Yaşamın içinden Satır Araları...

+ Yorum Gönder
3. Sayfa BirinciBirinci ... 234 ... Sonuncu8Sonuncu9
Aşk Sevgi ve Sitem - Pişmanlık Bölümünden Yaşamın içinden Satır Araları... ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 25
    sen_AY
    Usta Üye
    Reklam

    Namaz Kılan Askerleri Örten Bulutlar

    Reklam



    Çanakkale savaşının en çok konuşulan ve Allah’ın (cc) bizlere yardımını açıkça ortaya koyan önemli bir olay da bulutların namaz kılan askerlerimizi örtmesidir. Savaşın başlamasından bitimine kadar meydana gelen birçok olay nedeniyle yabancılar dahi bunu tasdik etmiştir. 1915 yılının Temmuz ayı ile Ağustos ayları arası Ramazan’dır ve Mehmetçik oruçlarını aksatmadan tutmuş, mücadelesine devam etmiştir. Bayram yaklaşırken akıllara şu soru gelir: “Acaba bayram namazı nasıl kılınacak? Toplu halde kılınan bir namaz savaş durumunda uygun olacak mı? Acaba kılamayacak mıyız?” Bütün bu endişeleri yaşayan bir

    gazimiz neticeyi şöyle anlatıyor:

    “Gelibolu’da oturmakta idim. Çanakkale’de 9. Tümen teşekkül edince gönüllü olarak kıtaya kaydoldum. Savaş ilerledikçe din görevlilerinin yerleri de belirsiz olmuştu. Bizim gibi gençler -o zaman 28 yaşındaydım- savaşın içinde görev yaparken, yaşlılar Sargıyeri ve hastanelerde görev ifa ediyorlardı. Ben, Seddülbahir Cephesi’nden savaş bitinceye kadar hiç ayrılmadım. Miladî 1915 yılında Ramazan, 13 Temmuz Salı günü başlamış. 11 Ağustos Çarşamba günü bitiyordu. Arife günü idi cephe kumandanı

    Vehip Paşa beni çağırdı.

    “Hafız, askerin bir talebi var. Yarın Ramazan Bayramı, sabahleyin hep beraber bayram namazı kılmak istiyorlar. Eratın toplu bir halde bulunmaları tehlikeli ve düşman için bulunmaz bir fırsattır. Tekliflerini kabul etmedim. Sen de, münasip

    bir lisan ile anlatırsın!” dedi.

    Paşanın yanından ayrılmıştım ki, zamanın ulularından gözü gönlü Hak adına bağlanmış arif, zarif bir zat çıktı karşıma. Bilgide kimse onunla yarışamazdı. Develer yükü okumuştu. Sohbette onu dinleyenler yangın içinde olsalar sohbetini bırakıp ateşten kaçamazlardı. Bu zat o gün orada idi.

    Bana dedi ki: “Sakın ola ki erata bir şey söyleme, gün ola, hayır ola! Allah ne derse o, olur!”

    12 Ağustos 1915 Perşembe günü Ramazan Bayramı’nın sabahı erken kalktım. Müslüman Türk askerleri, bayram namazını mutlaka eda edeceklerdi... Aynı göle dökülen sular gibi; Allah sevgisinde birleşen yüzlerce asker de ayakta idi. Hak katında birlikte secdeye varacaklardı. Hep beraber başımızı göğe kaldırdık; hevenk hevenk beyaz bulutlar göründü. Biraz sonra da bu bulutlar yere çöktü. Herkes “Allahü Ekber!” deyip yüzlerini toprağa sürdü. Hepimizin içinde ince bir huzur çiçeklenmiş ve Yüce Allah bizi bulutlar arasında görünmez hale getirmişti. Bu ulu kişi askerin karşısında baş kesti; sonra o derin, o tatlı ve yanık sesiyle, Hazreti Kur’ân’dan “Fetih Sûresi’nin 1’den 9. ayetine kadar okudu. Sonra iki rekat bayram namazı eda edildi. Namaz bitiminde, yüzlerce asker hep birden, “La ilahe İllallah Muhammedün Resûlullah” sözlerini devamlı tekrarlıyorlardı. Askerin betleri benizleri kül gibi olmuş, kimsenin yüreğinde dur durak kalmamıştı. Bu duruma taş olsa dayanamazdı. Görenler mi, söyleyenler mi dayanacak? “Allah! Allah!” diyen kendinden geçiyor, sanki birlikte göklerde uçmak istiyorlardı. Allah ile bir bütün olmanın ilahi ahengi içinde varlıklarından, benliklerinden soyunmuşlar, kendilerinden geçmişlerdi.

    Zığındere’nin susuz yatağında, bir alçalıp bir yükselen ‘’La ilahe İllallah” sesleri, insanın kalbini kah varlığın sonsuz ufuklarında koşturuyor, kah yokluğun takat getirilmez güzelliğinde dinlendiriyordu. Hak’tan başka Hak yoktu. Tekrarlanan hep buydu... Sonra, kısa bir sessizlik oldu ve arkasından düşman siperlerinden yükselen, “Allahü Ekber, Allahü Ekber!” sesleri bir uğultu şeklinde bize kadar perde perde geldi..

    Daha sonraki günlerde öğrendik ki, İngiliz sömürgesinin Müslüman askerleri; Müslüman Türk askeri karşısında savaştıklarını duyunca isyan etmişler ve derhal geriye alınıp, cepheden uzaklaştırılmışlardı.

    12 Ağustos 1915 tarihinden sonra, Seddülbahir cephesinde durum oldukça sakinleşirken, Anafartalar cephesinde ise; kan gövdeyi götürmekteydi. Evladım, bu bulutları yere indirip sis halinde bize gösterilmesi ancak Hazreti Allah’ın emriyle, dört büyük melekten biri olan Mikail Aleyhisselâm tarafından yerine getirilmiştir. Bu olay, Ulu Allah’ın (cc) büyük bir mucizesidir.” (M.İhsan Gençcan, Ç. S. ve Menkıbeler, İst.1998 s. 75)

    Kore’de de bulutlar askerlerimizi örtmüştü

    Kore Savaşı’nın efsane isimlerinden Albay Celal Dora, 1951’de yaşanan bayram namazı hadisesini şöyle anlatıyor:

    “6 Temmuz 1951 günü. Ramazan Bayramı’nın birinci günü idi. Bayram namazını ihtiyat bölgesinin ortasında ve etrafı yüksek kavak ağaçları ile çevrili zümrüt gibi yemyeşil büyük çayırlıkta bütün tugayca toplu olarak kılmamızı kararlaştırdıktan sonra içimde bir ürperti hissetmiştim.

    Beş bin kişi namazda iken maazallah düşmanın bir uçak filosunun, taarruzuna uğradığımız takdirde ne büyük bir felâkete uğrayacağımızı gözümün önüne getiriyor ve bir türlü gönlüm razı olmuyordu. General Tahsin Yazıcı’ya taburların kendi bölgelerinde ve ayrı ayrı namazlarını kılmalarını teklif ettimse de imam adedinin azlığı yüzünden imkân görülmemişti.

    O sabah, hava çok açık ve berraktı. En küçük bir parça bulut dahi yoktu. Birlikler çayırlık bölgeye gelirken onlarla birlikte bir sis tabakası da çayırlık üzerine çökmeye başlamıştı. Cemaat çoğaldıkça bu sis tabakası da kesafet peyda etmiş ve 10 metre ilerisi görünmez bir hâl almıştı.

    Bir hikmeti ilâhi bu sis tabakası yalnız kavaklık bölgenin dışında inhisar etmiş ve bu bölgenin dışında kalan sahada sisten hiçbir emâre görülmemişti. Cenâbı Hakk’ın Türk birliğini koruduğunun en büyük nişanesi olan bu sis tabakası içinde namazımızı kıldıktan, duâsını yaptıktan ve bunu müteakip birbirimizle sarmaş dolaş bayramlaştıktan sonra birlikler kendi bölgelerine giderlerken sis de birdenbire ortadan kaybolmuştu.(Bkz: Celal Dora, Kore Savaşı’nda Türkler, 1950-1951, İstanbul, 1963)

    Düşmanın meşhur Golyat adlı zırhlısının batırılması olayında da ortalığı bir anda kaplayan sis Osmanlı askerlerinin çok işine yaramıştı. Haince saldırılar planlayan Golyat, bu şekilde teslim alınabilmişti. Golyat’in batırılması karşısında da General Hamilton hüsranla şu satırları yazmıştı: “Dün geceki kesif sis sırasında, bir Türk torpidobotu, Çanakkale Boğaz’ından sızıp Golyat zırhlısını torpidoladı. Düşman madalyayı hak etti. Kahrolsunlar!”

    Sadece bulut olayları değildi meydana gelenler. İngilizler yön bulmak için kullandıkları pusulalarında bile zaman zaman akıl almaz oynamalar görüyor ve ne yapacaklarını şaşırıyorlardı. Örneğin John Hargrave adlı İngiliz subayının verdiği raporda, elindeki pusulanın sık sık yön değiştirdiği ve aynı anda birçok yeri kuzey olarak gösterdiği yazılıdır. Üç Anzak istihkam askerinin yemin ederek ve Anzak Sahra Birliği’ndeki diğer 19 arkadaşlarını da şahit göstererek anlattıkları “Düşman yutan bulut” hadisesi şu şekildedir: 267 kişilik Norfolk Kraliyet Taburu, Alçıtepe’den bir önceki tepe olan 60. tepeye doğru rahat bir şekilde ilerler. Havada soluk renkli bulutlar vardır. Bu bulutlar saatte 6 veya 8 km. hızla esen rüzgâra rağmen sabit bir şekilde durmaktadırlar. Bunlardan yaklaşık 250 m uzunluğunda 60’ar metre eninde ve 60 m yüksekliğinde olan bir bulut tepeyi kaplamıştır. Norfork Kraliyet alayının subayları ve askerleri bulutun içine girmeye başlarlar. Son asker de girince bulut yükünü almış bir uçak gibi havalanmaya başlar. Havadaki diğer soluk renkli bulutlarla birleşerek kuzeye yani Trakya tarafıa doğru gider. Savaş sonrasında bu 267 kişilik alayın bir tek ferdine bile -ne ölüler arasında ne de esirler arasında- rastlanamamıştır.



    Yudumla Namaz Kılan Askerleri Örten Bulutlar Hakkında Konu

  2. 26
    sen_AY
    Usta Üye
    Ne Güzeldir.

    -Dört gözle beklediğiniz bir kisiden haber gelmesi...

    -Ağrının dinmesi...

    -Yıllar sonra bir gün bir yerde, çocukluğunuzda annenizin sizin için yaptı kurabiyelere rastlamak...

    -Yağmurdan sonra, açan güneş...

    -Buz gibi sokaktan sıcacık eve girmek...

    -Yorgunluktan bitmişken yatağa uzanmak...

    -Tuttuğunuz takımın ezeli rakibini yenmesi...

    -Kızgın kumlarda uzun uzun yattıktan sonra bedeni denizin serinliğine bırakmak...

    -Sabahlar kızarmış ekmek kokusuyla uyanmak...

    -Bir doktor muayenehanesinin kapısından, şüpheleri dağıtmş olarak sevinçle çıkmak...

    -Yaz sıcağında,bir öğle uykusunun mahmurluğunu, buz gibi bir dilim karpuzla atmak...

    -Bir bahçenin önünden geçerken duyduğunuz hanımeli kokusu...

    -Sabah uyanıp o gün tatil olduğunu hatırlamak...

    -"Artık bitti" derken sizi arayı vermesi...

    -Yaşlı ana babanızın, hálá çaldığınız kapının arkasında ya da hattın öbür ucunda olması.

    -Fırından yeni çıkmış ekmeğin köşesi....

    -Bir köşede birbirine sarılmış uyuyan kedi yavruları....

    -Evinizden, pişmekte olan etli biber dolması kokusunun yayılması...

    -Soğuktan titrerken elinize tutuşturulan bir bardak çay...

    -Meteliksiz bir gününüzde,çoktandır giymediğiniz ceketinizin cebinden para çıkması...

    -Onunla ilk kez yalnız kalmak...

    -Uzun, sıcak bir yürüyüşten sonra karşınıza çıkan bir çınar altı.

    -Sabahtan beri ayağınızı vuran ayakkabıları çıkardığınız an.

    -Sudan bir sebeple küstüğünüz arkadaşınızla barışmanız...

    -Yıkanmış, ütülenmiş, mis gibi kokan yatak takımlarının koynunda uyumak...

    -Bir sandalın kenarına oturarak bacakları denize sallandırmak.

    -En sevdiğiniz yemeğin ilk lokmasını ağzınıza aldınız an...


    En önemlisi;

    -Nefes almak,

    -Konuşmak,

    -Duymak,

    -Yürümek,

    -Görmek,

    -Anlamak,

    -Paylasmak.

    "Ne Güzeldir"...

    -Ve ne güzeldir, arkadaşlarınızdan, sevdiklerinizden alacağınız, sıcak bir merhaba.

    Merhaba,,,

    Gününüz güzel, mutlu ve hüzünden uzak geçsin...


  3. 27
    sen_AY
    Usta Üye
    Gençliğe adım atmak üzere olan bir çocuk, baba*sıyla birlikte dağlara çıkmıştı...

    Yürürken ayağı kaydı, az daha uçurumdan yu*varlanıyordu. Can havliyle bağırdı:

    "Eyvaaah!.."

    Karşı dağlardan aynı karşılık geldi: "Eyvaaah!"

    Önce duyduğu sesin babasından geldiğini, kendi*siyle dalga geçtiğini sandı. Hayretle babasına baktı. Telâşlı yüzünü fark edince sesin başka yerden geldi*ğini anladı. Ama nereden?

    Bunu kestirmek için tekrar bağırdı:

    "Heeey!..."

    Anında karşılık geldi:

    "Heeey!."

    Çocuk ilk defa böyle bir durumla karşılaşıyordu. Hem heyecanlanmış, hem de bu oyunu sevmişti:

    "Sen de kimsin?" diye sordu.

    Karşı taraftan gelen aynı soruydu: "Sen de kimsin?"

    "Korkağın birisiiin!..." diye bağırdı bu sefer, ço*cuk.

    "Korkağın birisiiin" cevabını almakta gecikmedi.

    "Aptalsıın!.."

    "Aptalsıın!"

    "Delisiiin!.."

    "Delisiiin!"

    Merakla babasına dönüp sordu:

    "Bu nedir baba?"

    "Hayatın sesidir oğlum" dedi babası, "dinle ve öğren."

    Avuçlarını boru gibi yapan baba karşı dağlara doğru bağırdı:

    "Seni seviyoruuum!.." Karşılık gecikmeden geldi: "Seni seviyoruuum!"

    Çocuğun babası tekrar bağırdı: "Sen harikasııın!' Ses aynen geri döndü: "Sen harikasııın!"

    "Çokgüzelsiiin!..." "Çok güzelsiiin!"

    Baba oğluna döndü:

    "Oğlum" dedi, "herkes buna 'yankı' diyor, ama aslında bu hayatın ve umudun sesidir. Hayattan ne umar, ona nasıl seslenirsen, sana o sesi yansıtır."

    Çocuk, hayata hangi sesi verirse o sesi duyacağını o gün öğrendi.


  4. 28
    sen_AY
    Usta Üye
    Bugünlerde dağlara çıkmak istiyorum; dağ başlarında gökyüzüne dokunmak, gözlerimi kapatıp rüzgarların uğultusuna karışmak istiyorum.

    İnsan yığınlarından, egzoz dumanlarından, araba kornalarından, patırtıdan kütürtüden uzak, bir dağın zirvesinde bir nehirle beraber coşkunca çağlamak, kendi yatağımda kendi halimde akmak, yolumu bulmak istiyorum.

    İçinde kaybolduğum bu hayatı burada noktalamak ve bir ağaç gibi toprağa kök salıp, orada yeşermek istiyorum.

    Hani hayatın durgun bir yanı vardır ya, insan içinde boğulur kimi zaman, kimi zaman da umutlarını kaybeder bir daha hiç bulamayacakmış gibi, işte o durgunluğundan sıyrılmak ve rüzgarla beraber gelincik tarlalarında esmek istiyorum.

    Çiçeklerin kokusunu solumak, çocukların saçlarını okşamak, uçsuz bucaksız bozkırlarda alıç ağaçlarıyla söyleşmek, bir ihtiyarın yanağına konup, orada bir tebessüm olmak istiyorum.

    Çünkü bugün günlerden Pazar. Bugün herhangi günlerden bir gün. Bugün dünkünün aynısı.

    Her şeyim için sürekli şükrediyorum Yaradan’a, ama yine de bir boşluktayım işte.

    Kış mevsimine boyun eğmekte olan bir ağaçta son demlerini yaşayan, düşmeye ve oralardan kaldırımlara savrulmaya hazırlanan bir yaprak gibi… Sessiz sedasız bir elveda belki hayatın tüm ışıklarına inat…

    Sahilde köpüklerini bırakıp çekilen bir dalga gibi kendi içine susmak…

    Belki de tüketivermek sana ayrılmış sayfaları, çirkin yazılarla doldurmak…üzerine saçmasapan duygularını aktarmak…

    Gitmek ya da kalmak arasında bocalamak…

    Yağan yağmurlara bakıp öylece, sonunda gözyaşlarına boğulmak sebepsizce…

    Sebepsizce hüzünlenmek, hüzünlü şarkılarda yüreğine sığınacak bir liman bulmaya çalışmak…

    En kötüsü de bir ‘son’a başlayamamak…

    Duygular bazen bir volkan gibi patlarken yüreğimde bazen de bir yangından arta kalan küller gibi sessiz. Kısacık bir toparlama ve sonrası yine koca bir bocalama.

    Göremediğim bir dala tutunuyorum işte.

    Bir toprağa kök salmak kolay değil; alışmak o toprağın iklimine, sularına sarılmak kolay değil.

    Sarılmaya çalışıyorum işte şimdi ben hayata; toprağa kök salmaya, güneşin parıltılarına uzanmaya, suların şırıltılarına karışmaya…

    Umudumu yitirmemeye çalışıyorum.

    En azından gayret göstermek için, sığınıyorum yüreğimin iklimine…ve belki de öylesine…öylesine işte…


  5. 29
    sen_AY
    Usta Üye
    BARDAK OLMA GÖL OL
    Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Yaşamındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı. - "Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle:
    - "Acı" diye cevap verdi.

    Usta bu defa da çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu:

    - "Tadı nasıl?" "Ferahlatıcı" diye cevap verdi genç çırak.

    - "Tuzun tadını aldın mı?" diye sordu yaşlı adam, "Hayır" diye cevapladı çırağı.

    Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:

    - "Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir.

    Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış


  6. 30
    masumkedi
    Yeni Üye
    emeğine sağlık çok güzeller

  7. 31
    sen_AY
    Usta Üye
    Eğer karşınıza engeller çıkarsa, o zaman tek seçeneğiniz geri dönmek gibi görünür. Çünkü gidecek başka bir yeriniz kalmamıştır. Ama kendinizi geri dönüşü reddedecek bir ruh haline programladığınızda, artık dönüş fikrini aklınıza bile getirmezsiniz.
    Demir yolu işçileri, önlerine bir çıktığı zaman geri dönmezler...
    Dağın etrafından bir yol açarlar,
    Dağın içinden bir tünel kazarlar,
    Belki yolu biraz uzatırlar ama, asla vazgeçip geri dönmezler.
    Dönenler, pes edenlerdir...
    Pes etmeyenler asla geri dönmezler...


  8. 32
    sen_AY
    Usta Üye
    Zoraki sorumluluklar ve zorunlu zorunluluklar


    Bunlar da hayatın getirileri, bazen en çetrefilli yollarda kesişir hayatlar, tam da en aç tokluğunda yine ve yeniden bir sınav geliverir yanı başına. Şöyle endamıyla dikiliverir karşına, sen bakarsın, o bakar, bakışırsın önceleri, tanımak ve tanışmak istermişçesine.
    Ya duygularına ket vuracaksındır, ya inanışlarına ters düşeceksindir. Seçeneğin vardır elbet her zaman olduğu gibi, yine de seçenekler de bile belli zoraki sorumluluklar vardır…


    Duygular desen esir eder, istekler desen vezir eder, hisler desen uyarır, sezgi desen bas bas bağırır, ego desen şişinir, öylece git geller arasında bir o yana bir bu yana yalpalarken yine kendinle kalıp yeni bir savaşa girersin. Zaten en büyük savaşlar ve barışlar içle içindekindedir…


    Bir zihin sarhoşluğu, dipsiz bir derinlik sarhoşluğuna döner, baktığın her şeyde tek renk görür ve hücrelerine gark olmuş mutluluk senfonisini susturamazsın. Bu alışılagelmiş olmaya başladığında fazlası gelir, hep fazlası, çoklu azalmalar çoğalır, çoklu azlıklar azalır bu süreçte…


    İşte yeni bir sınavın koynuna girmiş, bir de kendini orda kaybetmişsindir. Doğrular, eğriler, beklentiler, istekler, hepsi tek tek yüzeye gelir. Beyninle gönlünün birleştiği yerde tortuları süzmek istersin, süzdüğünü sanırken bir bakarsın ki suyu büyük bir elekten elemeye çalışıyorsundur. Oysa aslında bir de suyun içindesindir hatta suyun kendisisindir.


    Yeni bir kayboluşun yatağında uyanırken, bir dirilişin kalıbında tekrar var olursun, tutunur ve kaybolursun, yakaladığın sandığın seni bir sefer daha yitirirsin, ayrışırsın, tek tek ayrışırsın, binlere, milyonlara bölünür tekrara vücut olursun sonra bir doğar bir kaybolursun, bir açar bir kapanırsın…


    O döngülerde bazen aynı, bazen ayrı insanlarınla buluşursun, sesini duyurursun, elini tutturursun, gönlünü açtırırsın, gözüne baktırırsın. Sonra bir zoraki sorumlulukta uyutur uyandırırsın. Kendini kandırır sonra gerçeğini hatırlatırsın, döne döne yine ona sarılırsın, zorunlu zorunluluğa kanat açar yine kendini ininde uyutursun…


    Gönül yorgun, göz yorgun, el yorgun, hal yorgun, bir yatar uyutursun kendini ve bir sabaha yeniden gün gibi doğar sıfırı başa sardırır çemberinde döner durursun...


    Gelişler de olduğu gibi gidişlerde de yürüdüğün çetrefilli yollarda, dikenler artık canını acıtmayınca, gülleri yerlerinde bırakınca, güzellikleri aslına aktarınca, sadece izleyici olduğunda ne zoraki sorumluluklar ne de zorunlu zorunluluklar kalır. Orda yine bir sen ve bir sen daha saklıdır… Yol uzun, seyahat sonsuz, gidişler yeni gelişlere, gelişler de yeni gidişlere…


  9. 33
    sen_AY
    Usta Üye

    Kolay olan sey, ipi birakmak ve yarisi kaybetmektir.
    Ipe asildiginiz zaman elleriniz acir, yorulursunuz, güçsüz kalirsiniz.
    Pes etmek kolaydir her zaman için.
    O zaman suçlayacak birilerini bulmak yada birseyleri mazeret olarak göstermek istersiniz.
    Ama bu sonucu degistirmez.
    Pes ettiginiz anda, yenilgiyi kabul etmis sayilirsiniz.

    Ipi biraktiginiz anda, güç karsi tarfin eline geçmistir...


  10. 34
    sen_AY
    Usta Üye
    Sultan Mahmud-u Gaznevi hazretleri bir savaş sonunda çok kıymetli bir yakut taşı ganimet olarak ele geçirir. Sonra taşı eline alarak baş vezirine, (Al bu taşı kır, paramparça et) der.
    Baş vezir der ki:

    - Aman efendim bu çok kıymetli ben bunu kıramam.

    Sonra yanındaki diğer vezire aynı şeyi söyler. O da der ki:

    - Bu çok kıymetlidir, kırılmaz bu.

    Diğerlerinin hepsi aynı şeyi söylerler.

    Sultan, özel hizmetçisi Ayaz’ı çağırıp, (Al bu taşı kır) der. Daha demeye kalmadan Ayaz taşı yere vurup kırar, paramparça eder. Padişah hiddetli bir şekilde der ki:

    - Bre Ayaz sen ne yaptın, vezirler bunun çok kıymetli olduğunu söylediler. Nasıl kırarsın bunu?

    Ayaz der ki:

    - Efendim, ben taştan ne anlarım, benim için kıymetli olan sizin emrinizdir, sizin kalbinizdir, kalbiniz kırılacağına varsın taş kırılsın.

    Sultan vezirlerine dönüp der ki:

    - Ayaz’ı niçin sevdiğimi anladınız değil mi? Sizin gibi beni bir taşa değişmedi.


  11. 35
    sen_AY
    Usta Üye
    Çocuk, büyükbabasının mektup yazışını izliyordu. Birden sordu :

    "Bizim başımızdan geçen bir olayı mı yazıyorsun ? Benimle ilgili bir hikâye olma ihtimali var mı ? "

    Büyükbaba yazmayı kesti, gülümsedi ve torununa şöyle dedi :

    "Doğru, senin hakkında yazıyorum. Ama kullandığım kurşun kalem yazdığım kelimelerden çok daha önemli. Umarım büyüdüğünde bu kalemi sen de seversin."

    Çocuk kaleme merakla baktı AMA özel bir şey göremedi.
    "İyi AMA bu kalem benim hayatımda gördüğüm diğer kalemlerden hiç farklı değil ki ! "

    "Bu tamamen nesnelere nasıl baktığınla ilgili. Bu kalemin beş önemli özelliği var ve sen de bu özellikleri kendinde benimseyebilirsen hep dünyayla barışık bir insan olursun."

    "Birinci özellik : Harika şeyler yapabilirsin AMA attığın adımları yönlendiren bir el olduğunu asla unutma. Bizim için bu el Allahındır ve her zaman kendi kudretiyle bizi o yönlendirir."

    "İkinci özellik: Zaman zaman her NE yazıyorsam durmam ve kalemimin ucunu açmam gerekir. Bu kaleme biraz acı çektirse de sonuçta daha sivri olmasını sağlar. Bu yüzden bazı acılara göğüs germeyi öğrenmelisin, bu acılar seni daha iyi bir insan yapar."

    "Üçüncü özellik : Kurşun kalem, yanlış bir şey yazdığında bunu bir silgiyle silmene her zaman olanak tanır. Yaptığımız bir şeyi sonradan düzeltmenin kötü bir şey olmadığını anlamalısın, aksine bu bizi adalet yolunda tutmaya yarayan en önemli şeylerden biridir."

    "Dördüncü özellik: Kurşun kalemin en önemli kısmı, kalemin yapıldığı ahşabı ya DA dışarı yansıyan şekli değil, içerisinde yer Alan kurşunudur. O yüzden her zaman kendi içine bakmalı, en çok onu korumalısın."

    "Beşinci ve son özelliği ise her zaman bir iz bırakmasıdır. Aynı şekilde sen de hayatta yaptığın her şeyin bir iz bırakacağını bilmeli ve her hareketinin farkında olmalısın."


  12. 36
    sen_AY
    Usta Üye

    --->: Yaşamın içinden Satır Araları...

    Reklam



    Yaşamak;serwettir konuşmayı bil...

    Yaşamak;bilmecediriçözmeyi bil...

    Yaşamak;güzelliktir kımetini bil...

    Yaşamak;mutlulukur,tatmayı bil...

    Yaşamak;''aşktır-sewgidir'' keyfini çıkarmayı bil...

    Yaşamak;rüyadır,gerçekleştirmeyi bil...

    Yaşamak;oyundur,oynamayı bil...

    Yaşamak;werilmiş bir sözdür,tutmayı bil...

    Yaşamak;hüzündür,aşmayı bil...

    Yaşamak şarkıdır,söylemeyi bil...

    Yaşamak;mücadeledir,kabullenmeyi bil...

    Yaşamak;trajedidir,göğüslemeyi bil...

    Yaşamak;maceradırigöze almayı bil...

    Yaşamak;şanstır,kullanmayı bil...

    Yaşamak;fırsattır,yararlanmayı bil...

    Yaşamak;kıymetlidir,mahwetmemeyi bil...

    Yaşamak;görewdir,tamamlamayı bil...

    Yaşamak;yaşıyor olmaktır,uğruna sawaşmayı bil...

    Yaşamak;benim:''Beni Kaybetmemeyi bil''...


+ Yorum Gönder
3. Sayfa BirinciBirinci ... 234 ... Sonuncu8Sonuncu9
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi