Bosna Hersek Mostar Camiisi

+ Yorum Gönder
Yudumla ve Soru(lar) ve Cevap(lar) Bölümünden Bosna Hersek Mostar Camiisi ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    Ziyaretçi

    Bosna Hersek Mostar Camiisi




    Soru: Bana Bu Cami Hakkında Bilgi Lazım Lütfen Bana Yardımcı Olun Bir Türlü Bulamadım.şimdiden Teşekürler ?







  2. 2
    ÆSiя
    Özel Üye





    Cevap: Most” Boşnakça köprü anlamına geliyormuş.
    Sabah 09 gibi otelden ayrıldık. Valizleri araca yerleştirdik ancak biz yayan yürüyeceğiz. Küçücük Mostar’da araçla gezmeye gerek yok.
    Mostar, Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nin Hersek bölgesindeki Neretva Nehri’nin kıyısında yer alan ülkenin 4.büyük şehri. 105 bin nüfuslu Mostar şehri, iç savaş sırasında çok büyük zararlar görmüş.
    Yürüyerek şehri dolaşmaya başladık. Savaşın izleri hala ortadaydı. Yerle bir olmuş binaların yerine yenileri yapılıyordu, çoğundaysa hala savaşın o acımasız, çirkin izleri olduğu gibi duruyordu.
    Sadece binalarda değil, insanların yüzlerinden, gözlerinden de savaşın ne denli tahribatlar yaptığı okunuyordu. Biraz güvensizlik, biraz kırgınlık, belki biraz ümit ama en çok da herşeyin henüz düzelmediğine olan inançları çok belli oluyordu. Yaraların üzeri açıktı belki de, bakışlar tedirgindi. Bu duyguyu Saraybosna’da daha çok yaşadım. Mostar sanki anne-babalarını kaybeden bir ailenin küçük sevimli çocuğu, Saraybosna da tüm sorumlulukları üzerinde taşıyan büyük çocuk görünümündeydi. Hayat devam ediyordu ama gelecek ne getirecek ve nasıl gelecekti ? Ağırıma giden de, savaştan evvel buralara bu kadar turistin gelmediğiydi. Savaşa paye vermek ve bu durumun içinde olmak beni utandırdı resmen. Öte yandan, gitmesem belki tüm bunları anlayamayacaktım, bilmiyorum...
    Hem Mostar’da hem Saraybosna’da en yeni yapılar mezarlıklardı. Biz de ziyaretimize şehrin meydanındaki mezarlıktan başladık. Doğum ve ölüm tarihleri arasında 20’yi geçmeyen kısacık ömürlü binlerce gençten birkaçının mezarını boğazımız düğümlenerek dolaştık. Balkanlar’da mezarların çoğunda mezar başlarına fotoğraf koymuşlardı. Bir sürü çocuk, kimbilir hangi güzel günler için çektirmişlerdi o fotoğrafları.
    Mezarları dolaşırken bir ara dedemin şehit haberlerini gözyaşlarıyla dinlerkenki hali geldi aklıma. 1914 doğumlu olan (95 yaşında) dedem için, kendi ömrünün üçte birini bile yaşayamadan öldüklerinden vijdan muhakemesi yapıyor diye aklımdan geçirirdim. Aslında yanılmışım, daha da fazlasıymış. Kitapların birinde “Savaş insanları insanlıktan çıkarıyor” diye yazıyordu. Ne kadar da haklıydı...
    Neyse, “Daha güzel günlere” diyelim.
    Devamında, hemen yakındaki Karagöz-Bey Camiisini ziyaret ettik. Mehmet Karagöz tarafından 1557 yılında yaptırılan bu cami Mostar ve Hersek başcamisi olarak geçiyor. Son savaşta gördüğü zararlar tamir edilmiş haldeydi. Caminin girişinde savaş sonrası çekilmiş harap haldeki fotoğrafları duruyordu. Camiyi sağımıza alarak yukarı Osman Cikiç sokağına, Muslibeyzade Evi’ne doğru yürüdük. Muslibegovica Kuca (kuca; ev demek) 1876’da Osmanlı döneminde yapılmış son evlerden biridir. Bodrumlu, iki katlı ve çatı katı da olan bir ev. Odalarını dolaştık, bahçesinde birer bardak çay içip ayrıldık bu güzel Osmanlı evinden.
    Sokaklarda yürürken duvarlardaki ilanlar dikkatimi çekti. A4 ebatlarında, matbu bir kağıt. Boşlukların çoğu da bilgisayardan doldurulmuş, sol üst tarafta da fotoğraflar var. Ölen insanlar için düzenlenmiş, onlar adına okunacak duaların yer ve saatlerini bildiren ilanlar olduğunu öğrendik.
    Sokakların çoğu Neretva nehrinden çıkarılan taşlarla döşenmiş. Hatta evlerin ve camilerin avluları da aynı taştan döşeliydi. Çok doğal ve estetik görünüyorlardı.
    Köprüye doğru yürüyerek çarşının içlerine daldık, biraz seyrettik biraz da alışveriş yaptık. Gündüz gözüyle daha bir güzel görünüyordu. Neretva’nın yeşili diğer yeşillere benzemiyordu. Satıcılar ve sanatçılar kalenin her bir tarafını mesken tutmuşlardı. Nehirden çıkan taşların üzerine Mostar köprüsünü resimleyen bir ressamın yaptıkları ilgimi çekti. Çöktüm tezgahına ve yeni yaptığı resimli taşlardan birine talip oldum. Grup arkadaşların da dikkatini çekince epeyce resimli taş satın aldık.
    Hani, size bir doğa fotoğrafı çizin, boyayın deseler ne yapardınız ? En azından benim tablomu yazayım. Etrafında dağları, ortasından geçen nehri ve birkaç tane de evleri olan bir resim yapardım. Hayal ettiklerim belki kağıda beze yansımazdı ama o hayal ettiklerimin hepsi Mostar’da canlıydı. Gözlerinizi nereye çevirirseniz çevirin, değişik bir manzara görüyorsunuz. Mostar sanki Balkan’larda değil de, Türkiye’de herhangi bir yerde ve biz de akraba ziyaretlerimizden birisini yapıyor gibiydik. O kadar güzel ve samimiydi herşey.
    Neyse meşhur köprüye geldik. Sudan yüksekliği 19-20 mt, genişliği 4 mt. Köprünün üstü turist kaynıyordu.
    450 yıl boyunca depremden savaşa her şeye göğüs germiş. Ancak 1992 Mayısında Sırpların saldırısıyla ağır hasar görmüş. 1993 sonbaharında ise Hırvatların ateşiyle suyla bir olmuş.
    2004 yılında Türkiye, ABD, Hollanda, İtalya ve Hırvatistan’ın (?) katkılarıyla ER-BU adlı bir Türk şirketi tarafından aslına uygun olarak yeniden inşa edilmiş.
    2005 yılında da eski Mostar şehri, UNESCO tarafından Dünya Miras Listesine alınmış.
    Mimar Sinan’ın öğrencilerinden Mimar Hayrettin tarafından 1557-1567 yılları arasında yapılmış. Neretva nehrinin iki yakası en çok burada birbirine yaklaşıyormuş.
    Mostar’da bir gelenek varmış: Gençler evlenince mutlaka köprünün üzerinden geçermiş.
    Evliya Çelebi de, üzerinden defalarca geçtiği Mostar köprüsü için “Gökkuşağı” benzetmesini yapmış.

    Köprünün her iki tarafında da tellerin dışında birer mayolu suya atlamaya hazır genç duruyordu. Ve şapkasıyla köprünün üzerindeki turistlerden para topluyorlardı. En az 20 euro olunca köprüden aşağı atlıyorlar ve fotoğrafçıların objektiflerine konu oluyorlardı.
    Nehrin her iki tarafında da bolca hediyelik eşya satan dükkanlar vardı. Ayrıca dondurmalarından da denemek lazım. Çeşit çeşit dondurmaları var, meyveli, ballı, yoğurtlu falan. Hem de sudan ucuz, 1 euro. Türk kahvesi buralarda bizden daha çok tüketiliyor. Sunumları daha da güzel sanki. Minik bakır tepsi içinde kahve, su ve lokumla ikram ediliyor. Bazen yanına kıtlama şeker de koyuyorlar. Sunumun kendisi bile kahve içimine davetkardı.
    Nehrin kenarından, taş yoldan yürüyerek Tabhane (Tabakhane miydi acaba sormak aklıma gelmedi)’ye doğru gittik. Şimdilerde sanat galerisi olarak kullanılıyordu. Gittiğimiz dönemde Fransız bir hanımın eserleri sergileniyordu. Hatta girişte eserlerini yapmaya devam ediyordu.
    Devamında Koski Mehmed Paşa Camisine gittik. 1617 yılında yapılan Koski Mehmet Paşa Camisi şehrin merkezinde, eski köprüden yüz metre uzaklıkta, hemen nehrin yanında. Bu caminin içi de sade süslemelerle renkli ve çok güzeldi. Boyamaların orijinal ve 1992’ye kadar da geldiği yazıyor. Savaşta epey hasar görmüş ancak sonrasında yenilenmiş. Bu caminin benim aklımda kalan kısmı, merdivenle minaresine çıkılıyor olmasıydı. Oradan Mostar Köprüsü, manzara, nehir herşey mükemmel görünüyordu. Emanet makinamla birkaç fotoğraf çekebildim.
    Boşnakların mekanına gelip de başka şey yemek olmaz tabii. Yine Boşnak Böreği ve ayranla öğlen karnımızı doyurduk. Sanırım bizim rehberin en sevdiği şey börekti. Bizi habire börekçilere götürdü J. Öğleden sonraki serbest zamanda da yine çarşıyı dolaşıp eskiden mağara şimdilerde kafe olan çok güzel bir mekanda kahvelerimizi içtik.
    15:00 gibi Mostar gezisini bitirip, şehrin 12 km dışındaki Tekke’ye doğru hareket ettik. Bosna’nın ilk tekkesi olan Blagay Tekkesi, çay bahçeleri, restaurantlar ve kayanın dibinde iki katlı, ahşap bir binadan oluşuyor.
    Issız yerlerde bulunan tekkeler için, Balkan çoğrafyasının karakteristik özelliklerinden olduğu yazılıyordu. Osmanlı bölgeyi fethetmeden evvel buralara gelip yerleşmiş. Yanı başında doğan Buna Nehri ve tekkenin sırtını dayadığı dağ tekkeye ayrı bir mistik hava katmaktadır. Sarı Saltuk Türbesi de deniyormuş.
    Neyse, tahta merdivenlerden içeri girdik, tabii ki girişte örtü veriyorlar. Sarındık, sarmalandık. Bir iki dolanıp çıktım dışarı. Aysen Hanımla birlikte, aşağıdaki nehire ayaklarımızı soktuk. Cosss. Kavurucu sıcakta ilaç gibi geldi. Bu arada çaylar çok güzeldi, hatta şimdiye kadar içtiklerimiz içinde en iyisini burada içmiştik diyebilirim. Hem sunumlarını da çok beğendim. Çayları, lokum ve kıtlama şekerlerle birlikte ikram ediyorlardı. Ve tabii kahvelerini de. Hatta onların yanında birer bardak da su geliyordu, bizdeki gibi tekrardan su istemen gerekmiyor. E, herşeyin bir bedeli var tabii, tekkedeki çaylar 1,5 euro. Girişler de 2 euro’ydu. Yaklaşık 1, 1.5 saat kadar tekkede oyalandık.
    18:30 Saraybosna’ya 40 km kala, Konjik Şehri’ne geldik. Burası Fatih’in Bosna-Hersek’i Osmanlı topraklarına katmasından sonra, Konya’lıları yerleştirdikleri yermiş. Adı da bunu çağrıştırıyor, Konjik. “Niye Konyalılar buraya yerleştirilmiş?” Biraz araştırdım ancak cevap bulamadım. Bizim geliş sebebimiz Konjic Köprüsü.
    Bu köprü de birçoğu gibi Türkler tarafından onarılmış. Osmanlı Padişahı Sultan 4.Mehmed’in fermanıyla 1682’de inşa edilmiş. 2.Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında epeyce hasar gören köprü, yakın zamanda yine bizimkiler tarafından onarılmış.
    Yeşil sarhoşluğu yaşadık yine. Dağlar, ovalar, nehirler, heryer yemyeşildi. Yol boyunca, hava kararana kadar hatta havadaki bulutlanmalar bile mani olamadı.
    Akşam 20:00’de, 420 bin nüfuslu Saraybosna’ya vardık. Güneşli günler bitti mi ne, bulutlu, puslu ve serin bir hava karşıladı bizi. Gerçi hiç şikayetçi değildik bu durumdan.
    Şehrin içinde tramvaylar var. Yüzyıldır kullanılıyormuş. Taaki Avustralya – Macaristan zamanından kalmaymış.
    Neyse, otelimiz şehrin 5 km dışında dört yıldızlı Hotel Exclusive oteli. Odamıza yerleştik, yemek için aşağı indik. Tam asansörden çıkmak üzereyken, Sevinç bir tanıdığıyla karşılaştı. İş yerinden bir arkadaşı, onlar da başka bir turla gelmişler, tesadüfe bak ki aynı otelde karşılaştılar. 5-10 dakikalık hoşbeşden sonra yemeğe geçtik. Üsküp’teki hariç tüm otellerimiz gayet güzeldi. Bu otelimiz daha bir güzel geldi bana. Özellikle restaurantları ve sunumları çok hoşuma gitti. www.hotel-exclusive.ba Tel: +387 33 580 000; Fax: +387 33 580 010.
    Gelenek olduğu üzere, akşamları şehri dolaşmak istedik. Otelimiz şehrin dışında olduğundan taksiyle gitmek gerekti. Biz dört kişi (Aysen-Gönül Hanımlar, Sevinç ve ben) rehberimizin yardımıyla taksi çağırdık ve Saraybosna’nın gece gündüz tüm canlılığını koruyan ünlü Başçarşı’ya doğru gittik. Taksiye tembihlemişti, “Sebil’in orada inin” diye de bizi bilgilendirmişti. Otelden Başçarşı 40 Marka yani 20 Euro.
    Avrupa’nın en özel çarşısının sembolü olan, Sebil (çeşme)nin yakınlarında taksiden indik. Osmanlı döneminden kalma çarşıları, sonradan eklenen kafeleri, camileri, saat kulleleri ve kiliseleriyle her daim Saraybosna’nın gözdesi olan çarşıyı sessiz sakin dolaştık. Birkaç kafe ve lokantanın haricinde çok açık dükkan kalmamıştı. Birkaç sokağa girdik çıktık, Milijacka Nehri’nin etrafından yürüdük başka bir taksiyle otelimize geri döndük.
    Bu arada, Bosna Hersek’te Boşnakça, Sırpça ve Hırvatça resmi dil olarak kullanılıyor. Rehbere sormuştum, “Anlayabiliyor musunuz kim Boşnak, kim, Hırvat, ya da belirgin bir özellikleri var mı ?” diye. “Devamlı yaşayanlar anlıyorlar ama ben her zaman emin olamıyorum” demişti.
    Balkanlarla ilgili son bir fıkra daha ekleyelim. İki Sırp, Hırvat ve Boşnaktan oluşan 4 kişilik ekip bir mekik ile uzaya gönderilirler. Mekik ay toprağına iner inmez Hırvat hemen bayrağını dikerek, “Burası Hırvat toprağıdır. Çünkü önce biz geldik” der. Boşnak, Hırvatı sakin olmaya davet ederek “Kavga etmeye gerek yok. Toprak yeterince geniş; hepimize yeter. Federasyon kurar, birlikte yaşarız.” Tam bu esnada bir el silah sesi gelir. Sırplardan biri, başka bir Sırpı alnının ortasından vurmuştur. Diğer Sırp silahının dumanını üfledikten sonra Boşnak ve Hırvatlara dönerek “Burası Sırp toprağıdır. Çünkü Sırp kanı dökülmüştür”.







+ Yorum Gönder
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi