İslamiyet Öncesi Türkler

+ Yorum Gönder
Ciddi Konular ve Seviyeli-Ciddi Konular Bölümünden İslamiyet Öncesi Türkler ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    rojx62
    Yeni Üye
    Reklam

    İslamiyet Öncesi Türkler

    Reklam



    İslamiyet Öncesi Türkler

    Forum Alev
    1. Türklerin, müslümanlığı kabul etmelerinden önceki sosyal ve kültürel hayatları

    1.1. Sosyal yaşayış

    1.1.1. Hayvancılık ve tarımla geçinen yarı göçebe Türk toplulukları

    Bilindiği gibi, yeryüzünde yaşayan insan toplulukları MÖ 10.000 ila 8.000 yıllarından itibaren hayvanları ve bitkileri "evcilleştirme"ye, onların üretimlerini düzenlemeye, onları "kültürleme"ye başlamışlardır.
    Dünyada, insanların yoğun olarak yaşadığı bazı yörelerden başlayan insan medeniyetinin bu yücelişi, daha sonraki yıllar içinde çeşitli faktörler tarafından daha başka insan toplulukları arasında da yayılmıştır.

    Çin, Hindistan, Mezopotamya, Mısır ve Anadolu gibi medeniyetin beşiği olan bu yerlerden biri de, çok eski atalarımızın yaşadığı Orta Asya topraklarıdır.

    Yaşamın bitki toplayıcılığı ve hayvan avcılığına dayandığı dönemlerde, insan grupları sürekli yer değiştirmek zorunda idiler. Daha sonra bazı hayvanların evcilleştirilmesi ve çevredeki diğer insan topluluklarının artması, bu tür göçleri sınırladı. Gerek evcil hayvanların sürekli dolaştırılma zorluğu gerek iklim şartları ve gerekse bazı ürünlerin doğal yollar dışında insanlar tarafından tarım yoluyla çoğaltılması, insanları yarı-yerleşik bir hayat yaşamaya zorladı. İşte, incelediğimiz dönemdeki Orta Asya Türk toplulukları bu tür bir yaşayış düzeni içinde idiler.

    Orta Asya Türk toplumlarında gördüğümüz, artık her toplumun belirli bir "yurt" tutmaya başlamış olmaları idi. Bunun kesin töre ve geleneklerini en iyi şekilde yayla ve kışlak hayatı düzeninde görmekteyiz. Kültür tarihçileri, her toplumun nerede yazlayıp nerede kışlayacağının belli olduğunu; ayrıca buradaki çeşitli davranış biçimlerinde de bir kargaşanın değil, genelde sıkı bir düzen ve törenin egemen olduğunu bildirmektedirler.

    Türkler, tarihlerinin büyük bir kısmında hayvancılık ve tarımı birlikte yürütmüşlerdir ve hâlâ da bu yapıdan tam olarak kurtulamamışlardır. Bu tür bir hayat iki yurt gerektiriyordu; kışın hayvanların ve insanların barınacağı nisbeten sağlam yapılarla korumalı ve tarım alanlarına yakın olarak kurulan "kışlak", yazın geçirildiği yüksek yerlerde hafif, sökülüp yapılabilir kontlarla oluşturulan yayla hayatı ("yazlık").

    Kışlaklarda önceleri evler sağlam çadırlardan yapılıyordu. Bu tür yerleşim yerlerinin seçilmesi çok önemli idi. Kışın barınılan yerlerde de, hayvanların korunması ve beslenmesi için yapılan "ağıl"lar esaslı bir yer tutuyordu
    İnsanların, bir yıllık zaman periyodu içinde -tarihin akışına bakıldığında- giderek vakitlerinin çoğunu kışlaklarda geçirdiğini görüyoruz. Önceleri kışlaklar da çadırdan ve belirli yerlerde kurulup ve zamanı gelince sökülüp gidiliyordu. Ama vaktin daha çoğunun kışlaklarda geçmesi üzerine, buralara çadırdan değil taş ve topraktan evler yapılıp, geçici evlerin sadece yaylalara kurulduğu görülmektedir. Bu, Türk topluluklarının yavaş yavaş sürekli bir yurda ve yerleşik hayata geçmelerine neden olmuştur.

    Yazın ovalardaki sıcaklığın artması ve otların kuruması, hayvan beslemeye ve süt ürünleri yapmaya alışmış toplumları daha serin ve otu bol olan yaylalara çıkmaya zorluyordu. İlkbaharın sonuna doğru başlayıp sonbahar sonlarına kadar devam eden yayla mevsiminde, hali vakti yerinde olan hemen herkes, kendi obasının yaylasına çıkıp orada yaşıyordu. Yayla olarak seçilen yerlerin esas özellikleri, otlağının bol ve sulak olması idi.

    Her hayvanın yüz karakteristiği, insan yüzleri gibi, onları birbirlerinden ayırabilecek belirli çizgiler ve özellikler taşır. Buna rağmen koyun, keçi gibi sayısı çok olan sürülerde herkes kendi hayvanlarını özel bir işaretle ve genellikle kulaklarından damgalıyordu ("enemek"). Sığırlarda ve atlarda böyle bir işarete gerek kalmıyordu.

    Meseleye eğitim açısından yaklaştığımızda, böyle bir sosyal yaşayışta şu özelliklerin belirgin olarak ortaya çıktığını görüyoruz:

    Hayvancılığa dayalı bir geçim sürdüren toplumlarda, sürülerin bakılması ve beslenmesi, küçükbaş hayvanlar için "çobanlık" ve büyükbaş hayvanlar için "sığırtmaçlık" denen meslekleri ortaya çıkarmıştı. Bu meslekleri yapanlar genelde aile veya "boy" içinden bir kişi olduğu gibi, başka topluluklardan da olabiliyordu. Konu devlet örgütü düzeyinde ele alındığında, büyük beylerin ve kağanın sürüleri iyice kalifiye çobanlar tarafından otlatılıyordu.

    Orta Asyadaki Türk topluluklarının sosyal yaşayışında hayvancılık uzun yıllar esaslı bir yer teşkil ettiği için, bunlar, hayvan yetiştirmede, terbiye etmede ve onların ürünlerinden işlenmiş bir şekilde faydalanmada büyük bir gelişme göstermişler ve hattâ bir "çobanlık kültürü" de geliştirmişlerdir. Türklerin bu husustaki uğraşılarını ve dikkatli gözlemlerini en iyi yansıtan belge, Türkçedeki bu alanla ilgili kelime, kavram ve sözlerdir.

    Hayvancılıkla geçinen toplumlar, bütün zamanlarını harcadıkları bu hayvanların ürünlerinden de sonuna kadar faydalanmak istiyorlardı. İlk önceleri Türk toplumunun en çok ilgi gösterdiği hayvan at idi. Bunlar, bu yarı göçebe toplumlara büyük bir hareket kolaylığı sağladığı için, onların hayatında vazgeçilmez bir yer tutuyordu. Ayrıca bu hayvanların etinden ve sütünden de faydalanılıyordu. At eti ve at sütünden yapılan "kımız" adlı içecek, "asil" kişilerin baş yiyecek ve içecekleri arasında yer alıyordu. Önceleri yoksul halkın yiyeceği, giyeceği ve meşguliyetleri arasında yer alan koyun, sığı ve ördek, kaz gibi kümes hayvanları, yerleşik hayatın ağırlığına bağlı olarak daha sonraları önem kazanmıştır.
    Bu hayvanların ürünlerinden yapılan kürkler, dokumalar, keçeler; yağ, peynir ve yoğurt başta olmak üzere birçok yiyecek; Türk insanının o zamanki zihnî çalışmasını ve çocuklarını yetiştirirken ne gibi incelikleri yaygın eğitim vasıtasıyla verdiği konusunda aydınlatıcı olabilir. Hayvanın yavrulatılması, hastalıklardan korunarak beslenmesi, kırkılması, kesilmesi, sütünün sağılması ve işlenmesi, hayvanın sütünün ve etinin çeşitli yemeklerde kullanılması... gibi konular bu husustaki geleneksel yetiştirmenin ana noktalarını teşkil etmiştir.

    Orta Asyadaki Türk toplulukları sadece hayvancılıkla geçinen gruplar değildi. Kışlak hayatının gelişmesi ile, tarım da insanların ana meşguliyetlerinden biri olmuştur. Hem hayvancılık hem de tarım, Türklerin toprağı çok iyi tanımalarına imkân sağlamıştır. Hangi toprak parçalarının nasıl işleneceği, hangi ürünlerin hangi mevsimlerde ekilip dikileceği, hasat zamanları, hasat âletleri gibi konular üzerinde birçok gelişmeler olmuştu. Toprağı işleme, dinlendirme ve sulama usullerinin yanı sıra yetiştirilen bitkilere bakmak, Orta Asya Türk toplumları arasında tarımın nasıl bir gelişme gösterdiği hakkında açık bir fikir verebilir. Burada yetiştirilen bitkilerden bazıları şunlardır: arpa, buğday, burçak, çavdar, yulaf, darı, pirinç, mısır, kavun, karpuz, kabak, hıyar, acur, pancar, şalgam, turp, soğan, sarmısak, pırasa, bakla, bezelye, fasulye, mercimek, nohut, ıspanak, marul, pazı, hindiba, biber, susam, yonca, çayır v.s... Bu bitkilerin yanı sıra şu ağaçların ürünlerinden de faydalanılıyor ve bunların "kültürlenmesi" için çalışılıyordu: alıç, armut, alma, ayva, badem, ceviz, dut, erik, fındık, fıstık, kestane, hurma, iğde, incir, kayısı, zerdali, kızılcık, kiraz, vişne, muşmula, nar, şeftali, limon, portakal, turunç, üzüm, zeytin, palamut v.s...

    Orta Asya Türk toplumlarının bu kadar çeşitli bitki ve ağaçların tarımını yapabilmeleri, onların iklimler arası çok çeşitli özellikleri olan topraklar üzerinde yaşadıklarını gösteriyordu. Bu ise, Türk insanına çok geniş bir hayat tecrübesi, dünya görüşü ve çevre hakkında bilgi sağlıyordu. Tarım ile uğraşan aileler de çocuklarına, elbette gene yaygın eğitim vasıtasıyla, bütün bu bitkilerin özellikleri, yetiştirilmesi, işlenerek yenilmesi ve pazarlanması ile bilgileri aktarıyorlardu.

    İster hayvancılık isterse tarımla uğraşsın, Orta Asya Türk toplulukları içinde bu alanlarla ilgili yoğun ve ince bilgilere dayalı gayet yoğun bir yaygın eğitim çalışması yapılıyordu.
    1.1.2. Yerleşik şehir ve kasaba hayatı

    İnsanlık tarihinde yüksek kültürlerin kaynağı tarım bölgelerinde ve şehirlerdeki sosyal yaşayış olmuştur. Orta Asya Türk topluluklarına bu açıdan yaklaşıldığında, oradaki insanların çok yüksek bir tarım, ticaret ve şehir hayatına sahip oldukları görülmektedir. Bu bakımdan, müslümanlıktan önceki Orta Asya Türklerinini tamamen göçebe oldukları şeklindeki yaygın kanaat yanlıştır.
    Orta Asyadaki Türk topluluklarının önemli bir kısmı ticaret yolları üzerinde, tarım açısından verimli vadilerde çok eskiden beri şehirler ve kasabalar kurmuşlar, buralarda çok yüksek bir yerleşik kültür geliştirmişlerdir. Buralarda kurulan devletlerin hemen hepsi de önemli şehirler ve tarım bölgelerini ele geçirmeye çalışmışlar, bu uğurda savaş vermişlerdir. Zaten, tamamen göçebe toplumların yüksek teşkilâtlı bir devlet kurup bunu uzun süre devam ettirmelerini beklemek yanlıştır. Tarihteki hemen bütün büyük devletler, göçebe toplumlar tarafından kurulsa bile, büyük şehirlere ve yerleşik halka dayanmışlardır.

    Aile düzeni ve ev hayatı Türk toplumlarında çok önemli idi. Aile kuruluşunu bile "evlenmek" olarak adlandıran bir toplumda, yerleşikliğin ana simgesi olan "ev" temel bir yer tutuyordu. İnsanın hayattaki esas amaçlarından biri "ev-bark sahibi olmak" olarak adlandırılıyordu.

    Orta Asya Türk toplulukları ev inşa tekniklerinde, ev planlarında büyük gelişmeler sağlamış; ahır, ağıl, kümes, samanlık gibi kendi hayatına yardımcı olan unsurları evden uygun bir uzaklığa yerleştirdiği gibi, mutfak, hamamlık gibi kısımları da ev içine uygun bir şekilde yerleştirmişti. Ayrıca evin iç düzenlemesinde, döşenmesinde de birçok orijinal karakteristikler geliştirilmişti.

    Türkler, ilkönceleri genel olarak şehirlere ve özellikle etrafı surlarla çevrilmiş şehirlere "balık" diyorlardı. "Beşbalık", "Ordubalık", "Baybalık" gibi başşehirler, bu deyişe verilebilecek bazı örneklerdir. O zamanlar, köy ve kasaba mahiyetindeki yerleşim yerlerine de "uluş" deniyordu. Şehir karşılığında daha sonra -Soğdçadan geçme- "kend" sözcüğü kullanılmaya başlanmış; "Yarkend", "Taşkend", "Semizkend" (Semerkant) örneklerinde olduğu gibi birçok büyük şehirler bu adlarla adlandırımaya başlanmıştır. "Şehir" kelimesi de "şahar" ve "şar" şekillerinde Türkçede büyük yerleşim yeri olarak kullanılmıştır; "Karaşar" şehri de buna örnektir. Türk hakanının oturduğu şehire de "ordu" deniyordu.

    Devletler kurarak Orta Asya topraklarına uzun yıllar egemen olan Türk topluluklarının, birçoğu kalıntı şekline dönüşmüş ve bir kısmı hâlâ yaşayan şehirlerine baktığımızda, buralarda nasıl canlı bir yerleşik hayat olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Tarımla, ticaretle, çeşitli el sanatlarıyla geçinen binlerce insanın yaşadığı Orta Asya Türk şehirlerinden, yukarıda verilen örneklere ek olarak verilebilecek bazıları şunlardır: Balasagun, Ötügen, Altındağ, Barköl, Kuça, Loulan, Aksu, Kaşgar, Hotan, Turfan, Buhara
    Doğu Türkistan'daki Beşbalık ve Koça ile Uç Turpan şehirleri hem Türk devletlerinin başşehirleri hem de sanat, ticaret ve Budist kültür merkezleri idiler. Batı Türk kağanlığının merkezleri ise Karaşehir ve Kuça idi. Buralarda da birçok Budist külliyeleri bulunuyordu. Gene Batı Kağanlığına bağlı olan Hotan (Ordu-kend) ve Kaşgar da Türk medeniyet merkezleri idiler. Doğu Türkistan'daki Kansu ve ona yakın şehirler bazen Çin bazen Türk egemenliğinde, ama Türk karakteri taşıyan şehirlerdi. Batı Türkistandaki Fergânâ, Suyâb, Taraz, Çul, Sarıg, Sukuluk, Sayram, Yangıkend, Aktepe, Uşrûsana, Pencîkend, Baykend, Kunduz ve Belh gibi sayısız şehirlerde, Türk insanlar yerleşik hayatın gerektirdiği sosyal yaşayış kurallarını, toplum düzenini, sosyal kurumları, sanatı, zenaatı, ticareti v.s. ile yoğun bir yaygın eğitim ve dinî kurumlarda da örgün eğitim çalışması içinde idiler.


    1.1.3. Müslümanlığı kabul etmeden önce Türk topluluklarının dinî inançları

    Türklerin ilk dinî inançları M.Ö. 1000 yıllarından itibaren gelişmekte olan gök ve yer tanrıları ile atalar dini idi. Daha sonraki Çin uygarlığının gelişmesinde de esas rolü oynayacak bu kozmolojik görüşlere "üniversalizm" denmiştir. Üniversalist kozmolojiye göre, evranin başlıca iki ilkesi gök ve yer idi. Bu diktomik (iki ilkeli) kozmolojiye göre, iki unsur değişik oranlarda kaynaşarak ateş, ağaç, su, toprak ve madenden ibaret olan beş unsuru; bu unsurlar da değişik oranlarda kaynaşarak evrendeki bütün varlıkları meydana getiriyorlardı. Türkler, gökkubbenin tam altında ve evrenin merkezinde oturuyodu. Hakan, gök tanrısından ve atalardan "kut" almış, onların yeryüzündeki temsilcisi kişi idi.
    Üniversalizm denen bu dünya görüşü, Çin'de bir yandan Taoizmi öte yandan Konfüçyüs felsefesini geliştirdi. Türklerde ise, özellikle Kağan, bu inançlara dayanarak kendisini kutsallaştırıyor, halk kitlelerinini (kara budun) kendisine bağlanmasını sağlıyordu.

    Gök tanrıya önem veren bu inançlar Türkler arasında yıldızlara dayalı inançların gelişmesine de yardım etti. Bunlardan birisi, yakın doğudaki gök dinlerinden Hermetizm mensupları olan Şamanlar, diğeri gene göksel tapınmaların ağırlıkta olduğu Mani dini idi. Yıldızlara ve güneşe tapma, yeryüzündeki hayatı buna göre düzenleme Orta Asya Türk toplumları arasında oldukça yaygın idi.Ancak İslâmiyet öncesi dönemde Orta Asya Türk topluluklarının dinini "Şamanizm" olarak nitelemek yanlıştır. Ancak atalarının ruhlarına saygı göstermek isteyen toplulukların törenleri, genellikle "kam" adı verilen kişiler tarafından, özel bir takım âletler ve hareketlerle halk heyecanlandırılarak ve psikolojik yönden etkilenerek yönetilmekte idi.

    İslâmiyetten önce, Türk topluluklarını yazılı medeniyete doğru çeken iki büyük dinî akım vardı. Bunlar Maniheizm ve Budizm idi.

    İran kökenli olan Mani dini inancı, evrende birbirine düşman olan ışık ve ateşle (iyilik) karanlık ve maddenin (kötülük) sürekli savaş ettiğini savunuyordu. Bu savaşta insan da maddî varlığından, maddî şahsiyetinden vazgeçmelidir. Karanlık ve kötülüğe neden olacağı için çocukların da olmaması gerekir. Mani inançları Bögü Kağan ve sülâlesi tarafından benimsenmiş; bir saray dini olarak kalmasına rağmen, resmî ve yazılı kaynaklar alanında zengin bir kültür mirası bırakmıştır.

    Orta Asyadaki Türk boylarından bir kısmı yarı göçebe bir hayatı devam ettirirken; Kagınılı, Köktürk, Tarduş, Kengeres gibi boylar, Kuzey Çin ve Kansu'daki Hun merkezlerinde, Türkistan'da, Kuşân etkileri altında birçok Türk grupları yerleşik medeniyete iyice alışıyorlar ve Budizm buralardaki topluluklar arasında hızla yayılıyordu.

    Budizm, Uluğ-kölüngü mezhebi yoluyla ve bir "Türk Budizmi" şeklinde, Orta Asya'da İslâmiyet öncesinde en çok yayılan din oldu. Gerek Mani inançları gerek Budizm, Türk hakanlarını gene yüksek bir mevkiye çıkardığı için, hükümdarlar tarafından resmî din olarak kabul ediliyordu. Bu arada Budist ilkeleri anlatan "Sutrâ"lar Türkçeye çevirtiliyor, Burkan heykelleri ve dinî yazmalar için yüksek tapınaklar yaptırılıyordu.

    Nepal'dan yayılan Budizm, İran'dan gelen inançların nedeniyle Batı Türkistan'da fazla yayılamamış, ama Doğu Türkistan'da hızla yayılmış ve buradaki kültürlere damgasını vurmuştur. Hotan, Miran, Tumuşk ve Kuça'daki "vihara"larda (Budist manastırları) yetişen rahipler, eski Türk üniversalizminden de izler taşıyan Uluğ-kölüngü (Ulu Kağnı) mezhebini geliştirmişlerdir. Bu mezhebin inançları Doğu Türkistan sanat ve edebiyatına berrak bir şekilde yansımıştır.

    Burada dikkat edilmesi gereken, Hun ve Tabgaç toplumlarında Budizmi etkileyecek, yönlendirecek kadar "aydın" din adamlarının yetişmesidir.

    Orta Asya Türk toplumları arasında örgün eğitim denilebilecek ilk çalışmalar, Budist kültür merkezlerindeki manastırlarda ("vihara") ortaya çıkmış; buralarda gençler teorik ve pratik olarak Budizm ilkelerine göre yetiştirilmiş ve daha sonra propagandacı olarak çeşitli yerlere gönderilmiştir. Bu dine giren Türk hükümdarları da geniş kütüphanelere sahip olmakla, sanatı korumakla tanınmış "âlim" kişiler idi.

    Bu bize, İslâmiyet öncesi dönemde Orta Asya Türk toplumları arasında yaygın bir bilim, sanat ve kültür faaliyetinin olduğunu, örgün ve yaygın esasta yoğun bir eğitim çalışmasının sürdürüldüğünü göstermektedir.

    Budist kültür merkezleri Göktürklerden önce Hunlar zamanında Orta Asyanın önemli yerleşim yerlerine dağılmışlardı. Tabgaçlar da Kansu'da Hunları mağlup ettiklerinde, onların hizmetindeki sanatçı rahipleri ("toyın") kendi illerine götürmüşlerdi.

    Göktürkler ve Kangılı boyları 5. Yüzyıldan itibaren Budizme girmeye başladılar. Budizmin buradaki yayılması da saraylar vasıtasıyla oldu. Uygurlarda ise Budizm, sosyal hayatın hemen her alanına damgasını vurmuştu.

    Budizm sadece savunduğu dünya ve veren görüşü açısından değil, siyasî açıdan da Türk hakanları tarafından benimsenen bir görüş oluyordu. Türkler, Konfüçyüsçü ve Taocu görüşleri benimsemekten çekiniyorlardı; çünkü bu, Çin yayılmacığının bir vasıtası haline gelebilirdi. Zerdüşt dinini ve Hıristiyanlığı da İran ve Bizans yayılmacılığının vasıtası olabileceğinden dolayı benimsemiyorlardı. Hazar Türklerinin Museviliği kabul etmesi, aynı şekilde din vasıtasıyla siyasî yayılmaya karşı çıkma düşüncelerinden dolayı idi. Bunun gibi, Hindistan'dan gelen Budizmde herhangi bir siyasî amaç görmemiş olabilirlerdi.

    Ancak tarihî buluntular ve metinler, İslâmiyet oluşmadan önce Orta Asya Türk toplumları arasında Hıristiyanlığın da Köktürklerden itibaren saraylarda ve şehirlerde yayıldığını gösteriyor. Ancak müslümanlığın gelmesi, Türk toplumları içindeki din propagandalarını ve yayılma hesaplarını altüst etmiştir.
    1.2. Siyasî teşkilâtlanmalar

    Türklerin, tarihe geçmiş siyasî örgütlenmeleri milattan önceki 1000 yıllara kadar uzanıyor mama, M.Ö. 200'li yıllarda Japon Denizi'nden Hazar'a, Himalayalardan Sibirya buzullarına kadar uzanan topraklarda büyük imparatorluk kurmuş olmalarına bakarak, daha önce zengin bir devlet teşkilâtı tecrübelerinin olduğu kabul edilmelidir.
    Orta Asyanın toplumsal yapısı Türkler, Moğollar, Tunguzlar gibi üç millet ve bu milletlerin birçok şekillerde yerleştikleri bir toplumsal düzen idi. Büyük arazi parçaları üzerinde yerleşik ve yarı göçebe gruplardan oluşan bu yapının yanı sıra, gayet yoğun bir nüfusa sahip ve yerleşik düzendeki Çin devleti, kuzeyde buzullar ve güneyde yüksek dağ silsilesi şeklinde coğrafî sınırlamalar, çekici kültür hareketleri ve verimli toprakların Batıda olmasından dolayı yüzünü Batıya dönmüş İranlılar o zamanki Orta Asya'nın ana karakteristiklerini meydana getiriyordu.

    M.Ö. 220'lerde kurulmuş olan Büyük Hun İmparatorluğu'ndan önce Türkler yarı göçebe toplumları düzenleyen, örgütleyen birçok devletler kurmuşlardı. Yoksa Hunların yüzyıllar süren bir devlet geleneği ile devlet yönetmeleri mümkün olmazdı.

    Orta Asya Türk devletleri, kabile yaşayışını devlet örgütü içinde topluyordu. Önemli olan, bütün boyların liderlerini belli bir hakana bağlamak, belli bir devlet düzeni içine çekmek idi. Şöyle veya böyle, Orta Asya'daki Moğol, Türk ve Tunguz boylarının genelde devlet teşkilâtı içinde düzene kondukları görülüyor.

    Ancak tarih boyunca Çinlilerle devamlı bir mücâdele sürüyor. Çinliler boylar arasındaki küçük çekişmelerden faydalanarak ve kültürel etkilemeler yönüyle Türk devletlerini zayıflatmaya, yıkmaya çalışırlarken, Türk devletlerinin de sürekli akınlarla Çini devamlı rahatsız ettikleri ve onları bir "set" yapmaya mecbur ettiklerini görüyoruz.

    Orta Asyadaki devletleri genelde geniş topraklara yayılmış küçük boylar engelleyemiyor. Burada kurulan devletleri doğuda Japon Denizi, kuzeyde Sibirya buzulları, batıda Ural Dağları ve Hazar Denizi, güneyde ise Himalayalar ancak durdurabiliyor. Bu doğal engellerin yanı sıra güneydoğuda yoğun bir nüfüsa, güçlü bir kültüre, teknoloji ve devlet teşkilâtına sahip Çin devleti ile güneybatıda gene köklü bir kültür ve devlet geleneğine sahip İran devleti engelliyor.
    Türk devletleri bir taraftan birbirlerinden küçük dil, din, gelenek fartklılıkları olan bir çok "boy"un "konfederasyonuna" dayandığı için; diğer taraftan doğu ve batı (Çin ve İran, Bizans) kültür ve uygarlıkları arasındaki ticaret yolu üzerinde bulunduğundan dolayı, inanç ve geleneklerde geniş hoşgörü gösteren devletler idiler. Türkler hem Orta Asyada iken hem de Anadolu'ya yerleştikten sonra, devamlı olarak doğu ve batı medeniyetleri arasında bir köprü görevi görmüşlerdir. Türk devlet teşkilâtının başında "yabgu", "kağan", "han" (daha sonra da "sultan" ve "padişah") adlı, soy olarak asil bir yönetici bulunurdu. Devlet başkanlığının ya babadan oğula ya da yakın akrabalar arasında geçtiği görülmektedir. Bu gelenek daha sonra da devam etmiş, ancak Cumhuriyet döneminde meclisin seçimine bırakılmıştır.

    Devlet başkanlığı gibi, ordu komutanlıkları da soy takip ediyordu. Çeşitli boyların liderlerinden oluşan Büyük Kurultay, devlet yönetiminde oldukça etken olabiliyordu. Bu nedenle bazı tarihçiler, Türk devletlerini bir "konfederasyon" gibi görüyorlardı. Bunlar, çeşitli Türk boylarının bir boyun egemenliğini kabul ettiği devletler idi. Öyle ki Hunlar ve Avarlar, Orta Asyadaki iktidar mücâdelesini kaybettikten sonra, büyük gruplar halinde Karadeniz'in kuzeyinden Avrupa'ya geçmişler ve devletlerini orada sürdürmüşlerdi.

    Orta Asya Türk devletlerinde, imparatora her zaman kutsal bir yer veriliyor, ama gene de devlet yönetiminde tek kişinin hâkimiyeti olmuyordu. İmparatorluk merkez, doğu, batı ve daha başka şekillerde kısımlara ayrılıyor; bir tanesi hâkim kısım olsa bile, diğer kısımların iç işlerinde bağımsız ayrı yöneticileri oluyordu. Devleti kısımlara ayırarak oralara genç şehzadeleri veya tahta yakın kişileri yönetici olarak gönderme, o zamanki iletişim vasıtaları ve toprakların genişliği açısından belki bir zaruret olarak ortaya çıkıyor, ama aynı zamanda devletin de en zayıf noktalarını oluşturuyordu.

    Orta Asya Türk devletleri yalnızca askerî güce dayanan çapulcu devletler değildi. Öncelikle hareketli topluluklar arasında âdilce bir düzen kurmaya çalışan, yerleşik toplumların tarım, ticaret ve el sanatlarının serbestçe gelişmesini garanti eden, kervan konaklama yerleri, büyük sulama sistemleri yaptıran devletler idi.

    Askerî birlikler genellikle atı idi. Atlı birlikler, seyrek bir yerleşim düzenine sahip bir devletin düzenini sağlamaya uygundu ve genellikle piyadelerden meydana gelen kalabalık Çin ordularına karşı en iyi savunma ve hücum ordusu idi. Nüfusu az olan Türk devletlerinin, yayalardan meydana gelen bir ordu ile Çin'e karşı koyması, geniş Orta Asya topraklarında hızlı hareket etmesi ve rahatça manevralar yapabilmesi, dahası böyle bir kara ordusunu sürekli görev başında tutması imkânsız idi.Türk devletlerinin içindeki boylardan bazılarının çeşitli faktörler karşısında zayıflaması, bazısının giderek kuvvet kazanması zamanla çeşitli iktidar mücâdelelerine neden oluyor; Orta Asya Türk boylarının koruyuculuğunu ve düzenini, kendisini aynı ölçüde asil sayan başka Türk boyları üstleniyordu. Hunlar, Tabgaçlar, Göktürkler, Uygurlar v.s. arasındaki mücâdele ancak böyle yorumlanabilir.

    İslâmiyet öncesi dönemde Çin, Orta Asya, İran ve Akdeniz havzasında büyük devletlerin yer aldığı görülüyor. Bu devletlerin çağdaşı, bu devletlerle boy ölçüşen Türk devletlerinin kaba, ganimetçi, zorba devletler olmadığı; bilakis Orhun yazıtlarında görüldüğü şekliyle millî birlik bilincine dayalı, Bilge Tonyukuk gibi gerçekten "bilge" vezirleri olan, paralı ve yabancı askerler bulundurmayıp saf millî ordulara sahip, üzerinde birçok tarım, ticaret ve kültür merkezleri bulunan medenî devletler olduğu ortaya çıkar.

    Milattan sonraki 700'lü yıllardan sonra Orta Asya Türk devletlerinde millî yönetim yerine dinî yönetimin ağırlık kazanmaya başladığını görüyoruz. Bir taraftan müslümanların Suriye ve İran'a girmeleriyle buralardaki Hıristiyan ve Maniheist din adamlarının Orta Asya içlerine gitmeleri, bir taraftan Budist rahiplerin propagandalarının artması ve bir başka taraftan Moğolların Kırgızları, Kırgızların Türkleri batıya sürmesiyle Türkistan'da sıkışan ve yoğunlaşan nüfus, insanlar arası düzeni sağlamada dini de bir faktör olarak ortaya çıkarmıştır.

    Devlet yönetiminde dinî hürriyet havasının sürmesine rağmen Uygurlarda Mani dinini 177 yıl boyunca devlet dini olarak görüyoruz. Sarı Uygurlarda Budizm gene devlet dini düzeyinde idi. 940'tan sonra Karahanlı devletinde de müslümanlık devlet dini haline geliyor ve Türk devlet geleneğinde din en önemli faktör olmaya başlıyor.



  2. 2
    ULtRaDяagoN
    Usta Üye

    --->: İslamiyet Öncesi Türkler

    Reklam



    Teşekkür ederim arkadaşım çok sağol Edebiyat ödevi için yardımcı bilgiler varmış

    Tekrar tekrar teşekkürler Bonusta ben ekleyeyyim


    Türkler, dünyanın en eski, asil, büyük devletler kurup, pek çok ünlü şahsiyetler yetiştiren medenî milletlerinden biridir. Türkler, Nuh peygamberin oğullarından Yâfes'in Türk adlı oğlunun neslindendir

    Tarihî şahıs, boy ve millet adlarının oluşumuna göre, Türk kelimesinin aslı "türümek" fiilinden gelmektedir. Bu fiilden türetilmiş, kişi ve insan anlamında "türük" ve nihayet hece düşmesiyle "Türk" kelimesi ortaya çıkmıştır. Nitekim Anadolu'da bir kısım göçebeler de yürümekten "yürük" adını almışlardır. Türk kelimesi, ayrıca, çeşitli kaynaklarda; "töreli, töre sahibi, olgun kimse, güçlü, terk edilmiş, usta demirci ve deniz kıyısında oturan adam" manâlarında kullanılmaktadır

    Coğrafî ad olarak Turkhia (Türkiye) tabiri ise altıncı yüzyıldaki Bizans kaynaklarında, Orta Asya için kullanılmıştır. Dokuzuncu ve onuncu asırlarda, Volga'dan Orta Asya'ya kadar olan sahaya denilirdi. Bu da Doğu ve Batı Türkiye olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Doğu Türkiye, Hazarların; Batı Türkiye ise Türk asıllı Macarların ülkesiydi. Memlukların ilk zamanlarında, Mısır'a da Türkiye deniliyordu. Selçuklular zamanında, onikinci yüzyıldan itibaren Anadolu'ya Türkiye denilmeye başlandı. Türk kelimesini Türk devletinin resmî adı olarak ilk defa kullanan, yedi ve sekizinci yüzyıllarda hüküm süren (681-745) Göktürk Devletiydi

    Bilinen en eski Türk kavmi, Çinlilerin Hiong-nu dedikleri, M.Ö. 3. asrın başından itibaren tarih sahnesinde görülen Hunlardır. Bu kavmin anayurdu, Tienşan'ın kuzey kesimiyle batıdaki Altay Dağları, Orta Urallar ve Hazar Denizi'nin kuzey hudutları içinde kalan vadideydi. Şenyu denilen hükümdarlarının ordugâhı, Orhun Irmağı kıyısında bulunuyordu. Nüfus çğalması ve fetih isteği gibi iki büyük sebeple yayılmaya başladılar ve Çin hudutlarına kadar olan bölgeyi ele geçirdiler

    İslamiyetten Önce Türk Devletleri:

    Türklerin kurduğu en eski devlet olan Hun İmparatorluğu, aynı zamanda, Türk askerî teşkilat ve idareciliğinin de ilk örneğidir. Osmanlılar zamanı dahil olmak üzere, bütün tarih boyunca Türk teşkilatının baş kaidesi olan, sağ ve sol ikili nizam, Hunlar tarafından kurulmuştur. Hun ordusu, on bin, bin, yüz ve on kişilik gruplar halinde, onlu sisteme göre oluşturulmuştu. Keçe çadırları içinde oturuyor ve besledikleri koyun, at ve sığır sürülerinden elde ettikleri ile geçiniyorlardı

    Hunlar, M.Ö. 3. yüzyılın sonlarında, Sarı Irmağın kıvrım yaptığı alana gelerek, Çin içlerine doğru akınlara başladılar. Çinliler, bu Türk kavminin süvarileri karşısında tutunamayıp, ağır yenilgilere uğradılar. Böylece Çin hakimi olan Ti-şin hanedanı, Çin Seddini tamamlamaya çalıştı

    Türk kavimlerini toplayıp, imparatorluk halinde birleştiren ilk büyük Hun hükümdarı, Teoman Yabgu'dur (M.Ö. 220). Teoman Yabgu'dan sonra, Hun tahtına oğlu Mete Yabgu geçti. Mete Han zamanında yapılan fetihlerle, Hun İmparatorluğunun toprakları, Hazar Denizinden Japon Denizine kadar uzandı. Bu topraklarda, çeşitli Türk kavimlerinin yanısıra, diğer Altaylı kavimler de yaşıyordu. Mete devri, Hun İmparatorluğunun en parlak devri oldu (M.Ö. 209-174)

    Mete Han'dan sonra gelen yabgular zamanında, Çinlilerle ilişkiler arttı. Özellikle evlenme yoluyla, Türk ve Çin hükümdar aileleri arasında yakınlıklar doğdu. Bu yakınlıklar, Hunların iç işleri bakımından bir çok karışıklıklara yol açtı. Buna rağmen Hun İmparatorluğu, M.Ö. 1. yüzyıla kadar üstünlüğünü devam ettirdi. Bu yüzyıda ise, Türk beyleri arasında taht kavgaları gittikçe arttı. Çinliler de bu kavgalardan faydalanarak, Türkleri zayıflatmayı bildiler. Neticede Hunlar, Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrıldı. Bunlara, Güney ve Kuzey Hunları da denir. M.S. 3. yüzyılın başlarında, başka bir Türk kavmi olan Siyerpiler, Hunlarla iktidar mücadelesine giriştiler. Sonunda Moğolların ve bazı Türk boylarının da yardımıyla, Hunların hakimiyetine son verdiler. Büyük Hun İmparatorluğu, tarihte bilinen eski imparatorlukların en büyüğüydü

    Siyerpiler'le yaptıları savaşları kaybettikten ve Asya'daki Büyük Hun İmparatorluğu dağıldıktan sonra, Hunların bir kısmı, Dinyeper nehriyle Aral Gölünün doğusu arasındaki bölgeye yerleştiler ve 4. yüzyılın ortalarına kadar orada yaşadılar. Çin'den gelen Hun kitleleriyle çoğalan ve uzunca bir süre sakin bir hayat yaşamak suretiyle güçlenen bu Hunlar, iklim değişikliği ve geçim şartlarının bozulması sebebiyle, bu tarihten itibaren Batı'ya göç etmeye başladılar. O tarihlerde, Karadeniz kuzeyindeki düzlükler, bir Cermen kavmi olan Gotların işgali altındaydı. Don-Dinyeper nehirleri arasında Doğu Gotları (Ostrogotlar), batısında ise Batı Gotları (Vizigotlar) bulunuyordu. Daha batıda Transilvanya ve Galiçya'da Gipidler, bugünkü Macaristan'da Tisa Nehri havalisinde Vandallar vardı. Hun başbuğu Balamir'in idaresinde, hayret edilecek bir hareket kabiliyeti ve gelişmiş bir süvari taktiğiyle hareket eden Hunlar, Önce Doğu, sonra da Batı Gotlarla karşılaştı. Yerlerinden kopan bu kavimler, batıya doğru hızla akarak, Roma İmparatorluğu topraklarını, Kuzey Karadeniz'den İspanya'ya kadar her tarafı alt üst ettiler. Böylece, Avrupa'nın etnik manzarasını değiştiren ve tarihte Kavimler Göçü denilen hadise meydana geldi. Âni ve şiddetli Hun darbelerinin, beklenmedik şekilde ortaya çıkan Hun akıncı birliklerinin, Doğu Avrupa kavimleri arasında uyandırdığı dehşet, Batı dünyasında büyük yankılar yaptı. Hunlar aleyhine, Latin ve Grek kaynaklarından inanılmaz rivayet ve hikâyelerin çıkmasına ve yayılmasına sebep oldu

    Hunlar, 378 yılı baharında Tuna'yı geçtiler ve Romalılardan direniş görmaksizin Trakya'ya kadar ilerlediler. Bu arada daha büyük bir Hun kütlesi, Kafkaslar üzerinden Anadolu'ya yöneldi. Bu ikinci akıncı kolu, Güney Anadolu'dan Suriye'nin Akdeniz kıyılarına ve Kudüs'e kadar yıldırım hızıyla ilerledi. Sonbahar'da aynı yoldan Azerbaycan'a döndü. Batı'da ise Balamir'in oğlu Ildız'ın komutasındaki Hun süvari birlikleri, Bizans İmparatorluğunu barışa zorladı. Ildız'dan sonra hun tahtına geçen Karaton ve Rua zamanlarında da Bizanslılar, Hunlara vergi ödedi. Rua'nın 434'te ölmesi üzerine devletin başına Attila geçti. Attila zamanında Hunların hakimiyeti, Volga Nehrinin doğusundan bugünkü Fransa'ya kadar uzandı. Yönetimleri altında, çeşitli Türk boyları da dahil olmak üzere kırkbeş kavim yaşıyordu. Bunların çoğu, şimdiki Avrupa milletlerinin dedeleridir. Bizans, Hunlara verdiği vergiyi üç katına çıkardı. Attila, 451'de Hristiyan dünyasının merkezini zaptetmek üzere, yüz bin kişilik ordusuyla Roma önüne geldi. Ancak, Attila'nın önünde diz çöken ve Roma'nın kendisine boyun eğdiğini bildiren papa, kentin kurtarılmasını sağladı

    Attila'nın ölümünden sonra tahta çıkan oğulları İlek, Dengizik ve İrnek dönemlerinde, Hun birliği parçalandı. Ayaklanan Cermen kavimleriyle yapılan savaşlar, Hunları yordu. Sonuçta Orta Avrupa'da tutunmanın zorluğunu gören İrnek, Hunların büyük kısmı ile, Bizans'tan geçiş izni alarak Karadeniz'in batı kıyılarına döndü. İrnek idaresindeki Hunların, önce Güney Rusya düzlüklerinde görülen, sonra Balkanlarda ve Orta Avrupa'da birer devlet kuran Bulgarlarla Macarların oluşumunda büyük rol oynadığı anlaşılmaktadır. Geleneklere göre, Bulgar Türk Devletinin kurucusu Dulo sülalesiyle Macar kabilelerini Tuna boyuna getirerek orada yerleştiren Arpad Hanedanı, İrnek'i ata tanımaktadırlar

    Hunların büyük kısmı, Volga'dan batıya geçerken, onlardan bir kısmı olduğu ileri sürülen Ak Hunlar 4. yüzyılda Batı Türkistan'a göçerek, burada Ak Hun devletini kurmuşlardı. Ak Hunlar, 441 senesinde Semerkant, Buhara ve Belh çevresini ele geçirerek, İran Sâsânî Devletiyle komşu oldular. Bir süre sonra Horasan'a sefer düzenleyen Türkler, Sâsânî hükümdarı Şehinşah Firûz'u mağlup ettiler. Ak Hunlar, bu parlak zaferden sonra tam bir asır Türkistan ve Afganistan'ın kudretli hâkimi olarak hüküm sürdüler. 6. Asrın başlarında Ak Hunlar, ülkelerini Göktürklere bırakmak zorunda kalarak, onların tâbiiyeti altına girdiler

    M.S. 3. yüzyıl başlarında, Türklerin Tabgaç Hanedanı Kuzey Çin'de güçlü bir siyasî teşekkül meydana getirerek, Asya Hunlarının yerini aldı. Tabgaç hakimiyeti, hükümdar Kuei zamanında (385-409) Pekin'e kadar uzandı. Bu durum, Tabgaçların Çin'le çok fazla yakınlık kurmalarına ve onların hayatlarına alışmalarına yol açtı. O kadar ki, bazı Tabgaç yabguları, Çinlilere hayranlıkları yüzünden kendi halklarını ve kültürlerini hor gördüler. Bu durum Tabgaçların Çin kültürü ve Çin kalabalığı içinde eriyip gitmelerine sebep oldu. Onların yerine 4. asrın sonunda, iktidar, Avar hanedanının eline geçti.

    Avar Türkleri, önceleri Hun ve Tabgaç hanedanlarının hakimiyeti altında yaşıyorlardı. Tabgaç iktidarının zayıflamasıyla Orta Asya hakimiyetini ele geçiren Avar Hanedanı, 4. yüzyıl sonundan 6. yüzyıl ortasına kadar devam etti. Avar kağanları hem doğuda, hem batıda fetihler yapmışlar, esas olarak Çin'le uğraşmışlardır. Avar Devleti, Onabay Kağan zamanında Göktürklerin isyanı üzerine yıkıldı (552). Göktürkler karşısında uğranılan başarısızlık üzerine, Avar kitleleri batıya doğru çekildiler







  3. 3
    ULtRaDяagoN
    Usta Üye
    558 yılında, Sabar hakimiyetini yıkıp, Kafkaslara doğru ilerlediler. Buradaki İranlı Alanları egemenlikleri altına aldıktan sonra, Bizans'a elçi gönderek yıllık vergi ve kendilerinin yerleşebilecekleri arazi istediler. Bu arada Dalmaçya'da ve Balkanlar'da geniş çaplı bir fetih hareketine giriştiler. Bizans İmparatoru, Avar akınını durdurmak maksadıyla, Aşağı Tuna havzasında, başta Antlar olmak üzere, bazı Slav ülkelerinde bir set kurmaya çalıştı. Fakat 562'de bu engeli rahatlıkla aşan Avarlar, Bizans'la sınırdaş oldular. Avrupa içlerine büyük akınlarda bulundular. Bizans İmparatorunun vergi ödememesi üzerine Orta Karpatlara girdiler. 568'de, bugünkü Macaristan'ı tamamen hakimiyetleri altına aldılar. Böylece Orta Avrupa'da büyük Avar İmparatorluğu kuruldu. Devletin sınırları, Elbe Vadisi ve Alp Dağlarından Don Nehrine kadar uzanıyordu

    Avar Hakanlığının ikiyüz yıl kadar süren hakimiyeti devrinde en mühüm askerî teşebbüsleri, İstanbul'u kuşatmalarıdır. 619 ve 626 yıllarında iki defa olmak üzere, Sâsânîlerle ortak yapılan bu kuşatmalar çok şiddetli geçti. Surlar önünde çarpışmalar günlerce sürdü. Ancak Avar ordusu kuşatmadan, donanması olmadığı için bir sonuç alamadı. Güç şartlar altında çekilmek zorunda kaldı. Avarların, Bizans başşehrinde büyük heyecan uyandıran özellikle ikinci harekâtı, tarihî birtakım hâtıralar da bıraktı. Avarların çekildiği gün, Bizans'ta bayram ilan edildi ve kiliselerde âyinler asırlarca devam etti. Diğer taraftan İstanbul kuşatmasının başarısızlıkla sonuçlanması, Avar Hâkanlığının îtibarını sarstı. Tâbi kavimler başkaldırmaya ve dağılmaya başladılar. Uzun mücadeleler neticesinde, Balkanlar Bulgaralara, Tuna-Sava bölgesi Hırvat-Sloven gibi Slav kabilelerine, Bohemya sahası da Çeklerin atalarına terkedildi. Zayıflayıp küçülmesine rağmen Avar Hakanlığı, yaklaşık 170 yıl daha varlığını korudu. Fakat, 791'den itibaren Frank İmparatorluğunun amansız hücumları sonunda tamamen ortadan kalktı(805). Parçalanan Avar grupları, Doğu Macaristan ve Balkanlara dağılıp kısa zamanda Hristiyanlaşarak ve dillerini unutarak yerli halk içinde eridi

    Türk sözünü ilk defa resmî devlet adı olarak kullanan ve onu bütün bir millete ad olarak vermek şerefini kazanan Göktürk Kağanlığı, Doğu Sibirya'daki Yakut Türkleriyle batıdaki Oğur (Bulgar) Türklerinin bir bölümü dışındaki Türk asıllı bütün kütleleri, kendi idarelerinde birleştirdiler

    Göktürklerin tarih sahnesine çıktıkları sıralarda, Altay Dağlarının doğu eteklerinde, toplu bir halde, geleneksel sanatları olan demircilikle uğraştıkları ve Juan-Juan Devletine silah imal ettikleri bilinmektedir. 552'de Juan-Juan Devletinin çökmesi üzerine Göktürklerin boy beyi Uluç Yabgu'nun oğulları Bumin ve İstemi Kağanlar, Ötüken merkez olmak üzere devleti kurdular. Avar Kağanlığını yıktılar. Bumin Kağan, devletin doğu bölgesine, İstemi Kağan da batı bölgesine hükümdar oldu

    Doğu Göktürkler, siyasî bakımdan hep Çin'le karşı karşıya geldiler. Çin'le sık sık savaşlar yapılıyor, arada uzun sürmeyen barış dönemleri geliyordu. Doğu Göktürk Devletinin başına Bumin Kağan'dan sonra sırasıyla, İstemi Kağan, Kara Kağan, Muskan Kağan, Tapo Kağan, İşbara Kağan, Çur Bağa Kağan, Tulan Kağan, Bilge Tardu Kağan, Türe Kağan, Şipi Kağan, Çuluk Kağan ve Kara Kağan geçti. Bu Göktürk kağanları da önceki Türk hükümdarları gibi, Çinli prenseslerle evleniyorlardı. Çinliler ise zaman zaman gönderdikleri elçilerle, zaman zaman da bu Çinli hâtunlar sayesinde Göktürk ülkesinde siyasî karışıklıklar ve parçalanmalar meydana getirebiliyordu. Nitekim Çinli İçing Hâtunla evlenen Kara Kağan, onun etkisinde kalarak Çin'e savaş açtı (630). Yapılan savaşlardan birinde Kara Kağan esir düştü ve Türkler, Çin hakimiyetini tanımak zorunda kaldılar

    Göktürklerin en buhranlı zamanında açılan bu savaş, Kara kağan ve onbinlerce Türkün esareti ve devletin yıkılmasıyla sonuçlandı.

    582'de Doğu Göktürk Hakanlığından kesin olarak ayrılan; Ötüken, Batı Moğolistan, Aral Gölü havalisi, Kaşgar, Mâverâünnehir ve Merv'e kadar Horasan sahaları üzerinde hakim bulunan Batı Göktürk Hakanlığının hakimiyeti de uzun sürmedi. Tardu Kağan'dan sonra ülke, şehzadeler arasında taht kavgalarına sahne oldu. Nihayet 630 yılı Doğu Göktürklerinin olduğu gibi Batı Göktürklerinin de Çin hakimiyeti altına girdiği bir devir oldu.

    630-680 yılları arasındaki 50 yıllık zaman, Göktürrklerin bağımsızlıklarını kaybettikleri bir mâtem devresi oldu. Her ne kadar Orta Asya'da Türkler varlıklarını, dil, inanç ve geleneklerini korumuşlarsa da, müstakil bir devletten mahrumiyet, Göktrükler için haysiyet kırıcı bir ıstırap kaynağıydı. Kitabelerden anlaşıldığına göre, Göktrükleri bu felâkete düşüren sebepler üç noktada toplanmaktadır:

    1. Sonra gelen devlet adamlarının kötü idaresi. "Kağan bilge imiş, cesur imiş; buyrukları bilge imiş, cesur imiş. Beyleri de kavmi de iyi imiş, böylece ülkeyi tutup töreye göre tanzim etmişler. Sonra kardeşler, oğullar kağan olmuş, küçük kardeş büyük kardeş gibi olmadığı, oğul babası gibi olmadığı için, bilgisiz kağanlar tahta oturmuşlar, buyrukları da bilgisiz, fena imiş... Türk beyler, Türk adını atmışlar, Çin beylerinin adını almışlar. Çin hakanına boyun eğmişler, elli yıl işlerini güçlerini ona vermişler."

    2. Türk kavminin yanlış tutum ve davranışı. "Türk budunu... Sen aç olduğun zaman tokluğunu düşünemezsin, tok olduğun zaman açlık nedir bilmezsin. Bu sebeple hakanın iyi sözlerine kulak vermedin, yurdundan ayrıldın, harap, bitkin düştün. Müstakil hanlığına karşı kendin yanıldın. Doğuya gittin, batıya gittin, kutlu yurt Ötüken'i terk ederek gittiğin yerlerde ne yaptın? Su gibi kan akıttın. Kemiklerin dağlar gibi yığıldı. Türk budunu, kendi hakanını bıraktı, hüküm altına girdi. Hüküm altına giren Türk budunu öldü, mahvoldu."

    3. Çinlilerin bölücü ve yıkıcı propagandası. "Çin kavminin sözü tatlı, hediyesi güzel imiş. Tatlı sözü, güzel hediyesi, uzak kavimlari yaklaştırır imiş. Sonra da fesat bilgisini orada yayarmış. İyi, bilge kişiyi yürütmez imiş. Onun tatlı sözüne, güzel hediyesine kapılan çok Türk kavmi öldü."

    Millet, kendisine de şöyle sesleniyordu: "Ülkeli bir kavim idim, şimdi ülkem nerede? Hakanlı bir kavim idim, hakanım nerede?" Bu düşünceler içindeki Türk prensleri, zaman zaman ihtilâl girişimlerinde bulundularsa da, hepsi kanlı bir biçimde bastırıldı. Bu hareketler arasında en hayret verici olanı, 639 yılında Kürşad'ın ihtilâl teşebbüsüdür. T'ang imparatorunun saray muhafız kıtası subaylarından olan Göktürk prensi Kürşad, Türk devletini diriltmek için, 39 arkadaşı ile gizlice anlaştı. Bazı geceler şehirde dolaşmaya çıkan imparator, yakalanarak kaçırılacaktı. Fakat plânın tatbik edileceği gece ansızın patlayan fırtına yüzünden, İmparator saraydan çıkmadı. Kararın geciktirilmesini mahzurlu gören Kürşad ve arkadaşları bu defa doğruca saraya yürüdüler. 40 Türk, sarayı ele geçirip, başkente hakim olmayı düşünüyorlardı. Yüzlerce muhafız telef edildiyse de, dışarıdan sevkedilen orduyla başa çıkılamadı. Bunun üzerine saray ahırlarından seçme atları alarak Vey Irmağına doğru çekildiler. Ancak, fırtına ve sel, köprüleri de yıkıp götürmüştü. Irmak kenarında Çin ordusuyla savaşa tutuşan Kürşad ve arkadaşları, birer birer ecel şerbetini içerek bu dünyadan göçtüler.

    Kürşad liderliğindeki kırk yiğit başarısız kaldılarsa da, Türk milletinin kalbindeki sönmez istiklâl ateşini tutuşturdular. Onlardan sonra bu ateşle yanan Türkler, her fırsatta baş kaldırdılar. Birkaç kez daha başarısız ihtilâl girişiminden sonra, nihayet 682 yılında Kutlug Şad, etrafına topladığı Türklerle bağımsızlığını ilân etti. Dağılmış boyları bir araya topladı. Bu sebeple İlteriş ünvanını aldı. Çinli bir prensesle değil, bir Türk kızıyla evlendi. Bilge Han ve Kültigin adında iki oğlu oldu. Kutlug ölünce yerine kardeşi Kapagan Han kağan oldu. Yirmiiki yıl saltanat süren Kapagan Kağan'ın ölümünden sonra ülke karışıklıklar içinde kaldı. Bunun üzerine İlteriş Kutlug Kağan'ın oğulları Bilge Han ve Kültigin birleşerek idareyi ele aldılar. Bilge Han kağan, Kültigin ise ordu kumandanı oldu. Böylece Türk tarihinde ilk defa iki kardeş, devlet idaresinde birlikte hareket etmiş ve hiçbir kıskançlık duymadan birbirlerine yardım etmiş oluyorlardı. Bilge Kağan ile Kültigin, iç ve dış bütün tehlike ve tehditleri ortadan kaldırdılar. Başkaldıran herkese boyun eğdirdiler. Ülkenin, milletin ve devletin birliği sağlandı.

    Göktürkler devrinin en önemli eseri, Orhun Âbideleri'dir. Göktürk yazısı ile yazılan üç âbide, 725-735 yılları arasında diktirilmiştir. Burada Bilge Kağan ile kardeşi başkumandan Kültigin'in ve Bilge Kağan'ın kayınpederi olan Vezir Bilge Tonyukuk'un bir ara Çin esaretine düşen Türk devletini yeniden kalkındırmak için gösterdikleri gayretler anlatılır ve gelecek Türk nesillerinin bu tecrübelerden faydalanmaları istenir. Ayrıca istiklâl fikri verilir. 745'te Göktürklerin yıkılması üzerine, Uygur hanedanı, büyük Türk Hakanlığı tahtına geçti. Uygurlar devrinde, Türkistan tamamen Türkleşti ve İranlı unsurlar, dillerini bırakarak eridi. Bir kısmı da batıya çekildi. 840'ta kuzeyden gelen Kırgızlar, Uygurları bugünkü Moğolistan'dan sürünce, Doğu Türkistan'a yerleştiler. İlk Uygur hakanı olan Kutluk Bilge Kül Kağan, atalarının inancındaydı.







  4. 4
    ULtRaDяagoN
    Usta Üye
    Uygurlar devrinde Türklük, bir din arayışına girdi. Aralarında Maniheizm, Budizm, hattâ Hristiyanlık yayıldı. Bu devirde Türkler yerleşik medeniyete geçerek, Doğu Türkistan'da pek çok şehir kurdular ve kurulu şehirleri genişlettiler. Uygur alfabesiyle binlerce eser tercüme edildi. Kâğıt ve matbaa kullandıkları için, bazı kitapları günümüze kadar ulaşan Uygurlar, bugünkü Moğolistan'ı kaybettikten sonra imparatorluk olmaktan çıktılar. Türkistan ve Kansu'da yaşayan bir Türk hânedanıyken 840'ta Karahanlı hakimiyetine girdiler.

    468'den 965'e kadar, diğer bir Türk kavmi olan Hazarlar, Kuzey Karadeniz ve Kafkasya'da, kudretli, yüksek kültrülü bir hakanlık kurdular. Bir kısmı Müslüman olan Hazarların kağan denilen hakanları, daha çok musevî dinine girdiler ve bu dine giren yegâne Türk kitlesini teşkil ettiler.

    Diğer taraftan, Avarlar'dan sonra 10. asırda Peçenekler, Balkanlar ve Karadeniz'in kuzeyinde güçlü bir devlet kurdular. Peçenekleri takiben, Uzlar ve Kıpçaklar Avrupa'ya yerleşerek, Balkanlar'da bir müddet hakimiyet sürdükten sonra, Hristiyan olup Slavlaşarak Türklüklerini kaybettiler.

    8. asırla 13. asır arasında yaşayan en tanınmış Türk kavimleri; Uygurlar, Kırgızlar, Kıpçaklar, Karluklar, Peçenekler ve Oğuzlardı. Uygurlar, Göktürkler zamanında Altay Dağlarının kuzeydoğusunda yaşıyorlardı. 745'te Göktürk hânedanına son vererek, kendi hânedanlıklarını kurdular. Göktürkler zamanında Baykal Gölü ile Yenisey arasındaki Sayan Dağları havalisinde yaşayan Kırgızlar, daha ziyade mavi gözlü ve sarışın idiler. 9. ve 10. asırda, Müslüman tüccarlar vasıtasıyla İslamı kabul ettiler. Kıpçaklar, Büyük Kıymek kavminin en önemli koluydu. 11. asrın ikinci yarısında Sirüderya Irmağının kuzeyindeki bozkırın önemli bölümüne hakim oldular. Moğol istilâsı sırasında esir alınan genç Kıpçak Türkleri, İslâm ülkelerine satılmıştır. Bunlar; Bağdat Abbasî halifeleri, Türkiye Selçukluları ve Eyyubîlerin hâssa ordularında hizmet etmişler ve 1250 yılında, Mısır'da asırlarca devam edecek olan Memlûk Devletini kurmuşlardır.

    Karluklar, Göktürk İmparatorluğuna dahil en önemli Türk kavimlerinden birisiydi. Göktürkler zamanında Balkaş Gölü'nün doğu kıyıları ile Kara İrtiş Irmağı kıyılarında oturuyorlardı. 9. asrın ortalarından 13. asra kadar Ceyhun ve Tarım Irmağı ve Balkaş Gölü arasındaki Türk ülkelerini idare eden Karahanlı Hânedanı Karluk kavmindendir.

    Oğuzlar, Türk câmiâsının belkemiğini teşkil eden en mühim ve en büyük koldur. Tarihteki en büyük ve en muhteşem devletleri onlar kurdular. Göktürkler, Selçuklular ve Osmanlılar, Oğuzlar'ın birer koluydu.

+ Yorum Gönder
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi