve Sinan isimleri ge&#231;iyor. Bu isimlerin efsanedeki Şeyh San'an ile sevgilisinden geldiği a&#231;ıktır. &#220;nl&#252; T&#252;rkolog Prof. Dr. Kırzıoğlu, "Sarı Gelin t&#252;rk&#252;s&#252; ve Şeyh San'an efsanesi, XII. y&#252;zyılda Kafkaslar kuzeyinden gelen Ortodoks Kuman/Kıp&#231;akların hatırasından kalmıştır." diyerek t&#252;rk&#252;n&#252;n kaynağını kesin şekilde belirtiyor (Kırzıoğlu-1958: 133).

    &#220;nl&#252; şair ve yazar Ahmet Hamdi Tanpınar, Erzurum halk havalarından bahsederken, "Erzurum &#231;arşı pazar, diye başlayan bu t&#252;rk&#252;n&#252;n canlandırma kudretine daima hayran oldum." Demektedir (Tanpınar-1976: 201).

    Sarı Gelin, bir oyun havası olarak, Kars oyunları arasında da ge&#231;mektedir (Bug&#252;n-1959). Gazimihal'in, "Yurt Oyunları Kataloğu" ile Kırzıoğlu'nun, "Kars İli Halk Oyunlarının Adları"nda Sarı Gelin'i de g&#246;r&#252;yoruz (Tan-1977; Kırzıoğlu-1960).

    Azerbaycan'da s&#246;ylenen Sarı Gelin nakaratlı t&#252;rk&#252;n&#252;n ilk kıtası ş&#246;yledir:

    Sa&#231;ın uzun h&#246;rmezler
    G&#252;l&#252; gon&#231;e dermezler
    Bu sevda ne sevdadır
    Seni mene vermezler
    Neynim aman Sarı Gelin (Namazeliyev-1993: 62).

    Sarı Gelin t&#252;rk&#252;s&#252;n&#252;n bir T&#252;rk eseri olduğunu b&#246;ylece ortaya koyduktan sonra, meselenin Ermeni tarafına da bakalım. Şunu hemen belirtmeli ki, t&#252;rk&#252;n&#252;n ortaya &#231;ıktığı coğrafyada T&#252;rk unsuru hakimdir. Ermeniler ise bir azınlıktır. B&#252;y&#252;k imparatorluklar kurmuş bir milletin, kendi himayesinde yaşayan bir azınlıktan t&#252;rk&#252;, hele oyun havası alması uzak bir ihtimaldir.

    İkinci bir husus da t&#252;rk&#252;n&#252;n dayandığı mevcut folklor malzemesidir. Bu malzeme olmasaydı, t&#252;rk&#252;n&#252;n kaynağı me&#231;hul kalacaktı. O zaman, bir propagandaya malzeme olsa da, t&#252;rk&#252;n&#252;n Ermeni mahsul&#252; olup olmadığı tartışılabilirdi. H&#226;lbuki durum &#246;yle değil. T&#252;rk&#252;y&#252; ortaya &#231;ıkaran kuvvetli halk edebiyatı verimlerine sahibiz.

    Osmanlı Devleti zamanında, T&#252;rk'&#252;n sadece kuvveti değil k&#252;lt&#252;r&#252; de &#252;st&#252;nd&#252;. Bu &#252;st&#252;nl&#252;k, diğer kavimleri de derinden etkilemiştir. Klasik m&#252;ziğimizdeki Ermeni besteciler, bunun a&#231;ık delilidir. Bizim ruhumuzu terenn&#252;m eden nağmeleri onlara &#231;aldıran ve s&#246;yleten, bizim k&#252;lt&#252;r&#252;m&#252;z&#252;n zenginliği ve derinliğidir.

    Ermenilerin &#226;şık edebiyatımızdaki yeri &#252;zerinde l&#226;yıkıyla durulmamıştır. Bilhassa XIX. y&#252;zyılda &#231;ok g&#252;&#231;l&#252; olan &#226;şık edebiyatımızın etkisinde kalan Ermeni &#226;şıklar bulunmaktadır. Buna en canlı &#246;rnek, Ahılkelekli Kenziya'dır.

    Posoflu &#252;nl&#252; halk şairi Yusuf Z&#252;l&#226;l&#238;, defterlerinden birinde, Kenziya'dan bahsetmektedir. Z&#252;l&#226;l&#238;, Kenziya'yla 1892 yılında Batum'da karşılaşmıştır. Bu sazlı s&#246;zl&#252; karşılaşma esnasında, Kenziya ş&#246;yle demektedir:

    Bir anadan bir babadan gelmişiz
    Biz buna etmişiz iman Z&#252;l&#226;l&#238;
    Eğer b&#246;yle ise ni&#231;in olmuşuz
    Biz size siz bize d&#252;şman Z&#252;l&#226;l&#238;?

    Kenziya, bir yerde de ş&#246;yle demektedir:

    Cami, kiliseyi birleştirelim
    Bu halkı oraya yerleştirelim
    Allah Allah diye dilleştirelim
    Birdir, iki değil S&#252;bhan Z&#252;l&#226;l&#238;

    İki &#226;şıkın karşılıklı s&#246;yleşmesi, bu dostluk havası i&#231;inde devam etmektedir. Bu deyişmenin b&#252;y&#252;k bir b&#246;l&#252;m&#252; elimizde bulunmaktadır.

    Z&#252;l&#226;l&#238; (1873-1956), eski yazıyla kaleme aldığı hatıralarında, Kenziya'nın &#231;ok iyi T&#252;rk&#231;e konuştuğunu, saz &#231;aldığını, &#194;şık Kerem hik&#226;yesini Ermeniceye &#231;evirdiğini ve Bayburtlu Zihn&#238;'nin şiirlerini pek sevdiğini haber vermektedir.

    Ermenilerin, T&#252;rk halk hik&#226;yelerini kendi dillerine &#231;evirdiklerini, bunu yaparken İsl&#226;m&#238; motifleri değiştirdiklerini biliyoruz. XIX. y&#252;zyılın sonları ile XX. y&#252;zyılın başlarında, Ermeni halkı arasında, hayli ilgi g&#246;ren halk hik&#226;yelerimiz, defalarca basılmıştır.

    T&#252;rk halk hik&#226;yelerini Ermeniceye &#231;eviren iki &#246;nemli isimden biri halk şairi Civan&#238; (1846-1909), diğeri de Agek Muhtaryan'dır. Bunlar, &#194;şık Garip, Kerem ile Aslı, Şah İsmail, Ferhat ile Şirin, Asuman ile Zeycan, K&#246;roğlu, Emrah ile Selvi, Leyl&#226; ile Mecnun vb. gibi &#252;nl&#252; halk hik&#226;yelerini, "terc&#252;me, tebdil ve neşr etmişlerdir."

    Civan&#238;'nin &#231;evirdiği, Kerem ile Aslı hik&#226;yesi, 1888 yılında G&#252;mr&#252;'de basılmıştır. Bu eser, sonraki yıllarda birka&#231; defa daha basılmıştır. Muhtaryan, Civan&#238;'den farklı olarak, yaptığı terc&#252;melerde, bu hik&#226;yelerdeki şiirleri, eserin aslında olduğu gibi muhafaza etmiş ve bu koşmaları her iki dilden vermiştir. Azerbaycanlı İsrafil Abbasov, bunları uzun bir makale &#231;er&#231;evesinde tahlil etmiştir (Abbasov-1977: 54-137). Bu tahlillerden şu sonu&#231; &#231;ıkıyor: Ermeniler ne şekilde terc&#252;me ederlerse etsinler, bu hik&#226;yeler, asl&#238; sahibi olan T&#252;rk milletine aittir.

    Ermeniler, y&#252;zyıllarca aynı coğrafyada yaşadıkları T&#252;rklerin k&#252;lt&#252;r&#252;nden derinden etkilenmişlerdir. Papazlar, mahall&#238; &#246;rf ve &#226;detleri T&#252;rk etkisinden kurtarmak i&#231;in &#231;ok &#231;aba g&#246;stermişlerdir. Bu &#231;abalarında kısmen başarılı olmuşlarsa da, T&#252;rk halk musıkisini terenn&#252;mden vazge&#231;irtip Ermeni halk şarkıları icad etmek hususunda başarılı olamamışlardır. Bu bilgileri aktaran tarih&#231;i ve musıki araştırmacısı K&#246;semihal (1900-1960), 1929 yılında basılan kitabında:

    "Tahkik ettik, (Erzurum Ermenileri) bundan otuz sene evvel yalnız bizim t&#252;rk&#252;leri s&#246;yleyip bar oynarlarmış. Yozgat, Bayburt Ermenilerinin yalnız T&#252;rk&#231;e t&#252;rk&#252;ler kullandıklarının en g&#252;zel delili, bu havali Ermenilerinin bundan yetmiş sene kadar evvel Ermeni harfleriyle yazıp E. Litman'ın neşrettiği T&#252;rk&#231;e t&#252;rk&#252; g&#252;fteleridir." demektedir (K&#246;semihal-1929: 34-36).

    Sarı Gelin, Kars ve Erzurum &#231;evresinde efsane, t&#252;rk&#252; ve oyun olarak yaşamakta; halk k&#252;lt&#252;r&#252;m&#252;z&#252;n birden &#231;ok unsurunda yer almış bulunmaktadır.

    Birbirini &#231;ok seven iki &#226;şıktan birinin, başka bir kavimden, başka bir dinden olması, halkımız tarafından olumlu karşılanmıştır. Bu hoşg&#246;r&#252;y&#252; dile getiren manilerden biri ş&#246;yledir:

    Bah&#231;elerde mormeni
    Verem ettin sen beni
    Ya sen İsl&#226;m ol ah&#231;ik
    Ya ben olam Ermeni

    Kerem ile Aslı Hik&#226;yesi'nin Aslı'sı, bir Ermeni keşişinin kızıdır (Banarlı-1971: 729). Bu Ermeni kızının adı, y&#252;z yıllardan beri T&#252;rk kızlarına isim olmaktadır. Bir başka hik&#226;ye veya efsane kahramanının Ermeni olması da m&#252;mk&#252;nd&#252;r... Sarı Gelin de ger&#231;ekten Ermeni olsaydı, &#246;ylece kabul edilebilirdi.

    B&#252;t&#252;n bu a&#231;ıklamalardan sonra, Sarı Gelin t&#252;rk&#252;s&#252;n&#252;n, nerede s&#246;ylenirse s&#246;ylensin, hakim toplum olan T&#252;rklerden alındığı kesin olarak anlaşılmaktadır. Bu t&#252;rk&#252;n&#252;n hi&#231;bir yerinde Ermeni unsuru yoktur. Ermeniler, bir g&#252;n oluyor, el dokumalarımızdaki motiflere, bir g&#252;n oluyor &#252;nl&#252; bir mimarımıza sahip &#231;ıkıyorlar. Şimdi de Sarı Gelin t&#252;rk&#252;m&#252;z&#252;n, kendilerine ait olduğunu s&#246;yl&#252;yorlar. Bu iddianın da, Anadolu toprakları &#252;zerindeki hayallerinden farkı yoktur.

    Bir politikacı tarafından yazılan romanın, Ermeni bir vatandaşımız tarafından senaryo h&#226;line getirilmesiyle, g&#252;zel bir t&#252;rk&#252;m&#252;z&#252;n Ermenilere mal edilmesi meselesi, iki yıldan beri tartışılmaktadır. Gazeteciler, t&#252;rk&#252;c&#252;ler, şarkıcılar, kahveciler ve dernek&#231;iler konuşuyor.

    Halk edebiyatı sahasında &#231;alışan bilim adamlarımız, bu t&#252;r konulara eğilmelidir.



    Sarı Gelin 1

    Erzurum &#231;arşı pazar
    Leylim aman aman leylim aman aman
    Leylim aman aman sarı gelin

    İ&#231;inde bir kız gezer
    Hop ninen &#246;ls&#252;n sarı gelin aman
    Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim

    Elinde divit kalem
    Leylim aman aman leylim aman aman
    Leylim aman aman sarı gelin

    Katlime ferman yazar
    Hop ninen &#246;ls&#252;n sarı gelin aman
    Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim

    Paland&#246;ken y&#252;ce dağ
    Leylim aman aman leylim aman aman
    Leylim aman aman sarı gelin

    Altı mor s&#252;mb&#252;ll&#252; bağ
    Hop ninen &#246;ls&#252;n sarı gelin aman
    Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim

    Seni vermem yadlara
    Leylim aman aman leylim aman aman
    Leylim aman aman sarı gelin

    Nice ki bu canım sağ
    Hop ninen &#246;ls&#252;n sarı gelin aman
    Sarı gelin aman sarı gelin aman suna yarim


    Kıp&#231;ak T&#252;rkleri
    Erzurum

    Faruk Kaleli'den derlenmiştir. T&#252;rk&#252;n&#252;n Ermenice bir &#231;eşitlemesi de bulunmaktadır.


  8. 8
    BaRiKaT
    Üye
    Katip T&#252;rk&#252;s&#252;


    Elazığ tahrirat kaleminde k&#252;&#231;&#252;k bir memur olan Mehmet ismindeki gencin Fikri adındaki bir gen&#231; tarafından &#246;ld&#252;r&#252;lmesi &#252;zerine yakılan bu t&#252;rk&#252;n&#252;n hikayesi de ş&#246;yledir:

    Anadolu'nun bir&#231;ok yerlerinde, sosyal hayatın bir zorlaması olarak ortaya &#231;ıkan dost tutma olayı vardır. Halkın hoş karşılamaması ve geleneklere aykırı d&#252;şmesi y&#252;z&#252;nden gayri meşr&#252; aşk &#231;evrede hoş karşılanmaz. Sevmek ve sevilmek arzularıyla kaynayan hovardalar, halkın aşırı tassubuna rağmen yine de bir &#231;&#246;z&#252;m getirdiğine inanıldığından sermaye kadınlarının kurmuş olduğu genelevlerde dost, sevgili tutarlardı. Tutarlardı diyorum, bug&#252;n artık bu gibi olaylar olmamakta, ayrıca t&#252;rk&#252;m&#252;z&#252;n konusu olan olay da bundan 60-70 sene evvel ge&#231;mektedir.

    Sara adındaki sermaye kadının evinde bulunan ve g&#252;zelliği, &#231;ekiciliği, kıvraklığıyla gen&#231;leri baştan &#231;ıkarmada usta olan Zinnete isimli yosma ile Katip Mehmet arasında da işte b&#246;yle bir ilişki vardır. Zinnete, bu &#246;zellikleriyle bir &#231;ok gencin kanına girmiş, bir &#231;ok yuvanın yıkılmasına sebep olmuş bir dilber, Mehmet ise gen&#231;, yakışıklı. Olay akşamı Katip yine Sara'nın evine gider. Kapının a&#231;ılmaması karşısında kafası bozulan Fikri ve arkadaşları kapıyı kırarak i&#231;eri girerler. Fikri belinde taşıdığı han&#231;eri &#231;ektiği gibi Katip'e saplar. Katip oracıkta &#246;l&#252;r. Fikri ve arkadaşları hapse atılır, belli s&#252;re sonunda &#231;ıkarlar. &#199;ıktığının ertesi g&#252;n&#252; gece karanlığında y&#252;ksek bir k&#246;pr&#252;den d&#252;şen Fikri, boynu altında kalarak &#246;l&#252;r. Bu acıklı olay &#252;zerine de bu ağıt yakılmıştır.

    Katip T&#252;rk&#252;s&#252;

    Mezireden &#231;ıktım ağrıyor başım
    Dumdum kurşunuyla serildi leşim
    Buna sebep olan arap kardaşım
    Di değme de değme yaram derindir
    Yaram sağalırsa mevlam kerimdir
    Mezireden &#231;ıktım yıldız ışılar
    Katibi vurmuşlar kanı fışılar
    İmdada gelmiyor hayın komşular

    Bağlantı

    Saranın evleri Toptop'a bakar
    Katibi vurmuşlar al kanlar akar
    Bir mahle katibin yoluna bakar

    Bağlantı

    Atımı bağladım ben bir dikene
    T&#252;kettin &#246;mr&#252;m&#252; &#246;mr&#252;n t&#252;kene
    Benden selam olsun "kefen diken"e

    Bağlantı

    Toptop'un &#246;n&#252;nde perteğin yolu
    Fikri bey geliyor liveri dolu
    Katibi vuran da İbiş'in oğlu

    Bağlantı

    Anam yoğurdumu ayran eylesin
    &#199;ıkıp y&#252;celerden seyran eylesin
    Yoluma bakmasın, hicran eylesin

    Bağlantı

    Sabahleyin kalktım &#231;antama baktım
    Melul mahzun alıp atıma taktım
    Anama uymadım bağırımı yaktım

    Bağlantı


    Anonim
    Harput


  9. 9
    BaRiKaT
    Üye
    İzmir'in Kavakları 1


    &#199;akıcı Efe Ege B&#246;lgesinde halkın dilinde dilden dile efsaneleşen bir kahramandır. Osmanlı’nın son zamanlarında devlet iradesinin iyiden iyiye kaybolduğu yıllarda (1800-1900) halk kendi kahramanlarını, kendi kurtarıcılarını &#231;ıkarmıştır. Kimileri bu boşluktan yararlanarak zalimlikler yapmışlar kimileri de adalet dağıtan g&#252;&#231;l&#252; y&#252;rekli halk kahramanı olmuşlar. Bu devirde Ege B&#246;lgesinde’de Efelik &#231;ok meşhurmuş.

    &#199;akıcı Efe de İzmir, Denizli, Aydın civarında h&#252;k&#252;m s&#252;rm&#252;ş bir Efe’dir. O zamanlarda yaşadığı b&#246;lgede o kadar g&#252;&#231;lenmiş ki Osmanlı ile egemen olduğu b&#246;lge konusunda resmi anlaşma yolları bile aramıştır. &#199;akıcı &#231;oğu zaman dağlarda, kimi zamanda halkın yanına inerek zalimi durdurmuş, adalet dağıtmış, zenginden alıp fakir vermiştir. Bu sebeple halkın g&#246;nl&#252;nde de taht kurmuştur. Cesur hareketleriyle halkın g&#246;z&#252;ne girmiştir. Kimi zamanda d&#252;şmanla işbirliği yaptığı s&#246;ylentisi &#231;ıkmışsa da halk onu hep sevmiş ona yapılan bu t&#252;rk&#252;yle ismi &#246;l&#252;ms&#252;zleşmiştir.

    İzmir'in Kavakları 1

    Aradılar sordular
    Birg i&#231;inde buldular
    İnce tuzak kurdular
    Yar fidan boylum
    Kamalı'yı vurdular

    İzmir'in kavakları
    D&#246;k&#252;l&#252;r yaprakları
    Bize de derler &#199;akıcı
    Yar fidan boylum
    Yıkarız konakları

    Bah&#231;elerde kalem var
    Arkamızdan gelen var
    Kalkın gidelim efeler
    Yar fidan boylum
    İ&#231;imizde &#246;len var

    Selvi senden uzun yok
    Yaprağında d&#252;z&#252;m yok
    Kamalı da Zeybek vuruldu
    Yar fidan boylum
    &#199;akıcı'ya s&#246;z&#252;m yok


    Ekrem G&#252;yer
    İzmir



  10. 10
    BaRiKaT
    Üye
    İzmir'in Kavakları 2


    &#199;akıcı Efe, İkinci Abd&#252;lhamid'in istibdat y&#246;netimine karşı on&#252;&#231; yıl, ikinci Meşrutiyetten sonraki y&#246;netime karşı da iki yıl olmak &#252;zere 1895'den 1910 yılına kadar İzmir, Aydın, Denizli, Nazilli, &#214;demiş, Konya dağlarında, Antalya ve Muğla b&#246;lgelerinde onbeş yıl gibi uzun bir s&#252;re dolaşmış; adeta ikinci bir h&#252;k&#252;met gibi kendi iptidai usulleriyle h&#252;k&#252;m s&#252;rm&#252;ş, bu s&#252;re i&#231;inde halktan vergi almış, adalet dağıtmış yol, k&#246;pr&#252; ve camiler yaptırmış; Osmanlı ile, dolaştığı h&#252;kmettiği toprakları paylaşmak uğrunda m&#252;cadele etmiş, zaman zaman y&#252;ze &#231;ıkmış dağdan inerek resmi yetkililerle g&#246;r&#252;şmeler yapmış- zaman zaman dağ başlarının &#246;zg&#252;r ve bağımsız havasını teneff&#252;s etmiş, h&#252;k&#252;metle eşit koşullarda anlaşmalar yapmak gibi Sarayı ayağına kadar getiren kudret olmuş bir kişiliktir.

    &#199;akırcalı, halkın istibdat y&#246;netimine karşı bilin&#231;li bir hareketini temsil etmemiş fakat m&#252;stebit y&#246;netime karşı halk ruhunda parlayan isyan eğilimlerine &#231;eşitli koşullarda terc&#252;man olmuş, bunun i&#231;in de hayatında olduğu gibi &#246;l&#252;m&#252;nden sonra da s&#252;rekli b&#252;y&#252;k bir halk kahramanı niteliği ve ş&#246;hreti kazanmıştır.

    Esasen &#199;akıcı Efe merhametli, vicdanlı, halkı sever, cesur, c&#252;retkar, mert, otoriter bir zeybekti.

    Ger&#231;ekten onun halk i&#231;inde en b&#252;y&#252;k ş&#246;hreti "zenginden ve zalimden alıp fakirlere dağıtmasından" ileri geliyordu. H&#252;k&#252;metten herhangi bir himaye ve yardım bulamayanlar kurtuluşu onda arıyorlardı.

    &#199;akıcı Efe olayını ilgin&#231; kılan noktalardan biri de, onun &#231;eşitli yabancı unsurlarla olan yakın ilişkileri ve İttihat ve terakkicilerle olan ilişkileridir. &#199;akıcı'nın bu y&#246;nleri bazı kişilerce istismar edilmek istenmiştir. S&#246;zgelimi Kemal Tahir, onun bazı İngiliz, Fransız ve Rumlarla olan sınırlı ilişkilerini casusluğa dek vardırmıştır. Oysa b&#246;yle bir su&#231;lamada bulunmak g&#252;l&#252;n&#231;t&#252;r. &#199;&#252;nk&#252; &#199;akıcı'nın yaptığı sınırlı g&#246;r&#252;şmelerin tamamı sarayın ve resmi makamların bilgisi altında yapılmıştır. &#220;stelik resmi makamlar bu g&#246;r&#252;şmeleri bir uzlaşma yolu olarak kullanmak isterler.


    İzmir'in Kavakları 2

    &#199;akıcı siperde yatar
    Ne talimli fişek atar
    Serdarımız Emin Ağa
    Mevtamız dağlarda yatar

    Yasana dağlar yasana
    Nifat'ım benzer Hasan'a
    &#199;apar oğlanı mı sandın
    &#220;&#231; kurşun sıktın Hasan'a

    Gidin keşif&#231;i getirin
    İncitmen,usul yatırın
    &#199;akıcı inkar ederse
    Atını şahit g&#246;t&#252;r&#252;n

    Getirin eti ete katalım
    Terazi bulun tartalım
    &#220;ş&#252;d&#252;n sandım Hasan'ım
    Sırt sırta verip yatalım


    Ekrem G&#252;yer
    İzmir


  11. 11
    BaRiKaT
    Üye
    Reklam



    Ah Bir Ataş Ver


    &#199;anakkale Boğazı, Nağra Burnu a&#231;ıkları
    4 Nisan 1953, Saat 02:15

    Uzun ve yorucu bir seferden d&#246;nen Dumlupınar denizaltısı, Nağra Burnu a&#231;ıklarında İsve&#231; bandıralı Nabuland Şilebi ile &#199;arpıştı. Sessiz, soğuk ve bulanıktı gece. Başından aldığı şiddetli darbe ile Dumlupınar birka&#231; saniye i&#231;inde sulara g&#246;m&#252;ld&#252;. Gemideki 81 kişilik m&#252;rettebattan sağ kalan 22 kişi, geminin arka b&#246;l&#252;m&#252;ndeki torpido dairesine sığındı. Mahsur kalanların su y&#252;z&#252;ne fırlattıkları telefon şamandırasıyla gemi ile irtibat sağlandı. Sağ kalan 22 kişiyi kurtarmak i&#231;in herkes seferber oldu. Bu arada oksijeni idareli kullanmaları i&#231;in, gereksiz yere konuşmamaları, şarkı t&#252;rk&#252; s&#246;ylememeleri ve sigara i&#231;memeleri konusunda uyarılar yapıldı. Ancak saatler s&#252;ren kurtarma &#231;alışmalarının sonunda, umutların t&#252;kendiği anda karanlıkta bekleyen 22 kişiye, herşey yine aynı s&#246;zc&#252;klerle anlatıldı; konuşabilirler, t&#252;rk&#252; s&#246;yleyebilirler ve hatta sigara bile i&#231;ebilirler. Şamandıradaki telefon hattının &#246;b&#252;r ucundan, t&#252;m T&#252;rkiye, denizaltıda tevekk&#252;lle &#246;l&#252;me yapılan h&#252;z&#252;nl&#252; ama başı dik t&#252;rk&#252;s&#252;n&#252; dinledi.





    Ah Bir Ataş Ver

    Ah bir ataş ver cigaramı yakayım
    Sen salın gel ben boyuna bakayım
    Uzun olur gemilerin direği
    Ah &#231;atal olur efelerin y&#252;reği

    Ah vur ataşı gavur sinem ko yansın
    Arkadaşlar uykulardan uyansın
    Uzun olur gemilerin direği
    Ah &#231;atal olur efelerin y&#252;reği

    &#199;anakkale İ&#231;inde

    Anadolu halkının kahramanlığını destanlaştırdığı savaşlardan biri de &#199;anakkale cephelerinde olur. B&#252;y&#252;k imkansızlık i&#231;inde verdiği bu &#231;etin m&#252;cadelede, bağımsızlığı i&#231;in gerektiğinde &#231;ok şeyler yaratabileceğini b&#252;t&#252;n D&#252;nyaya bir kez daha anlatmıştır.

    Birinci D&#252;nya Savaşı İtilaf Devletleri dediğimiz İngiltere, Fransa ve Rusya ile, İttifak Devletleri dediğimiz Almanya, Avusturya ve İtalya'nın birbirleriyle savaşmasıyla başlar. Almanya'ya saldırabilmesi i&#231;in Rusya'nın silah ve cephane ihtiyacı vardı. Bunun i&#231;in Boğazlar yoluyla Rusya'nın İngiliz ve Fransız kuvvetleriyle birleşmesi gerekiyordu. Oysa ki Osmanlı Devletinin harbe girmesi &#252;zerine &#199;anakkale boğazını ge&#231;mek i&#231;in Osmanlı Devletine &#199;anakkale'de cephe a&#231;maları gerekti. İtilaf Devletlerine ait bir donanma 18 Mart 1915'te &#199;anakkale Boğazı'nı ge&#231;meye kalkıştı. Burada kahramanca &#231;arpışan T&#252;rk kuvvetleri karşısında b&#252;y&#252;k kayıplar vererek geri &#231;ekildi. Bu sefer Gelibolu yarımadası'nın &#231;eşitli yerlerine kuvvetler &#231;ıkararak karadan İstanbul'a y&#252;r&#252;meyi denediler. Ne yazık ki yapılan sayısız h&#252;cumlar T&#252;rk s&#252;ng&#252;s&#252; karşısında eriyip gidiyordu. Son olarak b&#252;y&#252;k bir taarruzla Gelibolu yarımadası &#252;zerinden Marmara'ya ulaşmayı denediler. Ansızın yaptıkları bu taarruz da Anafartalar ve Arıburnu, b&#246;lgelerinde benzeri g&#246;r&#252;lmemiş bir m&#252;dafaa ile durduruldu. T&#252;rkleri bu cephelerde yenemeyeceklerini anlayan d&#252;şman buraları terk ederek &#231;ekilmek mecburiyetinde kaldı.

    Y&#252;zbinlerce şehit verdiğimiz bu savaşın b&#252;t&#252;n Anadolu'da heyecan uyandırması, bu savaşa doğudan, batıdan, kuzeyden, g&#252;neyden hasılı yurdun d&#246;rt bucağından g&#246;n&#252;ll&#252; asker gitmesindendir.




    &#199;anakkale İ&#231;inde

    &#199;anakkale i&#231;inde aynalı &#231;arşı
    Ana ben gidiyom d&#252;şmana karşı
    Of gen&#231;liğim eyvah

    &#199;anakkale i&#231;inde bir uzun selvi
    Kimimiz nişanlı kimimiz evli
    Of gen&#231;liğim eyvah

    &#199;anakkale &#252;st&#252;n&#252; duman b&#252;r&#252;d&#252;
    On &#252;&#231;&#252;nc&#252; fırka harbe y&#252;r&#252;d&#252;
    Of gen&#231;liğim eyvah

    &#199;anakkale i&#231;inde toplar kuruldu
    Vay bizim uşaklar orda vuruldu
    Of gen&#231;liğim eyvah

    &#199;anakkale i&#231;inde bir dolu testi
    Analar babalar umudu kesti
    Of gen&#231;liğim eyvah


  12. 12
    BaRiKaT
    Üye
    &#199;arşamba'yı Sel Aldı

    Ahmet, Abdal Deresi'nin kıyısındaki yoksul k&#246;yl&#252;lerden birinin oğluydu. Kara sevdası karşılık bulmuş, Melek ona kalbini a&#231;mıştı. Nişanlandılar ve Ahmet askere gitti. Ağa oğlu Mehmet Ali, Melek'e g&#246;z koydu. Melek, Mehmet Ali'yi reddedince, ağa oğlu ve adamları tarafından dağa kaldırıldı. K&#246;t&#252; haberi alınca firar eden Ahmet, silahını alıp, yollara d&#252;şt&#252;. Gece g&#252;nd&#252;z Melek'i aradı. Bir g&#252;n yağmur yağdı, Yeşilırmak taştı. &#199;arşamba bir anda g&#246;le d&#246;nd&#252;. Sel, Canik Dağları'ndan aşağı bir &#231;ığ gibi, &#246;n&#252;ne kattığı herşeyi s&#252;r&#252;kledi. Selin ardından hayat yeniden normale d&#246;nd&#252;. Abdal Deresi'nin Yeşilırmak'a d&#246;k&#252;ld&#252;ğ&#252; yerde ahali toplandı. Derenin nehre bağlandığı yerdeki kayanın &#252;st&#252;nde, selin getirdiği iki kişinin cesedi g&#246;r&#252;ld&#252;. Cesetler, Melek ve Ahmet'e aitti. Elele tutuşmuş &#246;ylece yatıyorlardı. Rivayete g&#246;re b&#252;y&#252;k kaya par&#231;ası, yedi yerinden ayrıldı ve her birinden bir servi boyu su fışkırdı. Ahali dua etti. Dualar, yıllardır can alan, insanların acısını dile getiren dizelere d&#246;n&#252;şt&#252;.' &#199;arşamba'yı sel aldı' t&#252;rk&#252;s&#252; de, o acı mırıltılardan doğdu. Kayanın bulunduğu yere daha sonra bir su değirmeni kuruldu ve o y&#246;re 'Değirmenbaşı' olarak anıldı. Ahşap değirmenin yedi taşı vardı. Yedi oluğuna su veren set &#252;zerinden yedi kez y&#252;r&#252;mek, sağ ve sol omuz &#252;zerinden yedişer kez su atmak uğur sayıldı. Her Hıdırellez'de tekrarlanan gelenek, 1970'lerde değirmenin yıkılmasına kadar s&#252;rd&#252;.




    &#199;arşamba'yı Sel Aldı

    &#199;arşamba'yı sel aldı
    Bir yar sevdim el aldı
    Keşke sevmez olaydım
    Elim koynunda kaldı

    Oy ne imiş ne imiş
    Kaderim b&#246;yle imiş
    Gizli sevda &#231;ekmesi
    Ateşten g&#246;mlek imiş

    &#199;arşamba yollarında
    Kelep&#231;e kollarımda
    Allah canımı alsın
    O yarin kollarında

    Oy ne imiş ne imiş
    Kaderim b&#246;yle imiş
    Gizli sevda &#231;ekmesi
    Ateşten g&#246;mlek imiş

    &#199;arşamba yazıları
    K&#246;rpedir kuzuları
    Allah alnıma yazmış
    Bu kara yazıları

    Oy ne imiş ne imiş
    Kaderim b&#246;yle imiş
    Gizli sevda &#231;ekmesi
    Ateşten g&#246;mlek imiş


+ Yorum Gönder
türkülerin efsaneleri,  bahçelerde mor meninin hikayesi
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi