Yaşamın içinden Satır Araları...

+ Yorum Gönder
4. Sayfa BirinciBirinci ... 345 Sonuncu8Sonuncu9
Aşk Sevgi ve Sitem - Pişmanlık Bölümünden Yaşamın içinden Satır Araları... ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 37
    sen_AY
    Usta Üye
    Reklam

    --->: Yaşamın içinden Satır Araları...

    Reklam



    Aklını kullan.

    İyice tanımadan hiçbir insana bağlanma.

    Bitmemiş ilişkilerin üzerine ilişki kurma, acı çeken sen olursun.

    İyice soruşturup diğer insanların da haklı olabileceğini düşün.

    Seni takmayanı sen hiç takma, konuşmayanla asla konuşma.

    Güvenmediğin biriyle asla flört etme.

    Yalanını yakaladığın kişinin düzelebileceğini düşünme.

    İnsanlara doğru değer ver, haketmeyenleri sil.

    Kimseye yalvarma.

    Asla dönüp de arkana bakma.

    Sır tutmasını bil.

    Dostlarının sevgilinden daha önemli olduğunu unutma. Onları asla sevgilin için
    satma.

    Hakettiğin sevgiyi alamadın mı? Kendini üzme, sorun sen değilsin.

    Kimsenin lafıyla dolduruşa gelme, ama aklının bir köşesinde de tut.

    Kafanda bitirdikten sonra iki çift tatlı söz, iki damla gözyaşı için asla yumuşama.

    Seni sevenlerle kullananları iyi ayırt et.

    Seni dinleyip anlamaya niyeti olmayanlarla tartışma.

    Emrivaki oluşturulan dostlukları kabul etme.

    Eğer verdiğin sır o kişide kalmıyorsa ikinci bir sır şansı verme.

    Dostun olacak insanları bazı kriterlere göre belirle.

    Kendini öven insanlardan kaç.

    Karşındakinin doğruyu söylediğini varsayma.

    Kendine saygını yitirmene neden olacak hiçbir şey yapma.

    Sorunun olduğunda insanlar zaman ayırıp seni dinliyorlarsa onların
    öğütlerini gözardı etme.

    Göz göre göre su birikintilerine taş atma, mutlaka üstüne sıçrar.

    Kendinin herkesten daha önemli olduğunu unutma.

    Sen istemediğin sürece tanrı dışında kimsenin seni üzemeyeceğini aklından çıkarma.

    Gözyaşlarının değerini bil. Onları haketmeyenler için harcama.

    Sana bahşedilen zekayı kullanmayarak, tanrıya hakaret etme.

    Senin zekana inanan insanlari hayalkırıklığına uğratma.

    Kendini sev.

    Alkol alınca kontrolünü yitirenlerle asla tartışma.

    Dışarıdaki güneşe bakıp gülümse ve önünde koskocaman bir gelecek olduğunu unutma.

    Dostluğunla yetinmeyenler için hiçbir fedakarlık yapma.

    İnsanları kaybediyorsun diye ağlayıp sızlama, ama kazandığın insanların
    değerini bil.

    Aşkta bile mantığına küsme. Kalbin doğru yolu bulacak içgüdüye sahip
    değil.

    Kimseye taşıyabileceğinden fazla değer verip bununla övünmesine fırsat verme.

    Güvenmediğin kimseye aleyhine kullanılabilecek hiçbir koz verme.

    İstediğini almak için asla duygu sömürüsü yapma.

    Sana duyulan sevgiyi ve güveni istismar etme..



    Bu Yazı --->: Yaşamın içinden Satır Araları... İsimlidir

  2. 38
    sen_AY
    Usta Üye
    Insanoglu, bir gün virgülü kaybetti...


    Söyledikleri birbirine karisti.


    Noktayi kaybetti...
    Düsünceleri uzayip gitti, ayiramadi onlari.

    Ünlem isaretini kaybetti...
    Sevincini, öfkesini, bütün duygularini yitirdi.

    Soru isaretini kaybetti...
    Soru sormayi unuttu, her seyi oldugu gibi kabul eder oldu.

    Iki noktayi kaybetti...
    Hicbir aciklama yapamadi.

    Hayatinin sonuna geldiginde elinde sadece "tirnak isareti" kalmisti.

    Icinde de yalnizca baskalarinin düsünceleri vardi.


  3. 39
    sen_AY
    Usta Üye
    1. Seni sen olduğun icin değil, seninle birlikte olduğumda ben olduğum için seviyorum.

    2. Hiç kimse gözyaşlarını hak etmez, onlara layık olan kişi ise seni
    ağlatmaz.

    3. Sen istediğinde sana aşık olmaması, sana aşık olmadığı anlamına gelmez.

    4. Gerçek arkadaş, elini tutan, kalbine dokunandır.

    5. Birisine yabancılaşmanın en kötü biçimi yanında oturuyor olup ona hiç bir zaman ulaşamayacağını bilmektir.

    6. Hiç bir zaman gülümsemekten vazgeçme, üzgün olduğunda bile! Gülümsemene kimin, ne zaman aşık olacağını bilemezsin.

    7. Tüm dünya için sadece bir kişi olabilirsin fakat bazıları için sen bir dünyasın.

    8. Zamanı onu seninle birlikte geçirmeye hazır olmayan biriyle geçirme.

    9. Belki de Tanrı uygun kişiyi tanımandan önce yanlış kişilerle tanışmanı, onu tanıdığında minnettar olman için istedi.

    10. "Bitti" diye üzülme, "yaşandı" diye sevin.

    11. Her zaman seni üzecek birileri olacaktır, yapman gereken insanlara güvenmeye devam etmek, kime iki defa güveneceğine daha fazla dikkat etmektir.

    12. Birini daha iyi tanımadan ve bu kişinin senin kim olduğunu bilmesinden önce kendini daha iyi bir kişiye dönüştür ve kim olduğunu bilerek kendine güven.

    13. Kendini çok zorlama, en güzel şeyler onları en az beklediğinde olur.

    "YAŞANAN HERŞEYİN BİR SEBEBİ VARDIR"


  4. 40
    sen_AY
    Usta Üye
    Kör karanlık bir kuyuda, görebilmek için savaşmaktır yaşamak...

    "Yaşanmaz" dediğin anda dahi, nefesini tüketmektir yaşamak...

    Her sabah gözlerini açtığında, doğan güneşin ışıklarını görmektir. "İşte yeni bir gün daha" diyebilmektir yaşamak...


    Artık ne olup bittiğini çözemediğin şu dünyada, "karşıma artık çıkmaz" dediğin ama inatla çıkan her zorluğa, yine ve yeniden göğüs germektir yaşamak... Ne olursa olsun buna tekrar tekrar dayanmak şaşırtır ya insanı, anlayamazsın bazen nasıl katlandığını... Bir mucizedir aslında yaşamak...

    Ne aşklar tüketirsin,
    Ne yaşlar tüketirsin,
    Ne insanlar tüketirsin ömründe...
    Neler gelir geçer şu yaşam denilen ömür törpüsünde...

    Kimleri feda edersin, kimleri kazanmaya çalışırsın... Yıkılırsın... Bir daha kalkarsın... Ağlarsın... Umutların biter ya da öyle zannedersin... Sonra birgün bakarsın bütün herşey geride kalmış. O gün ağladığın, şimdi unuttuğun olmuş!

    "Nasıl olur?" dersin şaşkınlıkla, "ben ne zaman geldim şu an olduğum noktaya?"


    Ahh yaşam...
    Kiminin farkında olmadan yaşadığısın,
    Kiminin sadece nefes alıp vermek sandığısın...

    Söylesene bana...
    Ben senle nasıl çıkayım başa???


  5. 41
    sen_AY
    Usta Üye
    'Keyfin nasıl?' diyor uzaklardan bir ses..
    Tebessüm ediyorum sorana da, sormayana da..
    Anlatıyorum, ya da öyle sanıyorum...

    'Keyif dediğin bir nefeslik sigara' diyor bitane deli. O mu, yoksa biz mi deli? orası da meçhulya... 'Sigara var yanımda' diyorum sorana. Ozaman keyfin yerinde diyor tanıyanlar. 'YAhu arkadaş, çekince içine, ucundan ateş çıkan, o dumanlı şey mi keyif verecek? Peehhh!!!'

    'Mutsuzluğumu çözemedim hala. Ama tebessüm eksik değil yüreğimden' deyip geçiştiriyorum..
    Yaşamak zor zanaatmiş, bilseydim ve elimde olsaydı anne ve babamın yollarını ayırmazmıydım?
    E hadi yaşıyoruz diyelim, ya ölmek? Ölmek kolay zanaatmi sanki? Sıksan şakağına, sıkılmaz, kessen can damarını, kesilmez bir başım var ki deyme keyfine. Herkese yetişmeye çalışır o küçük aptal beynim ile... Kalpsizlik almış başını giderken, sen kime bölmeye çalışıyorsun bu yüreği? Sonra uğruna, o kalbini böldüğün kimseler, ardından enayi der işte. Teselliyi yağmurda ıslandıktan sonra, saklandığın ağaçların altında aradığını duyarsa elalem, artık çoluk çocuğun da maskarası olursun, diyeyim sana..

    Bir de 'bana edebiyat parçalama' diyen üç-beş arkadaşın çıkar meydana. Tabi ardından bilmem kaçı birbirinden merdane, bilmem kaçtane dallama. 'Güreş başlasın' diyen mi istersin?, 'Elense çekme ulan bana' diyen mi? Yoksa 'Tamam abi pes' diyen mi? Proglamnanınca herşeyi yapan adam, tabiri caizse robot sürüsü ile dolu etrafın nasılsa. Sürü demişken, çoban uyuyakalmış bak gördün mü? 256 kere sana, 'susma, sustukça çoban uyuyuverecek' demedim mi? Haklısın, çobanın köpeği var nasılsa. Korkma o da 'meyd in çayna.' Tanesi 5 milyon. Yeni parayla '5'. Altı harfi atınca 'milyon'dan, 5 kalıyor anında. Matematiğim hep iyiydi kanımca, kararımca.

    Ölmenin zorluğundan bahsettik de, açmadık tam olarak. Yani diyeceğim o ki, bukadar kuru sıkıntının arasında, kestiğin bileğinden akan kanı, kızılaya bağışlamak varkene, veya antidepresan ilaçlarına babanın emekli maaşının 10'da 1'i gitmişken, üstelik enflasyona göre %8 oranında zam gelen tabuta, 'Babam zora sokmasın kendini. Kendi tabutumu kendim alırım' zihniyetiyle yaklaşıp, aylarca 28 eşşek gücünde çalıştığın Ostim'deki matbaadan aldığın tüm parayı yatırmak zorunda kalınca, gerçekten 'ölmek zor zanaat arkadaş' diyorsun..

    Yaşamak zor, lakin bazen kolay!
    Yakın bi sigara hayata,
    Ellerinizi frenlerden çekip gülümseyin..


  6. 42
    sen_AY
    Usta Üye
    Sınıf, ögrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapida beliriyor. Iceriye kizgin bir bakis atip kürsüye geciyor.

    Tebesirle tahtaya kocaman bir (1) rakami ciziyor. “Bakin” diyor. “Bu, kisiliktir. Hayatta sahip olabileceginiz en degerli sey...”

    Sonra (1)’in yanina bir (0) koyuyor: “Bu, basaridir. Basarili bir kisilik (1)’i (10) yapar”.

    Bir (0) daha... “Bu, tecrübedir. (10) iken (100) olursunuz”.

    Sifirlar böyle uzayip gidiyor: Yetenek... disiplin... sevgi... Eklenen her yeni (0)’ın kisiligii 10 kat zenginlestirdigini anlatiyor hoca...

    Sonra eline silgiyi alip en bastaki (1)’i siliyor. Geriye bir sürü sifir kaliyor.


    Ve: “Kişiliginiz yoksa, öbürleri hiçtir"


  7. 43
    sen_AY
    Usta Üye
    Bir gün durup,
    Bir gün dönüp,
    "Yaşamın neresinde kalmıştık?" diyebilecek miyim!
    Ya da
    "Başlamadığım neler var?"
    Başlayıp, bitiremediğim… Hayal bile edemediğim.

    Çocukların büyüdüğü, cicim aylarının tükendiği, yazların kışları kovaladığı, aşk sanılan debdebenin durulduğu, soba başlarında ısınılan, duraklarda bekleşilen, ölenlerle, doğanlarla dolu yıllar boyunca aklımın bir köşesinden bile geçirmediğim…

    Yüzümdeki çizgilere, şakaklarımda belirmeye başlayan beyazlara sıkıştırıverdiğim - bir çırpıda - yaşam(ın) neresinde kalmıştım, ben.

    Kentler vardır: insana hiçbir şey düşündürmeyen, yaşanmışlık acılarından başka… Bozkır yüzlü. Yaşlı. Böyle kentleri izlerken şehirler arası yolculuk otobüslerinin camlarından, belki tek istediğiniz şey bir sonraki kente kadar uyuyup sonra birden uyanıvermek olur. O kentler ki; hatıralarınızı kırık birer cam parçasıymışçasına süpürüp atmak isterler. İkinci bir giysileri yoktur. Ruhları yoktur. Gece gündüz, yaz kış hep aynı görünürler insanın gözüne. Ne yeni yeşermiş bir fidan değiştirebilir bunu, ne de göklerinde süzülen; üstünkörü, çocuk elinden çıkmış bir uçurtma… O kentlerde her şey sıradandır. Çocukların büyümesi, cicim aylarının tükenmesi, yazların kışları kovalaması, aşk sanılan debdebenin durulması, ölenler, doğanlar.. Her şey, hem de her şey…

    Bir de;
    Kentler vardır. İnsana "Yaşamın neresinde kalmıştık?" dedirten. En kötüsü de sürekli böyle bir kentte yaşıyor olmaktır. Sürekli kendine; "Yaşamın neresinde kalmıştık?" diye sormak gerektiğini düşünmektir en kötüsü…

    Kentler vardır: insana tüm bunları düşündüren.
    Yaşamın omzundan geriye fırlatıp atmış olduğu o insan bedenlerine ait eksikliklerin, yaşanamamışlıkların unutuldukları yerlerden, atılıverdikleri yerlerden bulunup alınması gerektiğini, tozlu raflarından indirilmesi gerektiğini, düşündüren.

    Hazır gelmişken…
    Hazır düşünmüşken…
    "Yaşamın neresinde kalmıştık?"
    Diyebilecek miyim ben kendime … Bir gün?
    -tüm bunları bana sürekli düşündüren bu kentte yaşarken hem de-

    Yaşam, diye yaşadığım bu ara vermişlik uzadıkça, günler; gündoğumu ve günbatımı aralığına sıkıştıkça her defasında, bezginlik, kırgınlık, kızgınlık doldukça günler…
    O günü beklemek...
    Bu denli özlenebilir mi?

    Ufka bakarmışçasına hareketsiz kıldığım gözlerimle; aslında olmayan, hiç olmamış, asla olmayacak bir sevgiliyi vapur iskelelerinde beklercesine, o günü beklemek…
    Hiç gelmeme ihtimali ile boğuşmak…
    Hiç gelmeme sanısına kapılıp kıvranmak…
    Hiç gelmeme korkusu ile dehşete düşmek…
    Hiç gelmeme gerçeği ile yüzleşmek…

    Ah gün ışığı, ah!
    Her vakti geldiğinde; yeniden dolduğun bu dünyada, bana yaşamın neresinde kalmış olduğumu hatırlatabilecek misin, bir gün? Ve günlere bile mektup yazabilecek kadar divane olan ben: o gün, ışıttığın dünyada, yeterince güç bulabilecek miyim tırnaklarımda, bıraktığım yere tutunabilmek için.Yemek kokuları arasından sıyırıp eteklerimi, rüzgâra salıverebilecek miyim? Saçlarım uzayacak mı yeniden?

    Yitik yaşamlar görür; tiksinirdim yeniyetmeliğimde. Yitik yaşamların ahı tuttu sonunda biliyorum! İçlerine düştüm bu yüzme bilmez kaderimle, birinin kıyısından, diğerininkine savrulup duruyorum hoyrat, acımasız dalgalarıyla.

    O yeniyetmelik ki; arzularımızı besleyip duran bir enerji yoğunluğundan ibarettir yalnızca. Gün ışığının koca bir yaz boyunca tüm kış meyvelerini besleyip, büyüttüğü gibi… Giderek etlenen, giderek kendi olağan rengine kavuşan, giderek sulanan kış meyveleri gibi yeniyetmelik arzuları ile baş başa kalırız yetişkinliğimizin ilk adımlarında. Bildiğimiz tek şey, cesaretin kırmızı bir tülmüşçesine örttüğüdür utancı. Ama bilmeyiz ki; utanç aynı zamanda cılız, masmavi bir dalıdır güvensizliğin. Bir kez budanabildi mi bir daha yeşermeyen!

    Ah gün ışığı, ah!
    Tüm bunların sorumlusu sen misin yoksa?

    Sen isen eğer… bu kadar kudretli isen… bu kadar vahşi… bu kadar soğukkanlı isen; Bu karalanmış defter sayfalarından kurtarıp; bembeyaz, sonsuz bir boşluğa da koyabilecek misin kalemimi, söyle? Sonsuz boşluğu bana, beni sonsuz boşluğa hediye edebilecek misin, o gün? Kışkırtabilecek miyim en sonunda seni tüm bu yazdıklarımla?

    Pek tabiidir ki; ne, küçük bir derenin ,dingin serin akan sularında baş vermiş taş parçalarının üzerinden sekip, ıslanmadan karşı kıyıya ulaşmak gibi kolay olacak tüm bunlar, ne de; ılık yaz akşamlarının rüzgârları ile bir o yana bir bu yana, bir ananın kucağına uyumaya yatmış da masum yavrular gibi; hafif hafif sallanan adını bile bilmediğim ağaçların yaprakları kadar olağan hissedeceğim ben kendimi…

    Hayatın, üç kuruşluk ruhlarını kafalarından sıyırıp ayırdığı, kendi kendine adak ettiği kalleşler kadar değerim olmayacak mı yoksa gözünde?

    Bir gün durup,
    Bir gün dönüp,
    "Yaşamın neresinde kalmıştık?" diyebilecek miyim!
    Ya da
    "Başlamadığım neler var?"
    Başlayıp, bitiremediğim… Hayal bile edemediğim.

    Peki ya…
    O güne dek, tüm bu yabancı vücutların yükünü taşıyabilecek miyim, bu sarsak yüreğimde?

    Ah gün ışığı, ah!
    Giyinmekten, soyunmaktan, susamaktan usanmış olan beni; o gün geldiğinde yeniden diriltebilecek misin, söylesene?

    Kırmızı'yı yeniden kırmızı yapabilecek misin gözümde?
    Sıcağı, yeniden sıcak!

    Bir ipliğin, bir iğne deliğinden geçirilmesi gibi olağan olabilecek mi tüm bu anlattıklarım, sonunda?
    O gün,
    O gün; ışıttığında, ışıtmandan yorulmamış bu koca dünyayı. Ben bir parçası olabilecek miyim tüm bu anlattıklarımın. Çocukluk günlerimi, çocukluk hayallerimi, anamın babamın bana olan sevgisini çiğ damlalarınla yeşertip tazeleyebilecek misin, söylesene? Rüzgârınla, kırmızı tülleri uçurabilecek misin, arzularım üstünden? Keskin kılıcınla budayıp durmayı kesecek misin masmavi utançlarımı?

    Söylesene!
    Bir gün durup,
    Bir gün dönüp,
    "Yaşamın neresinde kalmıştık?" diyebilecek miyim?
    Ya da
    "Başlamadığım neler var?"
    Başlayıp, bitiremediğim… Hayal bile edemediğim!


  8. 44
    nesemcim
    Emekli
    Eline sağlık Sen_AY abla...
    Çok güzel yazıların var...
    hepsinde ayrı anlamlar var...
    güzel yüreğine sağlık...+Rep...:)

  9. 45
    sen_AY
    Usta Üye
    Bize hep yasaklandı dokunmalar.

    Dokunma çocuğum,yanarsın
    Dokunma çocuğum, kırarsın

    Oysa dokunarak öğrenecektik kim olduğumuzu, ne olduğumuzu, ne olduklarını...

    Önceleri sobaya, ateşe dokunup yanmaktan korktuk. Sonraları aşk ile yanan yüreklere, bedenlere dokunmaktan. Uzak durduk.
    Çünkü biz doğduk, gözümüzü açtık, kulağımızda büyüklerimizin küpeleri. Kendi küpelerimizden önce onların küpelerini taktık ki hala çıkmakta zorlanmakta...

    - Dokunma cıs olursun. Yanarsın.

    Dokunmadan, değmeden nasıl yaşanılır ya da başaran var mıdır?

    Düşünsenize beş duyumuzun diğer dördü oldukça sınırlıyken dokunma duyusu geniş bir yelpazeye sahip. Hatta doğuştan veya sonradan talihsiz bir kazayla diğer yetilerin kaybolması yüksek bir olasılıkken dokunmayı kaybetmek zor olsa gerek.

    Ama bizim en az kullandığımız dokunup ta duymadığımız duyumuz; dokunmak...

    Zamana göre değişti dokunmayışlarımız...
    Bazen suya sabuna dokunmadık, bazen düşeni kaldırmak için dokunmadık, gözyaşlarını silmek için dokunmadık beyaz bir tene.

    Velhasıl biz dokunmadık...

    Artık steril steril yaşıyoruz ve biz nerdeyse sterillikten ölüyoruz..


  10. 46
    sen_AY
    Usta Üye
    -Beş kere beş, yirmi beş ... Üç kere üç, dokuz... İki kere iki, dört... Mü ki?
    -İnanmıyorum.
    - “İki kere iki dört”çülere üzüntü ile bakarım...Vah onlara ki, git gide gerçeklerden uzaklaşırlar. Dünyaları hep aynı renk,aynı irilik ve düzgünlükte taşlarla örülüdür.

    - İki kere ikiciler...Sonucun dört olduğuna inanma mahkumları ki, onlar evetçilerdir,yalnız hesap yaparlar.
    ...

    - Ekonomi tarihi bu hesapların yıkılışını anlatır.
    ...

    - “İki kere iki dört eder”cilerin ömürleri iki kere ikinin dört etmezliğinin ispatı ile doludur.

    - Ama şu dünyaya böyleleri lazım.
    Onlar arzın kasisleri. Dikkat ederiz ve saparak geçeriz.Veya hedeflerimiz istikametindeki ak kireçli hektometre taşları.Bakarak geçeriz.

    ...

    Dünya rakamlar üstünde döner demekle,
    öküz boynuzunda tedirgin sallanır, sanmak arasında fark yok.

    * Sanatkarlar, ki dünyaya lezzet katarlar...
    * Estetler, ki yaşayanlara seviye sunarlar...
    * Önderler, ki toplumlar onların sırtındadır...
    * Hiçbirinin kesinliğe,insanın işaretlediği kesinliğe ihtiyacı yoktur.

    Onların;

    İkileri ve dörtleri ile muhasebecinin kerratı arasında akrabalık bulamazsınız.

    İki kere iki hep şüpheli sonuçlara dayanır.
    Dört diye bir gerçek elbette var.
    Ama iki kere ikinin dördü ile, sıfırdan sonraki dördüncü rakam aynı değil.

    * Bunu bildiniz, bildiniz...
    * Bilemediniz...talihinize küsünüz.

    Veya iyi bir ekonomist olmayı deneyiniz.

    ...

    İnsan rakamlardan yakalanmıyor.
    Aklından iz’anından, irfanından yakalanıyor.
    Veya yüreciğinden, gönlünden, tasavvurlarından... Olmadı sevdalarından.
    Ve öncüler, insanı;
    Yüz binleri, milyonları peşi sıra götürebiliyorsa sır budur. Onlar, iki kere ikinin dört etmediğini çok iyi bilirler.

    Onların;
    Hücrelerindeki gen dizilişleri, beyinlerini çift sürer gibi dolaşıp duran kılcal damarlar hep bu dördün itirazcısıdır.

    * İki kere iki bazen kırk bile eder.
    Dünya eder.

    ...

    * İki kahraman, iki daha... Bir millet eder...
    * İki hasta, iki daha... Hastane eder...
    * İki ressam, iki daha... Bu bir Dünya gündemidir...
    * İki şair, iki daha... Okuldur, devrimdir, iftihardır...

    ...

    * İki beceriksiz öğretmen, iki daha, dört etmez... Bir okul dolusu zavallı yavru eder...
    * İki hain, iki daha...Beş bin yıkıcının habercisidir...

    ...

    * İki cesur, iki daha... Gün gelir vatan kurtarır...
    * İki ana , iki daha... Yarındır...
    * İki evlat, iki daha... Güvendir...
    * İki dürüst , iki daha... Yükseliştir...
    ...

    * İki sarı yaprak, iki daha... Sonbahardır...

    Ama dört sarı yaprak değildir. Israr ederseniz, dolu dolu yaşamıyorsunuz demektir... Sizden ancak veznedar olur.


  11. 47
    sen_AY
    Usta Üye
    Zaman zaman başkaları tarafından iyi anlaşılamadığımızdan, kendimizi iyi ifade edemediğimizden yada başkalarını anlayamadığımızdan şikayet eder dururuz. Bu durum ile hepimiz hayatımızın belirli dönemlerinde karşılaşmışızdır. Hatta belki felsefesini yaparak derinlemesine konuyu incelemiş, yada umursamadan yalnızca şikayetimizi dile getirmişizdir.

    Bir olayı ifade etmenin, bir düşünceyi söylemenin bin bir çeşit yolu vardır. Sesinizin tonu, seçtiğiniz kelimeler, konuşmaya başladığınız zaman söylediğiniz ilk kelime, sizin aslında istemediğiniz bir biçimde algılanmanıza neden olabilir. Fakat ağzınızdan çıkan bir sözün, yada yazdığınız bir kelimenin artık dönüşü yoktur.

    Hep insanları anlamayı isteriz. Fakat öncelikle, kendimizi anlayabilsek; neden yapıldığımızı, gerçekten ne olduğumuzu, neden böyle davrandığımızı, güçlü yanlarımızı ve onları nasıl kuvvetlendirebileceğimizi, zayıflıklarımızı anlayabilsek, onların üstesinden de gelmeyi bilebilirdik.

    Hep insanları değiştirmeyi isteriz. Diğer insanları anlamaya çalışırken, bizden değişik oldukları için yanlış olmadıklarının farkına varabiliyor muyuz? Bir insanı seviyorsunuz, ama onun beğenmediğiniz yönleri var, onu değiştirmek istiyorsunuz. Peki hiç düşündünüz mü? O insan değişince, sizin sevdiğiniz insan mı olacak, yoksa başka bir insan mı? İnsanları olduğu gibi kabul etmeli, herşeyi ile, bütünüyle. İnsanlar değişime karşı değildir. Onlar değiştirilmeye karşıdırlar

    Hep olaylara kendimiz açısından bakarız. Peki hiç empatiyi denediniz mi? Empati; bir insanın kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır. Kişiler ile iletişim kurarken, ne olduğumuzu değil, karşımızdakinin bizi nasıl gördüğünü düşünerek iletişimde bulunuruz. Bu da bizim kendimize güven duymamızı engeller. Oysa Goethe şöyle söylemiş; Siz kendinize inanın başkaları da size inanacaktır;

    İnsanlara karşı ne kadar dürüstüz? Bu sorunun cevabını; Shakespeare İşte bu herşeyin üstünde, kendine karşı dürüst olmak...Sonra günün geceyi izlediği gibi o kişi artık herkese karşı dürüst olacaktır diyerek vermiştir. Peki biz kendimize karşı dürüst müyüz?

    Eğer insanları anlamak ve anlaşılmak istiyorsak atalarımızın söylediği gibi, öncelikle iğneyi kendimize, çuvaldızı başkalarına batırmalıyız. Kendimize nasıl davranılmasını istiyorsak, başkalarına da öyle davranmalıyız. Kimsenin bize karşı olduğu yok, onlar sadece kendi taraflarını tutuyorlar. Bunun için onları suçlayabilir miyiz?


    Dale Carnegie'den birkaç tavsiye ile yazımı noktalamak istiyorum:

    - Karşınızdakinin fikirlerine saygı gösterin ve asla yanılıyorsun demeyin.
    - Eğer hatalıysanız bunu hemen kabul edin.
    - Konuşmaya içten bir iltifat ve övgüyle başlayın.
    - İyi bir dinleyici olun, karşınızdakine kendinden bahsetmesine izin verin.
    - Yargılamayın ki, yargılanmayınız.
    - Eleştirmeyin, suçlamayın, şikayet etmeyin.
    - Eleştiri boşunadır, çünkü insanları kendilerini savunmaya ve genellikle kendini haklı görmeye iter.
    - Karşımızdakilerle ancak, onlar bizimle ilgilendiğinde ilgileniriz.
    - Çoğu insan, tek istedikleri kendilerini dinleyecek biri olmadığı zaman doktorunu arar.
    - Fikirlerinin yanlışlığı kanıtlanan kişi, hala aynı fikirleri savunur.
    - Nefreti nefretle değil, ancak sevgiyle yok edebilirsiniz.


  12. 48
    JeLqZNa_LaDy
    Üye

    --->: Yaşamın içinden Satır Araları...

    Reklam



    Sen_AY aferimmm cok beyendim hepside anlamli ve dogru her zamanki gibi harikasin...her konunu seviyorumm

+ Yorum Gönder
4. Sayfa BirinciBirinci ... 345 Sonuncu8Sonuncu9
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi