Türk Mûsikîsi Bestekârları - İcrâcıları

+ Yorum Gönder
Müzik Köşesi ve Müzik Sohbet Bölümünden Türk Mûsikîsi Bestekârları - İcrâcıları ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    Börtecine
    Emekli
    Reklam

    Türk Mûsikîsi Bestekârları - İcrâcıları

    Reklam



    Türk Mûsikîsi Bestekârları - İcrâcıları

    Forum Alev


    FARABİ, 870 yılında Türkistan'da Siderya (Seyhun) nehri ile Aris'in birleştiği yerde kurulmuş eski bir yerleşim merkezi olan Farab'da (Otrar'da) doğdu. Babası, Mehmed adında bir kale komutanı idi. Hayatı hakkında sağlam ve ayrıntılı bilgi pek yoktur. Zaten filozof, bilgin ve sanatkâr olarak, yaşadığı yıllarda bugün tanındığı kadar tanınmamıştı. Hakkında bilgi veren kaynaklar kendisinden 150-200 yıl sonra yazıldığı için, güvenilir olmaktan uzaktır. Efsanelerle süslenerek anlatılan bır ilim ve sanat adamıdır .Ebu Nasrı Farabi, Arısto'' nun bütün eserlerini açıkladığı ve incelediği için Ustad-ı Sani, Hâce-i Sani, Muallim-i Sani gibi sıfatlar almıştır .Bunlardan başka Ebu Nasri Farabi-i Türki, Hakim Farabi gibi isimlerle de anılır. Asıl adı Ebu Nasr Muhammed bin Muhammed bin Turhan bin Uzlug'dır. Batı kaynaklarında adı ''Alpharbius ya da Alphartabi'' olarak geçer .


    İlk öğrenimini doğduğu yerde yaptı. Gençliğinde Türkistan'dan göç ederek bir süre Iran'da dolaştı. Daha sonra o zamanın ilim ve sanat merkezi olan Bağdat'a gelerek yüksek öğrenimini burada tamamladı. Böylece anadili olan Türkçe' den başka Farsça ve Arapça'yı hristiyan hocalardan ilim dili olan Latince ve eski Yunanca'yı öğrendi. çağının ünlü bilginlerinden Ebu Bişr bin Yunus'tan Mantık, Ebu Bekr Ibn el Sarrac'dan dilbilgisi dersleri aldı. Bundan sonra Harran Üniversitesi'ne giderek felsefe çalışmaları yaptı ve burada Yuhna bin Haylan'dan Mantık bilgisini ilerletti. Aristo üzerindeki çalışmalarını burada yaptı. Bağdat'a döndükten bir süre sonra Mısır'a gitti. 941 yılında Mısır'dan Halep'e gelerek Emir SeyfüddevIe Hemedani'nin sarayında bulundu. Zamanının devlet adamlarından saygı gördü. Mütevazi bir hayat süren Farabi, Emir'in teklif ettiği yüksek maaşı kabu1 etmeyerek, ''Dört Dirhem''lik küçük bir ücretle yaşamayı yeğledi.Mısır' da kaldıpı sürece Türk kıyafeti ile dolaşır ce Türkçe konuşurmuş.


    Eski Yunanlı. filozof ve ilim adamlarının eserlerinin Arabça'ya çevrilerek öğrenilmesi Farabi ile başlamıştır denebilir.Önce Abbasiler , sonra Endülüs medeniyeti içinde yetişen islâm bilginleri bunları Batı'ya tanıtmıştır .Orta çağ Avrupası bu filozofu Arab dilinden, özellikle Kurtuba'lı ibn-i Rüşd' den öğrendi. Batılı bilginler Ibn-i Rüşd'ü öğrenmek isterken Farabi'yi okumak zorunda kaldılar.

    Farabi'nin eserlerinin yüzyıllarca Avrupa'da tanınmasının nedeni budur.Bütün Orta çağ boyunca Avrupa'da böylesine tanınan, hattâ XX. yüzyılda bile hakkında araştırmalar yapılan, eserleri yayınlanan Farabi, 950 yılında Şam'da öldü ve Babüssagir'e gömüldü. Cenaze namazını Emir Seyfüddevle'nin kıldırdığını çeşitli kaynaklar belirtiyor .Farabi'yi bir kaç yönden incelemek gerekir.

    FİLOZOF FARABİ

    Hekim ve"hakim (doktor ve filozof) olmasına rağmen, onun bütün sıfatları felsefe ile ilgili yönü için kullanılır .Felsefeyi öğrendikten sonra, görüşlerini Aristo felsefesi doğrultusunda geliştirdi ve bunları bir temele oturtarak kendine özgü bir okul kurdu; olgun eserler yazmaya koyuldu. Psikoloji, metafizik, mantık, zekâ, madde, zaman, vahdet, boşluk, mesafe ve sayı gibi kavramlarla ilgili görüşler ileri sürdü. Iyi bir matematikçi oluşu ile de ünlüdür .


    Felsefeye mantık yolundan girerek metafizik üzerinde durdu. Din ile felsefenin ayrılmaz bir bütün olduğunu gördükten sonra islâm felsefesinin kurucusu oldu. Farabi'ye göre din ile felsefe arasındaki uyuşmazlık temelde değil, dışta kalan yorumlarla düşüncelerin değerlendirilmesindeki farklılıktan ileri gelir .Böylece mantık ve kavramcılığı geliştirdiğinden, bu etki ile Kelâm gibi Islami ilim dalları kanıtlarını mantıktan almaya başlamıştır. Bu yoldan hareket eden Farabi, o zamanki ilim dallarını ikiye ayırır. Ona göre mantık, metafizik gibi ilimler nazari(teorik), ahlâk, siyaset(politika), matematik, musiki ise ameli yâni pratik ilimdir .
    Eserlerinin sayısı yetmişe yaklaşır. Yazılarını tenha yerlerde, su kıyılarında, ağaç altında yazdığı, eserIerindeki boşlukların, defterlere yazmayıp kâğıtlara not etmesinden, daha sonra bunların bir bölümünün kaybolmasından ileri geldiği söylenir. En tanınmış alanları Ed-Talimü's-Sani ile İhsanü'I-Ulûm'dur. Sonuncu su Doğu dünyasında yazılmış ilk ansiklopedik eserdir.

    MIJSİKÎŞİNAS FARABİ

    Mûsikîdeki önemi, Doğu mûsikîsinin nazariyatı ile ilgili, Kindî'den sonra ilk önemli eseri yazmış olmasın dandır. Mûsikînin sanat yönünü iyi bildiği, bazı mûsikî âletlerini çaldığı ve icad ettiği söylenirse de, eserlerin de ve hakkında bilgi veren kitoplarda bu konu ile ilgili geniş bilgi yoktur. Mûsikî ile astroloji arasındaki ilgiyi reddetmiş ve Kindî'nin kurup geli;tirdiği okulun ilerlemesine katkıda bulunmuştur. Kitabü'I-Mûsikîü'I-Kebîr (Bü yük Mûsikî Kitabı) adındaki eseri biri sekiz, diğeri dört bölümden oluşmuştur. Birinci bölümde mûsikî teori lerini anlattıktan sonra, ikinci bölümde kendisinden önceki mûsikîşinasların ileri sürmüş oldukları fikirleri eleştirir. Ayrıca İran mûsikîsi ve sazlarından söz ettikten sonra, mûsikî öğrenimi ile ilgili fikirler ileri sürer. Bu ve EI Methal Fi'I-Mûsikî adındaki kitapları Aristo ile eski Anadolu filozofları, özellikle Pythagoras'ın görüşle rini yansıtır. İhsanü'I-Uliım adındaki eserinde ise mûsikînin hangi ilim ve sanat dalına bağlı olduğuna değin miştir. Farabî'nin mûsiki ile ilgili görüşlerine etken olan şu iki konudan söz etmek gerekecektir:

    İ.Ö. VI. yüzyılda Sisam adasında doğan PYTHAGORAS, eski çağın en önemli matematikçisi, fizikçisi ve filozofudur. Seste ahengin(uyum'un) değerinin tellerin boyu ile orantılı olduğunu ortaya koymuş ve ses fiziğini incelemiştir. Bugün "Pyıhagoras Gamı" denen bu sistem, bir oktav aralığına bir "Doğal Beşliler"dizisini meydana getiren sesler yerleştirilerek elde edilir. Pratikte kullanılmaya elverişli değilse de bir çok telli saz buna göre akord edilir; "Kemancılar Gamı" da denir. Bu Gam'ın üstün yanı yapısı itibariyle bütün "Do ğal Beşliler"i vermesidir. "Doğal Dörtlü"ler bir oktav i5inde, "Doğal Beşliler"in tamamlayıcısı olduğundan, "Doğal Dörtlüler"i de verir. Bu konuyu inceleyen Farabî, mûsikînin müsbet yönünü ele almış ve tenkitçi bir bakışla, tam bir "Pythagoras"çı olarak görüşlerini açıklamıştır. Arabça olarak yazmış olduğu mûsikî kitabı, bir sanat kitabı olmaktan çok "Akustik" konularla ilgilidir.

    Arab Mûsikîsi ile ilgili ilk kaynaklara, Hicret'in II. yüzyılından sonra rastlanı~. Şairlerin Rebab'a benze yen tek telli bir saz çalarak şiir okudukları biliniyor. Bu yüzyıldan başlayarak Arab Mûsikîsi'nin geliştiğini, perde sistemlerinin tek oktavdan çıkarak gelişmeğe bağladığını görürüz. Oysa bu yüzyıllarda Doğu'dan ge lerek İran ve Suriye'de yaygınlık kazanmış, zamanına göre gelişmiş bir mûsikî vardı. İşte bu mûsikî Arab Mûsikîsi'ni etkilemiş, özellikle ritm teşekkülüne yardımcı olmuştur. Îsa bin Abdullah, İbn Musaccah gibi ustalar, Müslim İbn Muhriz ve bu kişinin çıraklarından yararlanmışlardır. Abbasiler'den himaye gören Ibrahim el Mosilî, oğlu İshak gibi sanatkârların etkisi ile mûsikî merkezi âdeta Şam'dan Bağdat'a taşınmıştır. Bu sûretle mûsikîye Horasan'ın etkisi egemen olmuştur. Farabî'nin mûsikî hakkındaki görüşlerini yazması bu döne me rastlar. Kitabı en eski Arabca mûsikî eseri olmasına rağmen, işlenen konunun Arab Mûsikîsi ile ilişkisi yoktur.

    FARABÎ hakkında pek çok eser bilgi verir. Bunların bir bölümü, yukarıda da belirttiğimiz gibi, efsaneler le karışık, inanılması güç bilgilerdir. Ibn Ebi Usaybia "Tabakatü'I-Etıbbâ" adındaki eserde "Bir saz icad etmiştir; mûsikînin amelî ve nazarî yönlerini iyi bilirdi" diyor. Tezkeretü'I-Hükûm-u Fi-Tabakatü'I-Ümen'de şöyle bir bölüm var : "Emir Seyfüddevle-i hemedanî'nin saz sanatkârları bir süre çalıp söylediler. Mecliste bulunan Farabî daha sonra cebinden tahta parçaları çıkartarak birbirine ekledi ve çalmaya başladı. Orada bulunanlar önce güldüler. Sonra sazın yapısını değiştirerek çaldı, herkes ağladı. En sonunda herkesi uyutarak sessizce meclisi terk etti," Buna benzeyen başka hikâyeler de vardır.

    Hekimbaşı Gevrekzâde Hâfız Hasan bin Ahmed(Amed), "Emrâz-ı Ruhiye-i Nagâmat-ı Mûsikîye" adın daki risalesinde Farabî'nin bir çok ilim dalında olduğu gibi mûsikînin de tıpta kullanıldığını, Hoca Nasırî Tusî, Hoca Abdülmümin Sofî ve Safiyüddin'den önce yeni yöntemler ileri sürdüğünü yazar. Şeyhülis lâm Esad Efendi, Lehcetü'I-Lügat'inde Farabî'yi metheder. Ayrıca bir çok eserde Kemaleddin, Ebû Ali bin Sina gibi ustalarla Mısır'da toplanarak o günkü sistemleri gözden geçirdikle~inden söz eder bu toplantılar da 24 terkibin 48'e çıkartıldığına değinilir.

    Bir başka eserde Farabî'den naklen şu bilgiler veriliyor: Bu bilgilere göre Farabî, Ezan mûsikîsi ne de yer vermiş ve vakitlere göre okunacak ezanın makamlarını şöyle anlatmış: Sabahleyin Rehavi, Subh-ı Sadık'ta Hüseyni, Güneşin iki rehm yükseldiği zaman Rast, vakd-i Hüda'da Bûselik, nısf-ı neharda Zengûle,vakd-i huzûrda Uşşak, vakd-i gurup'tn Isfahnn, akşam naımazındc Neva, yatsı namazında Büzürg, vakd-i nevmde Zirefkand makamı.

    Ud ve Kanun'un Farabî tarafından icad edildiği ileri sürülmekle birlikte, doğruluğunu kanıtlayacck bir belge yoktur. Belki de Ud üzerinde yeni düzenlemeler yapmıştır; çünkü, Ud hakkında Kindî Farabî'den önce bilgi vermiştir. Nitekim, Prof.Dr. Ahmed Süheyl Ünver bu konu ile ilgili bir belgeden söz ediyor. Yazar bu belgeyi İsmnil Saib Efendi'den aldığını belirterek başka kaynak göstermiyor. XIII. yüzyıldan kalan bu belgede, "İste Farabî'nin son icadı olan Ud; Musullu İbrahim, İbn Muid, Musullu İshak'ın tellerini yerine koyarak farsça sözlerle islah ettikleri Ud ül-Müsemmen budur" dendikten sonro şekli akordu ve perdeleri hakkında bilgi veriliyor. Günümüze Farabî'den mûsikî eseri gelmemiştir. Ona izafe edilen bazı eserlerin aslı olmasa gerektir.

    İbni Sina kadar olmamakla birlikte, tıp ilmi ile de uğraşmış, eserlerinde bu konuya yer vermiş, felsefe kadar ileri götürememiş ve tedavi yöntemleri ile uğraşmamıştır.




  2. 2
    Börtecine
    Emekli

    --->: Türk Mûsikîsi Bestekârları - İcrâcıları

    Reklam



    Safiyüddîn Abdülmümin Urmevî (? - 1294)




    Mûsikîmizin büyük isimlerinden biri de Sultan Veled'le hemen hemen çağdaş olan Safiyüddin Abdülmümin'dir. Türk Mûsikîsi Tarihi kaynaklarında Urmiyeli Safiyüddin, Safiyüddin Abdülmümin Urmevî, İbni Fâhiri'l-Urmevî, Safiyüddin Abdülmümin bin Yusuf bin Fâhir gibi isimlerle anılan mûsikîmizin bu büyük nazariyatçısının doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor. Takriben yetmiş yaşlarında 28 Ocak 1294 tarihinde Isfahan'da öldü.
    Ailesi Urmiyeli(Rızaiyeli) olmakla birlikte, doğum yeri bilinmiyor. O zamanın sanat ve kültür merkezi olan Bağdat'a ailece göç etmiş olmaları ve Safiyüddin'in de doğum yerinin bağdat olması muhtemeldir. Son Abbasi halifesi Mutasım Billah'ın(ölümü:1258) musahibliğinde bulunuşundan önceki yıllarına ait hayat hikâyesi karanlıktır. O yıllarda genç yaşında ün kazanmış bir mûsikîşinas olduğu, hem sarayda görev almasından, hem de halifenin ölümünden sonra vezir Alâaddin Cüveynî'nin eserlerini yazması için ona yetki vermesinden anlaşılıyor. İyi bir öğrenim gördüğünü, kendini iyi yetiştirdiğini elde bulunan eserleri ortaya koyuyor. Türklüğü ve Türkleri görmezlikten, bilmezlikten gelen yabancı araştırmacıların bu büyük insanı Arab olarak kabul etmesi bir bakıma doğal sayılabilir. Çünkü bu durum Avrupalıların eski bir hastalığıdır. Ancak silinmez bir "Urmevî" yâni Türk etiketi taşıyan Safiyüddin'e Türk yazarlarının "Arab"lık etiketi yapıştırması şaşılacak bir şeydir.

    Bağdat sarayında mûsikîşinas ve Ud sanatkârı olarak çalışırken , aynı zamanda halifenin ünlü kitaplığının idaresine bakıyor ve "müstensih"lik yapıyor, yâni kitapları el yazısı ile yazarak çoğaltıyordu. Çok sevilip sayıldığı, büyük ücretler karşılığında çalıştığı bu mutlu günler çok uzun sürmedi.

    Moğol İmparatoru Hulâgu'nun 1258 yılında Bağdat'ı istila etmesi ile her şey son buldu. Halife öldürülmüş, şehir yerle bir edilmiş, kütüphane yakılıp yıkılmış, kitaplar Dicle nehrine dökülmüştü.

    Bu karışık günlerde Safiyüddin'in yeni hükümdarın huzurunda Ud çaldığı, mûsikîşinaslığı sayesinde hayatını ve servetini kurtardığı anlaşılıyor. Nitekim bağışlanmış, eski saygınlığı geri verilmiş, hem de yıllık tahsisatı arttırılmıştı. Bir yandan bu hizmetleri sürdürürken, bir yandan da İlhanlılar'ın başveziri Şemseddin Cüveynî'nin iki oğlu Bahaeddin Muhammet(ölümü:1279) ile Şerafeddin Harûn (ölümü:1286)'un hocalığını yapıyordu. Bu iki kişi daha sonra sanat ve edebiyatın koruyucusu olmuşlardır.

    Bu görevlerden başka Şemseddin ve Alâeddin Cüveynî'lerin ısrarı ile "İnşa Divanı"na getirildi. Bahaeddin Muhammed Isfahan valisi olunca, onunla birlikte 1265 tarihinde Isfahan'a gitti. Cüveynî ailesinin eski gücünü yitirerek çökmesi üzerine Safiyüddin de unutulmuş, hayatının son yıllarını tam bir yoksulluk içinde geçirerek borcunu ödemediğinden hapse atılmış ve hapishanede ölmüştür.

    Elde bulunan eserleri, kütüphaneciliği ve öteki görevleri göz önünde tutulursa büyük bir yazar olduğu anlaşılır. Ayrıca Yakût ve İbni Mukla ayarında bir hattattı;bu konuda bir eseri günümüze gelememiştir.

    İbni Tağrıbirdi ve İshak al-Mavşilî'den sonra gelmiş en büyük mûsikî nazariyatçısıdır. İleri sürdüğü fikirler için Sir C. Hubert H. Parry, "Asla düşünülemeyecek bir ses dizisidir", Dr. Helmholtz ise"Pitagoras sisteminin esaslı bir şekilde geliştirilmişidir. "diyor. Aslında Safiyüddin sistematik nazariyenin kurucusudur. Şerefiyye adındaki kitabının, Farabî'nin eserinin kısaltılmış şekli olduğu ileri sürülmüşse de yanlıştır. Çünkü Safiyüddin mûsikîde Farabî ile İbn Sinâ'nın fikirlerinin karşısında yer alır ve onları bazı noktalardan eleştirir.

    Farabî ile Safiyüddin'in nazari görüşlerinin bazı bölümlerine bugün "ölü nazariyeler" gözü ile bakılmaktadır. Farabî, Safiyüddin ve Meragâlı Abdülkadir'den sonra mûsikîmizde o kadar değişiklik olmuştur ki, bu değişiklikleri eksiksiz olarak ve sıra ile incelemek mümkün değildir. Bununla beraber Safiyüddin'in eserleri, Doğu ve Batı müzikologlarınca derinlemesine incelenmiş, açıklamalar yapılmış, Türk Mûsikîsi'nin başlıca kaynağı olmuştur. Kendisinden sonra gelen nazariyatçıların eserleri, onun düşünceleri temel alınarak yazılmıştır.

    Aynı zamanda bestekâr olan Safiyüddin, Kindî'den sonra "Ebced Notası" nı ilk kez kullanan sanatkârdır. Elimizde bulunan Nevruz makamında Remel usûlü ile bestelenen eseri mûsikîmizin en eski beste örneğidir. Türk Mûsikîsi'nin ses sistemini bilimsel temele oturtan adamdır. Mûsikî aletlerinin Santur ve Nüzhe ya da Mugni ve Kânun gibi sazları , Isfahan'da bulunduğu yıllarda icad ettiği söylenir. Bir başka yazar bu sazlara bir de Lavta eklemişse de kaynak göstermemiştir.

    Mûsikînin pratik yönleri ile uğraşarak bir çok mûsikî aletini çalmasını bilen ve bu yönden Farabî'ye benzeyen , tonal sistemimizde yenilikler ortaya koyan makamlarımızın insan psikolojisi üzerindeki etkilerini inceleyen, Bağdat'ta gelişen bu mûsikîyi yabancı etkilerden kurtarmaya çalışan büyük bir ses fiziği ustasıdır.

    Eserleri :

    Safiyüddin Abdülmümin Türk olduğu halde, çağının ilim dili Arapça olduğu için eserlerini Arapça yazmıştır. Bu eserlerin hemen hepsi Batı dillerine çevrilerek yayınlanmıştır.

    1-) 130 kadar bestesi olduğu ileri sürülürse de bunlardan ancak bir tanesi günümüze gelebilmiştir.

    2-) Risalât-ı Şerefiyya fi'l-Nisab al Tâlifiya:Bu kitabın 1252 yılında Şemseddin Cüveynî için kaleme alındığını iddia edenler olduğu gibi, kaynak gösterilmeden öğrencisi Şerafeddin Harûn'a sunulduğunu kabul edenler de vardır. Kısa adı ile Şerefiyye, beş makale halinde düzenlenmiştir. Ses fiziği, tellerin titreşimi, ses yüksekliğinin tellere oranı, mûsikî aletlerinin uzun ya da kısa oluşu ile seslerin değişimi Kitabü'l-Edvar'dan daha geniş olarak anlatılmıştır.

    3-) Kitabü'l-Edvar:Bu eserinde de birincide olduğu gibi ezgileri araştırmış, tellerin boyuna göre elde edilen seslerin değişmesini incelemiş, tellerin özelliklerinden söz etmiş, başta Ney ve Mizmar olmak üzere bir çok saz hakkında bilgi vermiş, özellikle Ud'u uzun uzun anlatmıştır. Kitabü'l-Edvar 15 fasıl olarak yazılmış, makamlar 17'e ayrılmıştır. Ahmed oğlu Şükrullah (1388-1470) bu eseri "Terceme-i Kitab-ı Edvâr" adı altında Türkçeye çevirmiştir. Merâgalı Abdülkadir ise "Şerhü'l-Kitab-ı Edvâr" ismi ile açıklamasını yapmıştır. Baron d'Erlanger eseri Fransızca'ya çevirirken Mevlânâ Mübarek Han'ın şerhi ile Şerefiyye'nin tercümesini esas almıştır.

    4-) Fi'l-Ulûm al-Arûz va'l-Kavâfi va'l-Badî:Aruz, kafiye ve estetik kurallarından söz eder.

    Özet olarak Safiyüddin Abdülmümin, yaşadığı dönemde mûsikîyi bilimsel, teknik ve klâsik kalıplara koyarak ortak bir Türk-İslâm mûsikîsinin doğmasına çalışmış, Türk Mûsikîsi'ni sistemleştirmiş ve günümüze kadar gelebilmesini sağlamıştır.

    Mûsikîmize büyük hizmetleri geçmiş bu büyük bilim adamını saygıyla ve rahmetle anıyoruz.

    Hazırlayan: Tâhir AYDOĞDU







  3. 3
    Börtecine
    Emekli
    ABDÜLKÂDİR MERÂGÎ (1353 ?-1435)

    Yerli ve yabancı kaynaklarda, Farabî ve İbni Sina birinci ve ikinci üstad sayıldıkları için , Üstad-ı Salis, Merâgalı Abdülkâdir, İbni Gaybî, Hoca Abdülkâdir, Merâgalı olarak anılan bu ünlü Türk bilgin ve mûsikîşinası Azerbeycan'ın Merâga şehrinde doğdu. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir, verilen tarihler tahminlere dayanır ve 1353 ile 1360 arasında değişir. Çok ilgi çekici ve fırtınalı bir hayat sürmüştür, hayat hikâyesinin büyük bir bölümü bilinmektedir. Eserlerini yüzyıllarca ilim ve sanat dili olarak kullanılan Arap ve İran dillerinde yazdığı için, Batılı araştırmacıların bir türlü tedavi olamadıkları eski hastalıkları depreşmiş ve bu Azerbeycanlı Türk'ü de İranlı mûsikî nazariyatçısı olarak kabul etmişlerdir. Türkçe eser yazması, Azerbeycanlı olması yeterli olduğu halde bu gibi gerçekleri, Türklük kompleksinden kurtulamayan şartlanmış Avrupalı kafalara sokmak pek güç olsa gerektir.
    Bu büyük mûsikî bilginimiz hakkında ilk ciddî yayını Raûf Yektâ Bey yapmıştır. Babası çağının bilginlerinden Gıyaseddin Gaybî'dir. Babasından söz ederken"Bir çok ilim dalında üstün bilgisi vardı;bilhassa mûsikînin pratik ve teorik dallarında üstad idi"dediğine göre temel bilgileri ve mûsikîyi babasından öğrendiği kesindir. Babasının ölümünden sonra Tebriz'e geldi. Daha sonra İlhanlılar'ın hizmetine girerek önce III. hükümdar sultan Hüseyin'e sonra 1380 yılında Ahmed Celâyerî'ye nedim oldu. Döneminin tanınmış mûsikîşinası Rızaeddin Rıdvan Şah'ın düzenlediği bir mûsikî yarışmasını kazanmış olması bu yıllarda ünü yaygınlaşmış bir mûsikîşinas olduğunu ispatlar.

    1386 yılında Timur'un Azerbeycan'ı istilâ etmesi sonucu Ahmed Bağdat'a kaçmış;Sultan'ın "yâr-ı aziz" dediği Hoca da birlikte gitmişti. Bağdat'ın Timur'un eline geçmesiyle Sultan Ahmed Yıldırım Beyazıd'a sığındı;Merâgalı da Timur'un eline düştü. Timur, bir çok ilim ve sanat adamı gibi onu da Semerkant'a gönderdi;1397 yıllarında bu sarayda hizmet gördüğü biliniyor. 1399'da Timur'un akıl hastası oğlu Miranşah'ın(ölümü:1400) nedimleri arasındaydı. Bunlar arasında Merâgalı'dan başka Kudbeddin-i Nayî, Habib-i Udî, Ardeşir-i Çengî gibi ünlü mûsikîşinaslar da bulunuyordu. Oğlunun anormal davranışlarına çevresindeki insanların neden olduğu düşüncesine kapılan Timur, bunların çoğunu öldürtmüştü. Canını güçlükle kurtaran Abdülkadir, derviş kılığına girdi ve Semerkant'tan kaçarak Bağdat'a geldi. Eski efendisinin hizmetine girdiyse de bu da uzun sürmedi. 1401 yılında Bağdat yeniden alınınca bir süre saklandı;fakat bir rastlantı sonucu Timur'la yüz yüze geldi. Hiddetlenen imparator hiç tereddüt etmeden idamını emretti. O anda Merâgalı Kur'an-ı Kerîm'den bir sûreyi ezberinden ve çok duygulu bir şekilde okuyunca bağışlandı. Böylece eski saygınlığı geri verilerek bir süre Timur'la dolaştı. Hindistan seferi sırasında Semerkant'a gitmek için Timur'dan izin istedi. Ricasını kabul eden Timur bir de nişan yazılmasını emretmişti. Bu nişanın bizzat Timur tarafından dikte ettirildiğini tarihi kaynaklar belgelemektedir.

    Kesin bir kanıt olmamakla birlikte, 1421 tarihinde Bursa'ya gelerek Sultan II. Murad'a eserini sunduğu, Semerkant'a geri döndüğü ileri sürülür. Timur'un ölümünden sonra oğlu Muinüddin Şah'a intisab etti ve bunun torunu Halil Mirza'dan himaye gördü;Şahrûh'un sarayında bulundu. Şahrûh taht şehrini Herat'a nakledince buraya geldi ve 1435'te Herat'ta Veba hastalığından öldü.

    Sanatı :

    Anadili Türkçe'den başka Arapça ve Farsça'yı iyi bilirdi;bestekâr, hanende, nazariyatçı, şair, ressam, hâfız ve hattattı. Mûsikî sanatımızı modern bir fizikçi gibi düşünmüş, incelemiş ve bir çok kapalı noktalarını açıklamıştır. Merâgalı'nın düşünce ve sezişlerini takdir eden ve kendisinden beş yüz yıla yakın bir süre sonra yaşayan HELMHOLTZ ,

    "Fiziologie der Tonemphfindungen"adındaki büyük eserinde Hoca'nın bütün eserlerini okuduğunu, derinlemesine inceliyerek çok yararlandığını söyler.

    KIESSEWETTER, Türk Mûsikîsi açısından hatâlarla dolu olan eserini, HAMMER'in Abdülkâdir'den çevirdiği önemli notları esas alarak yazmıştır.

    Eserlerinde mûsikînin pratik ve teorik yönlerini toplamış, bütün bunları fiziksel olaylara ve fizik yasalarına dayanarak deneysel bir düşünce doğrultusunda açıklamıştır. Nitekim, Câmiü'l-Elhan adındaki kitabının önsözünde mûsikînin "Erkân-ı Riyâziye"den bir rükün ve Ecza-i Hikmet'ten bir cüzüv" olduğunu söyler. Eskilerin mûsikîyi Astroloji'ye bağladığı, bu sanatın "İlm-i Nucûm"dan sayıldığı bir dönemde, adı geçen kitabında mûsikîyi şu fasıllara ayırarak incelemesi bunu ispatlar.

    I. Bölüm:

    1-Sesin tarifi, 2-Ezginin tarifi, 3-Ses ve ezginin kulağa gelmesi, 4-Pestlik ve Tizlik

    II. Bölüm:

    1-Aralıkların oranı, 2-Aralıkların birbirinden farkı, 3-Aralıkların birbiri ile ilgisi,

    4-Kulağa hoş gelmeyen seslerin nedenleri.

    Mûsikîdeki bu derece ustalığından dolayı, kendinden söz eden bütün yazar ve araştırmacılar"Geçmiş zamanları yücelten bir kimse" ya da "Mûsikî nazariyatında en yetkili kişi" gibi sıfatları kullanmışlardır. Eserlerini, kendinden önce yazılmış olanları inceleyerek ve bunların arasındaki çelişkileri, bu çelişkilerin nedenlerini açıklayarak yazmış ve bunları gidermeye çalışmıştır. Meselâ Şirazlı Kudbeddin'in mûsikîden söz eden ansiklopedik eserinde, Farabî ve Safiyüddin hakkındaki itirazlara, eleştirilere bilimsel ve teknik kanıtlarla karşılık verir. Kudbeddin'in bu hatalarını, amelî yönden eksik olmasına bağlar. Bir gün bir toplantıda, o yılların sayılı mûsikî bilginlerinden Nasrullah Kâri elinde bir kitapla içeri girer ve Hoca kitabın konusunu kendisine sorar. Nasrullah ise, "Safiyüddin'in Kitabü'l-Edvar'ına bir açıklama yazdım. Sizden eleştirisini ve düzeltilmesini rica ediyorum"der. Kitabı eline alarak bir göz gezdiren Hoca, düzelmesi gereken noktaları o anda söyleyerek bulunanları hayran eder.

    Merâgalı'nın en çok etkisinde kaldığı kimse Farabî olmuştur. Pitagoras'ın mûsikî ile ilgili fikirlerini Farabî'den iktibas ederken, Yunanca bilmediği için yanılgılara düşmüştür. Gerçekten de Yunanca asıllı mûsikî deyimleri Türk Mûsikîsi'nin yapısına uymadığı gibi yararlı da olmamıştır. H. Sâdeddin Arel bu konuyu şöyle açıklıyor:

    ". . . Bu isimlerle onların tariflerini, Farabî'den sonra gelen nazariyatçılardan ancak bir kaçı iktibas etmiştir. Fakat, sanırım ki iş işten geçtikten sonra onlar da pişman olmuşlardır. Çünki isimlerin de, tariflerinin de kitaplarda konu edilen mûsikîye bir faydası olmadığı gibi iktibas eden yazarların bunları anlamadığı ortaya çıkmıştır. Merâgalı Abdülkadir gibi yüksek bir âlim bile kendi eseri olan Câmiü'l-Elhan'ın yine kendi eli ile yazdığı nüshasında, Farabî'nin Yunancadan çevirdiği deyimleri iktibas ederken karma karışık bir şekle sokmuştur. . "Arel bunlardan başka Merâgalı'nın bu deyimleri bir cetvel halinde verdiği halde yine hatalara düştüğüne, metinlerle cetvelin birbirini tutmadığına deyinir. Bir çok sanat dalında uğraşısı olduğu halde, mûsikî ile ilgili eserlerinin dışında başka bir eseri günümüze gelmemiştir.

    Bir efsane:

    Farabî ve İbni Sina gibi Hoca Abdülkadir'in de sanatı ile ilgili bir efsane yaratılmıştır. Gerçek dışı olan bu efsanenin özeti şöyle:Hoca eserlerini çok kıskanır ve kimsenin öğrenmesini istemezmiş. Sultan Hüseyin Baykara, çok zeki bir köleyi sağır ve dilsiz rolü oynatarak Merâgalı'nın hizmetinde çalışmasını sağlamış, bir-iki denemeden sonra kölenin gerçekten sağır ve dilsiz olduğuna iyice kanaat getiren Üstad, hiç çekinmeden eserlerinin en değerlilerini okumaya ve başka eserler üzerinde çalışmaya başlamış. Bu eserleri hiç sezdirmeden öğrenen köle, gizlice saraya gelir bellediği eserleri saray mûsikîşinaslarına öğretirmiş. Bir gün Hüseyin Baykara, Hoca'nın da hazır bulunduğu bir mûsikî meclisinde bu eserleri icra ettirmiş, olaya çok sinirlenen ve üzülen bestekâr renkten renge girerek düşüp bayılmış ve bu olaydan sonra da çok yaşamamıştır.

    Bu olayın gerçekle ilgisi yoktur. Ayrıca Hüseyin Baykara ile çağdaş bile değildir. Kaldı ki Merâgalı yazmış olduğu kitaplarda sırası geldikçe değeri yüksek olan eserlerinin anlaşılamadığından ve yaygınlaşamadığından yakınır;ancak orta derecedeki eserlerini öğretebildiğini söyler. Bestelerinin günümüze çok az olarak gelmesinin nedeni Kenzü'l-Elhan'ın bulunamaması, notaya gereği kadar değer verilmemesi ve aradan geçen beş yüz yıllık zaman olsa gerektir.

    Bu efsane Divan Edebiyatı içinde işlenerek "Hoca-Gulam"ikilisi senbolleşerek "Âşık-Maşuk" anlamlarını kazanmıştır. Bu etki ile Itrî,

    Hâfız Post'un ölümü için,

    Âlemin nakşın çıkardı bildi kârın kim ecel

    Ne gulâma rahmeder, ne Hace'ye verir aman

    Şair Sami ise Küçük Müezzin Çelebi için,

    Hâce şayan idi olmaklığa şekirdi anın

    Hemçü def seza halka begûş olsa gulam

    gibi tarih beyitlerini yazmışlardır.

    Eserleri :

    1-KENZÜ'L-ELHAN:Nağmelerin hazinesi anlamına gelen bu eser bugüne kadar hiçbir yerde bulunamamıştır. Merâgalı diğer eserlerinde sırası geldikçe, mûsikî konularının anlaşılması güç olan bölümleri için, bu esere başvurulmasını salık verir. Ayrıca pek çok bestesinin notasını bu eserine kaydettiğini de söyler. Özellikle Câmiü'l-Elhan'ın önsözünde, adı geçen kitabı iyi incelenirse mûsikî sorunları için başka bir esere başvurmaya gerek kalmayacağını ileri sürer.

    2-CÂMİÜ'L-ELHAN (Nağmeler topluluğu):Bu kitabını 1405'de oğlu Nureddin Abdurrrahman'a hediye etmiştir. Kitabı sonradan 1423 yılında geri alarak gözden geçirdiği ve bazı ekler yaptığı eser üzerindeki notlardan anlaşılıyor. Kitabın üzerinde Şahrûh'a sunuş yazısı bulunan (1415) bir nüshası İstanbul Nuruosmaniye Kitaplığı'nda bulunmaktadır. Farsça yazılmış olup içinde bazı eserlerinin notası vardır. Geniş olarak yazdığı önsözünde kendi hakkında ayrıntılı bilgi verir. Hoca'nın anlattığına göre:

    1376 yılının 12 Aralık günü yapılan bir toplantıda Hükümdar Celâleddin Hüseyin, Şeyhülislâm Şeyh Kâhhî, vezir Emir Şemseddin Zekeriya hazır bulunuyormuş. Bunlardan başka Safiyüddin'in"Kitâbü'l-Edvar"ı ile"Şerefiyyesi"ne şerh yazmış olan Celâleddin feyzullah Ubeydî, Sadeddin Kûçek ve Horasanlı Ömer Taç da varmış. Bunlardan birisi, "Mûsikî eserlerinden en zor beste şekli olanı Nevbet-i Mürettep'tir ve bir tanesinin bestelenmesi için bir ay gerekir;o da bestekâr kudretli ise"demiş. Hoca Abdülkadir buna karşılık olarak bir ayda otuz tane yapabileceğini, bir ay sonra gelecek olan Ramazan'ın arife gününde otuzunu birden okuyabileceğini söylemiş. Bu sözlere kimse inanmamış. Çağdaşı olan mûsikî ustalarından Hoca Rıdvan Şah, daha önce bestelediklerini okuyacak diye kuşkulanmış. Hoca bunun üzerine "Her gün okunacak Nevbet-i Mürettep'in sözlerini siz seçin ve bana hangilerinin yapılmasını siz söyleyin"demiş. Bunun üzerine hükümdar, orada bulunanlara hergün okunacak nevbetlerin sözlerinin huzurunda saptanmasını, her biri için ses ve düzümde hangi sanatların kullanılması isteniyorsa kararlaştırılmasını istemiş. Sonra Hoca'ya dönerek:

    "-Birinci Nevbet-i Mürettep'i benim adıma taksim et ve Hüseyni makamından bestele. Bu nevbet-i mürettep Kavl, Gazel, Terâne, Früdaşt ve Müstezad olmak üzere beş parça olsun. Son kıt'ada 12 makam ile 6 Âvâzeyi göster. Öyle ki, her iki makam arasında bir âvâze bulunsun. makamlı olan bölümlerini şiirin bir mısraı ile bestele. Nevbet-i Mürettip'in usûlü de Sakîl-ü Remel olsun.

    Orada hazırlanan şiirleri istenilen şekilde besteleyip zamanında okuyunca herkes şaşırmış ve bu durum bir Ramazan boyu devam etmiştir.

    3-MAKASİDÜ'L-ELHAN(Nağmelerin amacı):1422 yılında Sultan II. Murad'a sunulmuş ve farsça olarak yazılmıştır. Eserin bir nüshası Raûf Yektâ Bey'in kütüphanesinde, II. Murad'a sunuş yazısı bulunan diğer nüshası da Leyden Üniversitesi kitaplığında bulunmaktadır. Bu eserinde kendi icadı olan sazlar hakkında bilgi verir;meselâ, değişik büyüklükteki çini kâselerden oluşan bir sazın nasıl çalınacağını anlatır. Yine bu eserde mûsikî sanatını yücelten önemli olaylardan söz eder.

    4-ŞERHÜ'L-KİTABÜ'L-EDVAR:Safiyüddin Abdülmümin'in Kitabü'l-Edvar'ının açıklamasıdır. Farsça olarak yazılmış olan bu eserin bir nüshası Nuruosmaniye Kütüphanesindedir. .

    5-KİTABÜ'L-EDVÂR:Türkçe yazılmış bu eserin tek nüshası Leyden'de bulunmaktadır. Bu nazariyat kitabında bazı bestelerinin notası vardır.

    6-MÛSİKÎ ESERLERİ:Bazı mûsikî aletlerini bulan ve o zamana kadar bilinenleri ıslah eden bu büyük insan, elimizde bulunan eserlerini "Ebced Notası" ile kaydederek günümüze gelebilmesini sağlamıştır. Bu eserler beste tekniği açısından ve formlaşmada kendinden sonra gelen bestekâr mûsikîşinaslara örnek olmuştur. Saz mûsikîsine ait eseri yoktur. Bu yolda da çok eser bestelediğini her eserinde belirttiği halde, notaya almadığı için kaybolmuştur. Sözlü eserleri değişik makam ve usûllerde 13 Kâr, Beste ve Nakış Beste, Nakış Yürük Semaî, Sengin Semaî ve Aksak Semaî olmak üzere 30 kadardır. Devrihindi usûlü ile bestelemiş olduğu Rast makamındaki Kâr-ı Muhteşem ile Segâh makamındaki Kâr-ı Şeşâvâz ve Haydarnâme en tanınmışlarıdır. Eserlerinin çoğu Kenzü'l-Elhan'la birlikte kaybolmuştur. Bu eserlerin başkalarına ait olduğu görüşü de vardır.

    Sonuç olarak Hoca Abdülkadir, iyi bir nazariyatçı olduğu kadar iyi bir bestekârdır. Çok güzel Ud çaldığı çeşitli kaynaklarda belirtiliyor. Onun için Devlet Şah "İyi Ud çalan birinci sınıf bestekârdır"diyor. Bütün bu anlatılanlara bakılırsa verimli bir sanatkârdır. Güzel bir ses sahip olan ve usta bir hanende (gûyende) olduğu bilinmektedir. Denebilir ki Hoca Abdülkadir, Türk Mûsikîsi'nin şekillenmesine, uslûblaşmasına, nazariyatının bir düzene sokulmasına birinci derecede yardımcı olmuş en büyük mûsikîşinaslarımızdan biridir. Mûsikîmizi daha kolay kullanılabilir, klâsik ve halk mûsikîsi geleneğini daha yakın bir duruma getirmek istemiştir. Klâsik okulun başlangıcı olan bu büyük usta, kendinden sonra gelen mûsikîşinasları yüzyıllarca etkilemiştir. Günümüze gelen eserleri klâsik repertuvarımızın en metin eserleri olarak hâlâ çalınıp söylenmektedir.

    Mûsikîmize her açıdan çok büyük hizmetleri geçmiş bu büyük insanı saygıyla ve rahmetle anıyoruz. . .

    Hazırlayan:Tâhir AYDOĞDU

    Kaynak:Türk Mûsikîsi Tarihi. . . . . . . . Dr. Nazmi ÖZALP







  4. 4
    Börtecine
    Emekli
    GÂZÎ GİRAY HAN(1554-1607)



    GİRAY Hanedanı uzun yıllar Kırım Tatar Hanlığı'na hükmetmiş bir sülaledir. Bilindiği gibi Kırım Hanlığı, Osmanlı İmparatorluğu'na yarı bağımlı bir devletti. Gazi Giray Han, Devlet Giray Han'ın oğludur;1554 yılında Bahçesaray'da doğdu. Düzenli bir öğrenim görerek cesur bir asker ve kumandan olarak yetiştirildi;1588-1596 ile 1596-1607 yılları arasında iki kez Kırım hanı oldu.
    Daha delikanlılığında 1578 yılında Osmanlı-İran savaşında Osmanlı Devleti'ne yardımcı kuvvet komutanı olarak katıldı. Bu savaşta gösterdiği yiğitlik, Özdemiroğlu Osman Paşa'nın dikkatini çekti. 1481 yılında diğer bir İran seferinde üç yüz kişilik bir kuvvetle koca bir orduya saldırarak İranlılar'a esir düştü. "İranlılar'ın kendisini bazı kayıt ve şartlar altında serbest bırakma tekliflerini kahramanlık şanına yedirememiş ve reddetmiştir. "Bunun üzerine Alamut kalesinde dört yıl süreyle hapsedildi. Bir yolunu bularak buradan kaçtı ve 1585 yılında Erzurum'a geldi. Bu sıralarda Osman Paşa öldüğü için ülkesine, Yanbolu'ya döndü. Bütün bu hareketlerinden dolayı onu çok beğenen padişah 1588 yılında bir gemi ile Kırım'a gönderdi. Kardeşi Selim Giray Han'ın ölümü üzerine Kırım Hanı oldu. Hükümdarlığının ilk yıllarında Rus Çarı ile yapmış olduğu savaşlarda Rusları ağır yenilgilere uğratarak vergiye bağladı. Osmanlı İmparatorluğu'nun Macaristan seferine katılarak , Eflâk beyinin 1594 yılındaki ayaklanmasını bastırdı. Önemsiz nedenlerle bir ara Osmanlı İmparatorluğu ile arası açıldığı için bazı seferlere katılmadı. Gazi Kirman Kalesi'ni bu sıralarda yaptırmıştır.

    Padişahın isteği üzerine 1598'de Avusturya seferinde Türk ordusunun yanında yer aldı. Aynı yılın kışını Zambor'da geçirdi;Silistre'yi"arpalık"olarak istedi ise de verilmedi. Buna çok kırılmış olmasına rağmen Habsburg'ların on bin altın karşılığında kendi saflarında çalışması teklifini geri çevirerek 1599'da Kırım'a döndü. Macaristan'da bulunduğu bir kış boyunca avlanmak ve edebiyatla uğraşmakla vakit geçirdi. 1593-1606 yılları arasında hemen hemen bütün savaşlara katıldı;Celalî isyanlarında Osmanlı İmparatorluğu'na yardımcı oldu. Son olarak İran üzerine yürüdü ise de Bahçesaray'da veba hastalığından öldü. (1607)

    Osmanlı İmparatorluğu ile anlaşarak bağımsız bir Türk Devleti olmayı arzulayan bir hükümdardı. Yabancılarla anlaşmaktan çok Türk birliğine inanıyordu. Düzenli bir ordu kurmuş, eğitime önem vermiş, onun zamanında bu devletin Osmanlı kültürü ile ilişkisi artmıştır.

    "Savaş meydanlarında yaman bir cengâver olan Gazi Giray, husûsi hayatında şiir ve mûsikî ile meşgul olurmuş, kendisinin en yakın dostu devrin müderris ve âlimlerinden Kefeli Hüseyin Efendi'dir. Bu zâtın da iyi bir bestekâr olduğunu tarihi kaynaklar bize bildirmektedir. Gazi Giray Han mûsikîde olduğu kadar klâsik Türk şiirinde de önemli bir şahsiyettir. (Gazayî) mahlası ile bir çok şiir yazmıştır. Bilhassa devrinin diğer şairlerinden (Epik) mahiyetteki şiirleriyle ayrılır. Ayrıca mesnevi tarzında yazdığı (Gül ve Bülbül) isimli eseri, mektupları, Kefeli Hüseyin Efendi'ye yazmış olduğu manzum ve mensur münşeatı(mektupları) zikre değerdir. Şimdi bunlardan birine örnek verelim;

    Padişah tarafından sefere memur olunduğunda gönderdiği manzum mektup:

    Bir mücahid kulunuz bezlederiz cân-u teni
    Padişahım ne diyem sonra duyarsız haberi
    Kaçmayız tir-ü teberden çalışub din yoluna
    Ol benim boynuma ger var ise ânın zararı
    Biz de ikdâm ederiz varmaya bir gün ileri
    Geri kalmaz ânı bil, her kim ola cenk eri
    Macerâ-yı seferin derdini şerh eyler isem
    İstima edene tesir eder ol gam haberi
    Azmeder oldu gaza-yı sefere sultanım
    Kıl ana hayır dua, işte kulundur iş eri.


    "Gazi Giray Han, mûsikî alanında yalnız bestekârlıkla değil, iyi bir icrakâr olarak da tanınmıştı. Tarihi kaynaklar onun bestekârlığı hakkında şöyle derlerdi
    (Fenn-i Edvâr'da manend-i Farabî, imam-ı zaman ve âlât-ı mûsikîden enva-ı sazı icrada nâdire-i devran olub, telif eylediği Nakış ve Kâr, Beste, şarkı-yı şirinkârın adedi perde-i tâdadı güzer etmişti. )"

    Kendisinden yüz elli sene sonra onun mûsikîciliği hakkında söylenmiş olan şu sözler umumiyetle doğru olmakla birlikte, söz mûsikîsine ait eseri, şarkısı yoktur. Çünkü şarkı şeklindeki besteler daha ziyade XVII. yüzyılda önem kazanmıştır. Yalnız Gazi Giray Han'ın iyi bir sazende olmasından ötürü , daha ziyade saz mûsikîsine ait eserler verdiği, bugün elimizde mevcut olanlardan anlaşılmaktadır.

    Edebiyat ve mûsikîden başka pozitif ilimlerle güzel sanatların diğer kollarında da kalem oynatmış, dinî bilgisini ilerletmiştir. Hat sanatında usta olduğunu, Belgrad seferinde orada kışladığı sırada ünlü tarihçi Peçevî İbrahim Efendi'ye "Talîyk"türü yazıyı öğretmiş olduğundan anlıyoruz.

    Hâzâ Mecmua-i Saz ü Söz, Kantemiroğlu, Hamparsum ve Mandoli mecmualarında kayıtlı ve günümüze gelen eserleri arasında 11 peşrev ve saz semaisi bulunuyor. Divanından başka Arabça, Farsça, Çağatay ve Kırım Türkçesiyle yazılmış çeşitli yerlerde şiirleri vardır. Düz yazıdaki ustalığı da elimizde bulunan mektuplarından anlaşılmaktadır.

    Mûsikîmize değerli hizmetleri geçmiş bu insanı saygıyla ve rahmetle anıyoruz. . .

    Hazırlayan:Tâhir AYDOĞDU

  5. 5
    Börtecine
    Emekli
    NAYÎ OSMAN DEDE(1642 ?-1729)


    Nayî (Neyzen) Osman Dede'nin doğum tarihi kesin olarak belli değildir. Bu tarihin 1642-1647 yılları arasındaki bir tarih olduğu tahmin edilmektedir. Bazı kaynaklar Gelibolu'lu olduğunu, küçük yaşında İstabul'a geldiğini bildiriyorsa da hakkında bilgi veren kaynakların çoğu İstanbul'lu olduğunu ve Vefa semtinde doğduğunu söylüyor. Babası Süleymaniye Darüşşifası reis'ül-hüddamı Süleyman Efendi'dir. Tuhfe-i Hattatın yazarı Mustakîm-zâde Sâdeddin Efendi babası hakkında bilgi vererek "Bir pîr-i sâhib nefes ve hezar bîmar-ı bîhuşa devâres olmuş, Haccü'l harameyn bir zat-ı şerif idi" diyor.
    Osman Dede, çok genç yaşından itibaren güzel sanatların mûsikî, şiir ve hat sanatı gibi kollarında çalışmaya başladı. Bu uğraşının sonucu olarak 1672 yılında, Galata Mevlevihânesi şeyhi Gavsi Dede'nin hizmetine girerek mevlevi oldu. Gavsi Dede, XVII. yüzyılın yetişdirdiği değerli ilim ve sanat adamlarındandı. Şiir ve hat sanatını iyi bilen, mensubu bulunduğu tarikatın gerektirdiği bilgileri nefsinde toplayan bir kimseydi. Osman Dede bu mevlevihâneye girdikten sonra, şeyhinin dizinin dibinde yetişti ve bu yetişmede bu kültür adamının büyük etkisi oldu. Bir yandan Arapça ve Farsça öğrenirken ney üflemeye ve tasavvufa çalışıyor, güzel yazı yazmayı öğreniyordu. Ney üflemesini üç yıllık "Çile" süresi içinde geliştirdiği söylenir.

    Söylentiye göre bir gün Gavsi Dede'ye Halil Efendi adında bir dostu ziyarete gelmiş. Bir süre sohbetten sonra her ikisinin de canı ney dinlemek istemiş. O gün de usta neyzenlerden dergâhta hiç kimse yokmuş. O sıralarda çok genç ve emekleme döneminde bulunan Osman Dede'ye ney çaldırtmışlar. Bütün acemiliğine rağmen genç sanatkârdaki kabiliyeti sezen Halil Efendi, bu genç delikanlının ileride neyzenbaşı olabileceğini Gavsi Dede'ye söyleyerek takdirlerini belirtmiş.

    Gerçekten de Osman Dede sanatkâr kişiliğini işleyip geliştirdi;sazında erişilmez bir virtüöziteye ulaşarak Galata Mevlevihânesi'nde on sekiz yıl neyzenbaşılık yaptı. Bu arada Gavsi Dede'nin kızı ile evlendi. Kayınbabasının ölümü üzerine 1697 yılında mevlevihânenin şeyhliğine getirildi. Bu makamda otuz üç yıl kaldıktan sonra 1729 yılında öldü ve tekkenin mezarlığına defnedildi. Yerine oğlu Sırrî Abdülbaki Dede şeyh olmuştur.

    XIX. yüzyılın ünlü bilgin ve mûsikîşinaslarından Ali Nutkî Dede, Nasır Abdülbaki Dede, Abdürrahim Künhî Dede, Osman Dede'nin kızı Saide hanımdan torunlarıdır. Bu büyük din ve sanat adamı iyilik seven, neşeli, güzel konuşan, kimseyi incitmeyen, herkesi kendine bağlayan bir kimseymiş.

    Çağının usta hattatlarındandı. Sülüs ve nesih türü yazıyı Nefes-zâde İsmail Efendi'den , taliyk türü yazıyı ise kayınbabası Gavsi Dede'den öğrendi. En çok taliyk yazmada başarılı olduğu söylenir.

    Bir şair olarak o dönemin şiir anlayışı çerçevesinde güzel örnekler vermiştir. Tasavvufî gazelleri, mesnevi şeklinde yazdığı miraciye'si, âşıkhane şiirleri, na'tleri, Hazreti Muhammed'in mûcizelerini anlatan şiir şeklinde yazdığı bir eserinden başka bazı nazireleri vardır. Şiirlerinde "Nayî"mahlasını kullanan Osman Dede'nin Ravzatü'l-İcaz ile Miraciye'si göz önünde tutulursa, iyi bir tasavvuf şairi olduğu sonucuna varılır.

    Ney üflemedeki ustalığı, o günden bugüne kadar "Kutb-, Nayî" sıfatı ile anılması, neyzenbaşı olması ve bu görevi onsekiz yıl başarı ile sürdürmesi ile belgelenmiştir.

    Mûsikîşinaslığına gelince eserlerindeki ifade kudreti, sağlamlık ve dâhiyane sentezler bu sanatı ne derece bildiğini anlatmaya yeterlidir. Mûsikînin sadece teknik yönü ile değil eski Edvâr kitaplarını inceleyen, nazariyat ile uğraşan bir sanatkârdır. Bu sanat dalında notasızlığın nelere mal olduğunu görüp anlayarak bir de nota yazısı bulmuştur.

    Mûsikî öğrenim yıllarının ilk dönemlerine ait güzel bir hikâye anlatılır:Mevlevihânede "Çile" doldurduğu yıllarda, ney öğreniminin başlangıcında "Dem Çekme" denemeleri yaparken çıkardığı seslerin güzelliği her nasılsa padişahın kulağına ulaşmış. Genç derviş, şeyhinden izin alınarak saraya getirilmiş. Mûsikî üstadlarının da bulunduğu bu mecliste padişah, Osman Dede'nin uşşak makamından bir taksim etmesini emretmiş. O zamanlar mûsikîyi ve bu sanatın inceliklerini henüz iyi bilmediğinden, ney'i rastgele üflemeğe ve tatlı nağmeler çıkartmağa başlamış. Bu başarı oarda bulunan mûsikîşinasları hayrete düşürmüş. Padişah "Dedem bunun peşrevi yok mudur ?"deyince, "Eyvallah" diye çalmağa koyulmuş. Padişahın "Derviş, bu peşrevin adı nedir ?" sorusuna da "Gül Devri padişahım"karşılığını vermiş. Eserin adı böylece kalmış. Rast makamındaki bu peşrevin âyinlerde çalınması mevlevihânelerde gelenek halini almıştır.

    Eserleri:

    1-Mevlevi Âyinleri:Rast, Hicaz, Uşşak ve Çargâh makamlarından bestelemiş olduğu dört mevlevi âyini başlı başına birer sanat olayıdır. Bunlardan hicaz makamındaki âyinin tamamı unutulmuşken, Edirneli bir dervişin hâfızasından, birinci ve ikinci selâm'ın tamamı, üçüncü selâm'ın bir bölümü tesbit edilmiştir.

    2-Rabt-ı Tabiat-ı Mûsikî:Bir Edvâr kitabıdır;mûsikî ile ilgili eserlerden söz eder.

    Şiir şeklinde ve Farsça yazılmıştır.

    3-Miraciye:Türk Mûsikîsi'nde şaheser bir beste örneğidir. Segâh, Müstear, Dügâh, Neva ve Hüseyni makamlarında beş bölüm olarak bestelenmiş, her bölümün başı tevşihlerle süslenmiştir. Ancak, Neva bölümünün on sekiz mısraının bestesi unutulmuştur. Miraciye'nin sözleri eksiksiz bir şekilde derlenerek, 1895 yılında Maarif Nezareti Evrak Müdürü Ali Galip Bey tarafından bastırılmıştır.

    4-Gazeller, nazireler, na'tlar

    5-Türk Mûsikîsi'nde kullanılan perdelerin baş harflerini alarak Arap alfabesine dayalı bir nota yazısı bulmuş ve bu konu ile ilgili bir kitap yazmıştır. Bu eserin iki müshası yakın zamanlara kadar Yenikapı Mevlevihânesi'nde iken sonradan kaybolduğundan geniş bir bilgi elde edilememiştir.

    6-Saz Eserleri:Osman Dede klâsik mûsikîmizde önemli bir saz eseri bestekârıdır. Eserleri yeni mûsikî öğrenenler, hele ney çalmağa çalışanlar için öğretici özelliktedir. Bu eserler kendisinden sonra gelen bestekârlara örnek olmuştur.

    Hem dinî hem de din dışı mûsikîmize birbirinden değerli eserler kazandıran bu büyük insanı saygıyla ve rahmetle anıyoruz. . .

  6. 6
    Börtecine
    Emekli

    HÂFIZ POST (1630?- 1694)


    Üsküdar'da doğmuş olan Hâfız Post İstanbul'ludur. Asıl adı Mehmed, mahlası Hâfız, Post ise lâkabıdır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber 1630 civarında bir tarih olduğu tahmin edilmektedir.
    Esad Efendi'nin ifadesine göre "Post" lâkabı kendisine, vücudunun baştan ayağa kadar gür ve sık kıllarla örtülü olmasından dolayı verilmişti. Mûsikî tarihimizin bazı kaynaklarında adından Tanburî Mehmed yada Mehmed Çelebi olarak söz edilir.

    "Hâfız Post'un babası bir imamdı;fakat, kâmil-i devran bir imam. Bu yüzden İmam-zâde Hâfız Post diye de anılır. "Çok iyi bir öğrenim gördüğü, genç yaşında hâfız ve Hacı olduğu biliniyor. Sultan IV. Mehmed döneminin bu büyük ustası klâsik mûsikîmizin en dikkate değer siması, mûsikî geleneğimizi büyük bir başarı ile Itrî'ye ulaştırmıştır denebilir. Saray'da yapılan fasıllara sazı ve sesi ile katılmış, bütün çağdaşları gibi Selim Giray Han'dan yardım ve ilgi görmüş, bu sanat sever devlet adamının tertip ettiği edebiyat ve mûsikî toplantılarına katılarak sanatkâr kişiliğinin gelişmesini sağlamıştı. Gençliğinde resmi görev almamış, son zamanlarına Divan hocaları zümresine katılmış, daha sonra Bîrun Kâğıt Eminliği'ne getirilmişti.

    Nihayet 1694 yılında vefat ederek Karacaahmed Mezarlığı'nda, Divan şairi

    Nabi'nin mezarının yanıbaşında toprağa verildi. Ölümüne o dönem şairlerinden Fennî,

    "Çergehte eyleyüb âhır karar
    Postu şîr-i ecel çâk eyledi"
    Itrî ise,

    "Dedi Itrî Hâfız'a mevâ ola ya Rab cinan" demişlerdir.

    Türk güzel sanatlarının önemli bir kolu olan Hat sanatına da merak etmiş, çağının değerli hattatı Tophaneli Mehmed Efendi'den Taliyk, Sülüs,

    Nesih türü yazı meşk ederek "icâzet" almıştı. Mustakî-Zâde Sâdeddin Efendi, Tuhfe-i Hattatin adındaki eserinde Hâfız Post'un "hüsn-i kitâbet ve imlâ" ile ünlü olduğunu söylemektedir. Nitekim , "Hâfız Post Mucmuası" adı ile bilinen eserini Taliyk hattı ile yazmıştır. Bununla birlikte hattatlığı mûsikîşinaslığı kadar başarılı değildir.

    "Şair tezkireleri Hâfız Post'un güzel şiirleri, rağbet kazanmış sözleri ve tarih söylemekte hayli mahareti olduğunu yazar. Divan nazmının mühim simalarından biri olan meşhur Nailî'nin talebesinin bu güzel şiirlerinden , rağbet kazanmış sözlerinden ancak yedi mısra var. . . Şüphesiz bunlar onun edebî şahsiyeti hakkında bir hüküm vermemiz için yeterli değildir. Yalnız bu büyük bestekârdan bir hatıra olarak şu dört mısraı nakledelim:

    Leblerin yâdına dil âlemde rüsvâdır gider
    Kâkülün fikri kara başıma sevdadır gider
    Gül yüzün şevkiyle ol gonce dehanı her seher
    Hâfız-ı şûride bülbül gibi şeydâdır gider"
    Görüldüğü gibi bu şiirin çağına göre oldukça duru bir dili vardır
    .

    Nâili'nin edebî çevresinde yetişen sanatkâr, bu bilgilerin yanı sıra Arapça ve Farsça öğrendi. O da hocası gibi Halvetiyye tarikatına mensuptu. Çağdaşı olan bazı şairler gibi, halk şiirinden kaynaklanan bir ilhamlâ âşıkhane şiirler de söylemiştir. Buna hece kalıpları ile söylenmiş şu güzel şiir bir örnektir:

    Sana dil vereli bir dem
    Şad olmadı mahzun gönlüm
    Hasretinle geçti ömrüm
    Şad olmadı mahzun gönlüm
    ***
    Gussadan hatırım mahzun
    Didelerim oldu pür hûn
    Ettti aşkın beni Mecnûn
    Şad olmadı mahzun gönlüm
    ***
    Açıldı lâleler, güller
    Feryad eyledi bülbüller
    Gûşade oldu hep diller
    Şad olmadı mahzun gönlüm

    Mûsikîye genç yaşında başlayarak kabiliyet ve yeteneği mûsikî, şiir , hattatlık gibi muhtelif güzel sanat şûbelerinde kendini gösteren Hâfız Post'un asırlar arasından süzülüp gelen şöhretini, onun mûsikîşinaslığı, bestekârlığı temin etmiştir. Mûsikî üstadı kendi ifadesi ile (pîr-i cihandide Kasımpaşa'lı Osman Efendi)'dir. Bu zat hakkında Esad Efendi'nin mûsikîşinaslar tezkeresinde şu sözler var:

    (Üstadlık tarikatının pîri, ehliyet vadisinin rehnüması olub bir çok mûsikî üstadının üstadı olmuştur. )İşte Koca Osman'ın ehliyet vadisindeki rehnümalığı, Hâfız Post'un da mûsikîye olan istidat ve kabiliyetini açtı, genişletti ve onu devrinin en büyük üstad ve bestekârı mertebesine yükseltti.

    Kasımpaşa'lı Osman Efendi'den sadece mûsikî dersi almakla kalmadı;hocasının engin kültüründen her yönü ile yararlandı. Tanburî ve hanendeydi. Esad Efendi onun sesinin güzel olmadığından söz ederse de Safaî, okurken (bülbülleri susturduğunu)söyler. Evliya Çelebi ile Mustakîm-zâde de aynı kanıdadır. Tanbur çalmasını Selim Giray Han'dan öğrendiği sanılmaktadır.

    "Hâfız Post dinî ve lâdinî mahiyette yüzlerce eser bestelemiştir. İlahilerinden başka yalnız Murabba Beste, Semaî, Nakış, Şarkı şeklinde besteledikleri bin'e yaklaşır;fakat, elimizde bulunanlar sekiz-on parçayı geçmez, Klâsik mûsikî repertuvarımızın en güzellerinden olan bu eserler, onun bestekârlıktaki maharet ve ince duygusunun en parlak delilidir. . . . Bu eserler Rast makamındaki,

    Biz âlûde-i sagar-ı bâdeyiz
    Anın çün leb-i yâre dildâdeyiz
    güfteli Nakış Semaî ile,

    Gelse o şuh meclise naz-ü tegafül eylese

    Güftesiyle başlayan aynı makamdaki Yürük Semaî'yi hatırlatmak bile bu vadideki kabiliyet ve muvaffakiyetini anlatmaya yeter. "

    Kendisinden öncekilerine göre eserlerinde bir yenilik ve hareketlilik vardır. Güfte seçmekteki titizliği ve şiirlerin sanat değerinin yüksek oluşu, iyi bir edebiyat kültürünün olduğunu gösterir. Özetle Hâfız Post klâsik mûsikîmin şekillenmesine, formlaşmasına büyük katkıda bulunmuş bir bestekârımızdır.

    Bugün elimizde Tevşih, Durak, Beste, Ağır Semaî, Yürük Semaî olmak üzere on eseri bulunmaktadır. Özellikle dinî eserlerinde "İlâhi bir neşvenin şen duyguları hakimdir. "

    Hâfız Post'un Divan, Tasavvuf, Âşık ve Halk edebiyatının her tür şiir şekline beste tapmış olması dikkat çekicidir. Beste tekniği açısından da eşşiz bir başarıya ulaşmıştır. Yazma mecmualardaki kayıtlara bakılırsa, büyük formda olanlardan çok halk zevkini okşayan, nisbeten daha kısa eserler unutulmaktan kurtulmuştur.

    Dinî eserlerine Halvetî şairlerinin , özellikle Niyazî Mısrînin şiirlerini seçmiştir. Yaşadığı çağda ve daha sonraki yüzyıllarda ünü yalnız Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde kalmamış, bütün İslâm ülkelerine yayılmıştır.

    Mûsikîmize büyük hizmetleri geçmiş bu değerli insanı saygıyla ve rahmetle anıyoruz.

  7. 7
    Börtecine
    Emekli


    Itrî (1640-1712)


    İstanbul'da doğdu, aynı kentte öldü. Çağdaşlarının, ölümüne tarih düşürmek amacıyla kaleme aldığı mısralar ile, bestelediği yapıtlarda güfte olarak kullandığı şiirlerin yazılış tarihlerine göre, yaklaşık 1630 ile 1640 yılları arasında doğduğu sanılmaktadır. Çeşitli kaynaklarda ölümü için 1711 ve 1712 tarihleri gösterilmektedir. Asıl adı Mustafa'dır. Itrî, şiirlerinde kullandığı mahlastır. Buhurîzade Mustafa Efendi diye de anılmıştır. Buhurîzade adının kendi lakabı mı, yoksa aile adı mı olduğu bilinmemektedir. Yaşamı üstüne bilinenler de, eski ve yeni kaynaklardaki, çoğu birbiriyle çelişen bilgilere dayanır.

    Zamanına göre iyi bir öğrenim görmüştür. Ustalarından birinin Hâfız Post olduğuna kesin gözüyle bakılır. Nasrullah Vâkıf Halhalî, Kasımpaşalı Koca Osman Efendi, Derviş Ömer Efendi gibi 17 yy. bestecilerinden de yararlandığı sanılmaktadır. Çağının kaynakları, onun Mevlevi olduğunda birleşirler. Mevlevi tekkelerinde okunmak üzere bir ayin ile bir naat bestelemiş olması da, bunun bir kanıtıdır. Söylentilere göre, Yenikapı Mevlevihanesi'nin o zamanki şeyhi Câmî Ahmed Dede'ye (?-1671) kapılanmış, müzik sevgisiyle Mevlevi olmuştur.

    Itrî beş padişah dönemi gördü. Sultan IV. Mehmed zamanında tanındı. Huzurda düzenlenen fasıllara hanende olarak katıldı, bestelediği yapıtlarla padişahlardan büyük yakınlık gördü. Saraya girmeden önce ne tür işlerde çalıştığı bilinmiyor. Yakınlık gördüğü bir başka devlet adamı da, şiirleri ve müzik sevgisiyle tanınan Kırım Hanı I. Selim Giray'dı (1634-1704). Itrî, IV. Mehmed'le yakınlığının bir sonucu olarak, padişahtan, kendisine esirciler kethüdalığı görevinin verilmesi dileğinde bulunmuş, bu dileği yerine getirilmiştir. Bazı kaynaklar, onun bu dileğini, İstanbul'a getirilen esirlerin ülkelerinin müziği üstüne bilgi edinmek, içlerinden müziğe yeteneği olanları da yetiştirmek istemesine bağlarlar.

    Itrî uzun yıllar Enderun'da müzik öğretmenliği ve hanendelik ettikten sonra, elli yaşına doğru emekli olarak saraydan ayrıldı. Ancak, müzikteki ünü Lale Devri'nde daha da artarak sürdü. Meyvecilikle çiçekçiliğe meraklı olduğu, kendi adıyla anılan İstanbul'un ünlü Mustabey armudunu ilk kez onun yetiştirdiği de söylenir. Itırdan gelen Itrî mahlası da, çiçek merakına bağlanır. Divan şairlerinden Şeyhî'nin yazdığına göre, ölümünden sonra "Mevlevihane Yenikapusu haricine" gömülmüştür. Mezar taşı kayıptır.

    Itrî zamanının tanınmış şairlerindendir. Divan ve âşık tarzlarında şiirleri vardır. Naatlar, gazeller, tahmisler, nazireler, tarih düşüren beytiler ve şarkılar dışında, hece ölçüsüyle türküler de yazmıştır. Bestelediği yapıtlarda şiirlerinin pek azını güfte olarak kullanmış, Nâbî, Bakî, Nazîm, Nailî, Nef'î gibi ustaların şiirlerini bestelemeyi yeğlemiştir. Şiirlerini topladığı Divan'ı kayıptır. Şiirlerine şuara tezkirelerinde, yazma şiir derlemelerinde rastlanır. Ancak, Itrî mahlaslı bütün şiirler ona ait değildir, 1622'de ölmüş başka bir şair de aynı mahlasla şiirler yazmıştır. 17.ve 18 yy'larda Buhurîzade lakabıyla tanınmış iki müzikçi daha bulunduğu için, Itrî'nin onlarla da karıştırılmaması gerekir.

    Itrî aynı zamanda tâlîk yazı yazan bir hattatır. Edebiyat ve hat öğretmeni Siyahî Ahmed Efendi'dir (?-1697). Yazdığı tâlik yazı örnekleri, Hâfız Post'un güfte derlemesine eklediği güftelerde görülür. Neyzen olduğu da söylenir. Saz eserleri bestelemesi, ney ya da başka bir saz çaldığını gösterir. Çağının kaynaklarında, kuramsal bilgilerinin çok üstün bir düzeyde olduğundan söz edilir.

    Asıl önemi besteciliğindedir. Yapıtlarıyla bir çığır açmış, Klasik Türk müziğinin kurucusu olmuştur. Ondan önceki bestecilerde, bir ölçüde de olsa, Orta ve Yakındoğu müziklerinin izleri sezilir. Bu etkiler onda bütünüyle silinmiş, Klasik Türk müziği diye adlandırılan, Osmanlı-Türk üslubu en belirgin çizgileriyle ortaya çıkmıştır. Klasik üsluba bağlı kalmış pek çok bestecide, az ya da çok, onun etkisi vardır. Itrî, Abdülkadir Merâgi ve Hammâmîzade İsmail Dede Efendi'yle birlikte, Türk müziğinin gelişimini yönlendiren üç önemli besteciden biri olmuştur.

    Itrî'nin din dışı yapıtlarının başında gelen Nevâ Kâr Hâfız'ın bir gazeli üzerine bestelenmiştir. Bu yapıt çeşitli makam ve usul geçkileri uygulanarak birbirine bağlanmış ezgilerinin zenginliği yanında, kuruluşu ve titiz işçiliğiyle de özgünlük taşır. Aynı zamanda, Klasik üslubun niteliklerini de en iyi yansıtan, en özlü örneklerinden biridir. Çeşitli makamlardaki, büyük formlu öbür din dışı yapıtları, ilgili fazılların ilk akla gelen parçaları arasındadır. Din dışı küçük formlarda bestelediği hiçbir yapıtı günümüze ulaşmamıştır.

    Itrî dinsel müziğe yepyeni bir hava getirmiştir. Dinsel yapıtları, cami ve tekke müziği örnekleri olarak ikiye ayrılır. Teravih namazı sırasında makam değiştirme kuralı ile, camilerde müezzinlerin uyguladıkları çeşitli kuralların Itrî tarafından konulduğu söylenir. Bayram namazlarında okunan Segâh Kurban Bayramı Tekbiri, kutsal emanetlerin ziyareti sırasında okunan Segâh Sal-ât-ı Ümmiye, Mâye Cuma Salâtı, Dilkeşhâveran Gece Salâtı, üç yüz yıldır etkilerinden bir şey yitirmemiş yapıtlardır. Özellikle ilk ikisi çok kısa birer cümle içinde yarattıkları etkinin yoğunluğu bakımından Türk müziğinde benzersiz bir sanat gücü taşırlar.

    Mevlevihanelerde, sema törenlerinde, ayinden önce okunan, Rast Naat-ı Peygamber, Itrî'nin Mevlevi müziğine en kalıcı katkısıdır. Güftesi Mevlânâ'nın bir şiirinden alınan yapıtta, güfte ile beste yetkin bir biçimde bütünleştirilmiştir. Bu naatın, bestelenmesinden sonra Mevlevihanelerdeki her sema töreninde okunması bir gelenek haline gelmiştir. Segâh Ayin'i ise, bu türün ilk güçlü örneklerinden biridir.

    Günümüze ulaşan yapıtlarının çoğunda mistik bir hava vardır. Bu yönü bir ölçüde, Mevlevi olmasına bağlanabilir. Seçtiği formlar için en uygun anlatımı bulan Itrî, cami müziği olarak bestelediklerinde, derin bir dindarlık duygusunu, Mevlevi müziği yapıtlarında, tasavuffi bir içe dönüş heyecanını dile getirmiş, din dışı yapıtlarında ise, yoğun müzik cümleleri arasında beliren düşünceli ve düşündürücü bir tavrı benimsemiştir.

    Sanatı değerlendirilirken, üslubunun niteliği ile yapıtlarındaki teknik özellikler birbirine bağlı iki düzey olarak ortaya çıkar. Itrî'nin müziği 17. yy'da henüz oluşum aşamaları içindeki bir müzik üslubunda "klasik" diye nitelendirilebilecek özellikler taşır. Kişisel duygu ve düşüncelerini dile getirmediği, bütünüyle kendine özgü, kişilikli bir anlatım yaratabilmiştir. Müziğinin dengeli, oturmuş bir yapısı vardır; yapıtlarının en dokunaklı bölümlerinde bile, duygusallıktan, abartamadan, gereksiz süslemelerden kaçınmıştır, cümleleri açık seçik ve berraktır.

    Yapıtlarının ezgi yapısındaki özellikler ise, sanatının ancak teknik bir inceleme çerçevesinde değerlendirilebilecek başka bir yönüdür. Hiçbir bestesinde alışılmış ezgi örneklerine rastlanmaz. Belli bir makamdaki yapıtı, başka bir bestecinin aynı makamdan bir yapıtıyla karşılaştırıldığında, o makamı çok farklı buluşlar, taklit edilmeyen, benzersiz deyişlerle işlediği görülür. Bir makama bağlı müzik cümlelerini sadece komşu perdelerden yararlanarak geliştirme kolaycılığından kaçınmış, en uzak perdelere dek uzanarak, zor olanı gerçekleştirmeyi yeğlemiştir.

    Böylece ezgilerini dar bir ses alanı içinde kalmaktan kurtarmıştır. Onun müziği bu bakımdan makam ve geçki zenginliği taşır. Bu zenginlik, kullandığı usuller için de geçerlidir. Notasıyla günümüze ulaşamamış parçalarının güfteleri ile usullerini veren eski kaynaklarda, çok ender kullanılmış usullerde bile yapıt bestelediği görülmüştür.

    Itrî, Şeyhülislam Esad Efendi'nin belirttiğine göre, bini aşkın beste yapmış olan çok verimli bir bestecidir. Bunların büyük bir çoğunluğu unutulmuş ya da kaybolmuştur; bugün ancak kırk dolayında yapıtı bilinmektedir. Günümüze kalan pek az yapıtıyla bile bugün de Klasik Türk müziğinin en başta gelen birkaç ustasından biri kabul edilmesi, sanatında ki olağanüstü özelliklerin bir sonucudur.

    YAPITLAR (başlıca): Segâh Kurban Bayramı Tekbiri; Segâh Salât-ı Ümmiye; Dilkeşhâveran Gece Salâtı; Mâye Cuma Salâtı; Segâh Mevlevi Ayini; Rast Darb-ı Türkî Naat ve Sofyan Tevşih; Nühüft Durak; Nühüft İlahî; Nühüft Tevşih; Nevâ Kâr; 2 Pençgâh Beste; Hisar Devr-i Kebir Beste ve Aksak Semai; Mâhûr Ağır Aksak Semai; Rehavî Berefşan Beste; Buselik Hafif Beste ve Yürük Semai; Segâh Ağır Semai; Segâh Yürük Semai; Bayatî Çember Beste; Bestenigâr Darb-ı Fetih Beste; Dügâh Hafif Beste; Isfahan Zencir Beste ve Ağır Aksak Semai; Nikriz Muhammes Beste; Râhatu'l Ervah Zencir Beste; Irak Aksak Semai; Rast Aksak Semai; Nühüft Aksak Semai; Acemaşiran Yürük Semai; Rehavî Peşrev; Nühüft Peşrev ve Saz Semaisi.

+ Yorum Gönder
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi