Sscb nin dağılması dünyayı nasıl etkilemiştir

+ Yorum Gönder
Yudumla ve Soru(lar) ve Cevap(lar) Bölümünden Sscb nin dağılması dünyayı nasıl etkilemiştir ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    Ziyaretçi

    Sscb nin dağılması dünyayı nasıl etkilemiştir





  2. 2
    Gülcan
    Usta Üye





    Cevap: sscb nin dağılması dünyayı nasıl etkilemiştir

    SOVYETLER BİRLİĞİ’NİN DAĞILMASI Sovyetler Birliği son yıllarda iki büyük başarısızlığa sahne oldu. Bunlardan biri Gorbaçev’in Perestroika ve Glasnost yoluyla SSCB’ye yeniden hayatiyet kazandırma hayalinin gerçekleştirilememesi, diğeri ise 1991 Ağustos’unda iktidar üst kademelerinde bulunan parti ileri gelenlerinin (Nomenklatura) giriştiği darbenin süratle bozguna dönüşmesidir. Neticede Sovyetler Birliği çöktü; Avrasya, dengelerin sarsıldığı belirsiz bir ortama sürüklendi.Çöküşün ilk işaretleri daha Gorbaçev zamanında görülmeye başlamıştı. Perestroika ve Glasnost’un sağladığı serbesti, Litvanyalılar’ı bağımsızlık ilanına sevketti. Moskova’nın geçersiz saymasına rağmen Litvanya Parlamentosu 11 Mart 1990’da bağımsızlığı resmen açıkladı. Bunu Letonya ve Gürcistan’ın bağımsızlık ilanları takip etti. Diğer ülkeler ise sadece hükümranlık ilan etmekle yetindiler. Buna, Yeltsin’in Rusya Federasyon Başkanı seçilmesinden 13 gün sonra 12 Haziran 1990’da Rusya da katıldı. SSCB’nin içine düştüğü bu tehlikeli gidiş, merkezi otoriteyi elinde bulunduranları daha milliyetçi ve muhafazakar bir çizgiye, Gorbaçev reformlarını baltalamaya itti. Ekonomik başarısızlıkların da manevra sahasını giderek daralttığını gören Gorbaçev iktidarını kaybetme endişesine kapıldı ve tüm güçleri elinde toplama gayretine düştü. 19 Ağustos 1991 darbesi, bu gidişe dur diyerek SSCB’nin dağılmasını önlemek, merkezi otoritenin kontrolünü yeniden ihya etmek amacını güdüyordu. Ancak altı yıllık Perestroika-Glasnost dönemi Sovyet toplumunu, merkezi ve militarist bir otoritenin yeniden kontrol altına alamayacağı düzeye ulaştırmıştı.bu yeni oluşumu benimseyen toplumun desteğini almasını bilen Yeltsin, tabiatı iktizası, hayatının kumarını oynayarak gösterdiği sert tepkiyle darbeyi süratle akamete uğrattı. Vakit geçirmeksizin Komünist Partisi’ne, sisteme ve merkezi kontrolü sağlayan kurumlara ölümcül bir darbe indirdi ve Sovyet sistemini yıktı. Darbeden 1 hafta sonra Ermenistan’a (23 Ağustos 1990) ve Gürcistan’a (9 Nisan 1991) ilaveten 24-27 Ağustos 1991 tarihleri arasında Ukrayna, Beyaz Rusya, Estonya,Letonya, Litvanya ve Moldavya Azerbaycan (30 Ağustos); Özbekistan, Kırgızistan (31 Ağustos); Tacikistan (9 Eylül); Türkmenistan (27 Ekim) bağımsızlık ilan ettiler. Bağımsızlık hareketlerinin böylece önüne geçilmez bir hal alması ve tüm federe cumhuriyetlere yayılması karşısında Beyaz Rusya’nın insiyatifiyle 8 Aralık tarihinde üç Slav ülkesi; Rusya Federasyonu, Ukrayna ve Beyaz Rusya, SSCB’nin uluslar arası hukuka tabi bir siyasi birlik ve jeopolitik varlık olarak mevcudiyetine son verildiğini ve yerine Bağımsız Devletler Topluluğu’nun (BDT) kurulduğunu açıkladılar. 14 Aralık tarihinde de Kazakistan bağımsızlığını ilan etti. Böylece, SSCB’nin işgal ettiği coğrafi bölgede 15 bağımsız devletin ortaya çıkmasıyla mevcut jeopolitik düzen de yıkıldı ve yeni ilişkiler dokusu örülmeye başladı. Merkezde süper güç varisi Rusya ve etrafında diğer bağımsız ülkeler olmak üzere birbirlerinden farklı yeni stratejik ilişkiler ortaya çıktı. TÜRKİYE’NİN ORTA ASYA İLE İLİŞKİLERİ Sovyetler Birliği’nin çöküşü, Türkiye’de gözlerin Doğu’ya Orta Asya’ya çevrilmesini sağladı. Balkan yarımadası ikinci bir ilgi alanını oluşturdu. Zamanın Cumhurbaşkanı Turgut Özal şöyle söylüyordu: “...Şimdi Türkiye’nin önünde çok önemli bir imkan, kapı açıldı. Balkanlar’dan ta Orta Asya’ya kadar Türk Cumhuriyetleri’nin bütün cumhurbaşkanları Cumhuriyet Bayramı’nda Ankara’ya geliyor. ...Bu bizim için de onlar için de çok önemli bir fırsat. ...Bu tarihi bir fırsattır. Bundan kaçamayız. ... Ve 21. asır Türkiye’nin ve Türklerin asrı olmalıdır.” (16 Ekim 1992). Yine zamanın başbakanı Süleyman Demirel de bir basın toplantısında benzer görüşleri dile getirmekteydi: “... Türkiye Adriyatik’ten Çin’e kadar doğmakta olan yeni bir dünyada yaklaşık 600 milyonun yaşadığı Avrasya bölgesinde, bu bölgenin en istikrarlı ve model olarak alınan ülkesi olmuştur...”1 (5 Nisan 1993). Türkiye’nin çok büyük beklentilerle yöneldiği Avrasya’da umduğunu bulamadığını kabul etmek gerekir. Bu düş kırıklığının başlıca sebebi Kafkasya ve Orta Asya’da birdenbire ortaya çıkan cumhuriyetler hakkında hiçbir bilgi birikiminin olmayışıdır. Bu bölgelere Türkiye hep bir SSCB ülkesi olarak bakmış, kültürel olarak ilgilenmek isteyenler bile değişik ithamlara maruz kalmıştır. Orta Asya Türklerin ata yurdudur, oralardan göç edilmiş ve irtibat kesilmiştir. Geride kalanların durumu Türkiye için merak konusu dahi olmamıştır. Mevcut olan sadece bazı romantik duygulardı. Bilgi olmayınca ilgi de temelden yoksun olacaktı. Rusya Federasyonu’nun bölgeden elini çekmeyişi, Orta Asya cumhuriyetlerinde görülen yönetim zafiyeti ve siyasi yönelim noksanlığı, Türkiye’nin bu ülkelerle ilişkilerini beklenen seviyede yürütememesinin diğer sebepleridir. RUSYA FEDERASYONU’NUN TANITILMASI (2000 Yılı ) Resmi Adı: Rusya Federasyonu Başkent: Moskova Başkent Nüfusu: 8.630.000 Coğrafi Yeri: Asya-Avrupa Yüzölçümü: 17.075.200 km2 Karasuları: 12 Mil Denizler: Barents Denizi, Beyaz Deniz, Karsk Denizi, Laptevlen Denizi, Doğu Sibirya Denizi, Çukotka Denizi, Bering Denizi, Ohotsk Denizi, Baltık Denizi, Karadeniz, Japon Denizi, Hazar Denizi Kara Sınırları: 19.971 km Deniz Sınırları: 37.673 km Önemli Kentleri: Moskova, St. Petersburg, Vladivostok, Kazan, Ufa, Yekaterinburg İklim: Coğrafi büyüklük sebebiyle değişiklik göstermekte; Avrupa Rusyası’nda ve ülkenin güneyinde step iklimi hüküm sürerken, kuzeyde tundra iklimine dönüştürmektedir. Kışları Karadeniz’e yakın bölgelerde ılıman bir hava görülürken, Sibirya Bölgesi’nde don ve buz ile karşılaşılır. Yazları steplerde sıcak bir hava yaşanırken, Arktik kıyılarında çok soğuk bir havaya tanık olunur. Arazi Şekilleri: Uralların batısında geniş ovalar; Sibirya bölgesinde büyük ormanlık alanlar ve tundra; güneydeki sınır bölgelerinde dağlar yer almaktadır. Doğal Kaynaklar: Rusya Federasyonu toprakları, doğal kaynaklar bakımından çok zengindir. Ancak iklim koşulları ve toprak özellikleri bunların çıkarılması konusunda zorluklar yaratmaktadır. Doğal kaynakları içerisinde en göze çarpanları petrol, doğalgaz, kömür, kereste ve birçok stratejik öneme haiz minerallerdir. Toprak Kullanımı: %8 Sürekli Ekilen Toprakların Oranı: %0 Otlak-Meraların Oranı: %4 Ormanlık ve Ağaçlık Alanın Oranı: %46 Diğer Topraklar: %42 Sulanabilen Arazi: 40.000 km2







  3. 3
    Gülcan
    Usta Üye
    Doğal Afetler: Sibirya’daki buzlanma ekonomik gelişme için önemli bir handikap teşkil etmektedir. Ayrıca Kamçatka Yarımadsı’ndaki volkanlar ve depremler bir başka sorundur. Çevre Sorunları: Endüstrileşmenin sebebiyet verdiği hava kirliliği ve birçok bölgede tanık olunan erozyon önemli bir sorundur. Benzer bir biçimde, ülkedeki akarsular da kirlilikten önemli ölçüde etkilenmektedir. Ormanlık alanlar hızla yok olmaktadır. Tarımda kullanılan bazı kimyevi maddeler toprağın verimliliğini ortadan kaldırmaktadır. Bazı şehirlerde kömürle çalışan elektrik santralleri ve ulaşımdaki altyapı yetersizliğinin doğurduğu sorunlar henüz aşılmamıştır. Nadiren radyoaktif kirlenmeden de söz edilebilir. Toplam Nüfus: 146.300.000 (1999) Toplam Kadın Sayısı: 78.700.000 Toplam Erkek Sayısı: 68.600.000 Nüfusun Yaş Özellikleri (2000 Yılı) 0-14 Yaş Arası: %18 15-64 Yaş Arası: %69 65 Yaş ve Üstü: %13 Doğum Oranı: 9.02 doğum/1000 kişi Ölüm Oranı: 13.8 ölüm/1000 kişi Bebek Ölüm Oranı: 20.33 ölüm/1000 kişi Ortalama Yaşam Uzunluğu:67.19 Erkekler İçin Ortalama Yaşam Uzunluğu: 61.95 Kadınlar İçin Ortalama Yaşam Uzunluğu: 72.69 Ortalama Doğurganlık Oranı: 1.25 çocuk/kadın Çalışan Nüfus ve Sektörel Dağılımı: 66 milyon kişi; tarım sektörü %15, endüstri sektörü %30, hizmetler sektörü %55 Net Göç Oranı: 1.02 göçmen/1000 kişi Dinler: Ortodoks, İslam, diğerleri Resmi Dil: Rusça Diğer Diller: Rusya Federasyonu toplam 21 etnik cumhuriyetten oluşmaktadır. Bu cumhuriyetlerin anayasalarında cumhuriyete adını veren halkın kendi öz dili o cumhuriyetin resmi dili kabul edilmektedir. Ayrıca etnik kimliğe dayalı 10 idari yapıda da benzer bir uygulama görülmektedir. Bunun yanı sıra birçok etnik azınlığa da kendi dillerinde eğitim ve öğrenim hakkı tanınmıştır. Ancak nüfus oranı açısından başta Tatarca olmak üzere Türk dilleri ve lehçeleri, ülkede Rusça’dan sonra en fazla kullanılan dillerdendir. Etnik Dağılım: %81.5 Rus, %3.8 Tatar, %3 Ukraynalı, %1.2 Çuvaş, %0.9 Başkurt, %0.8 Beyaz Rus, %0.7 Moldovalı ve %8.1 diğerleri Genel Nüfus İçin Okuma-Yazma Oranı: %98 Kadınlar İçin Okuma-Yazma Oranı: %97 Erkekler İçin Okuma-Yazma Oranı: %100 İlkokul-Ortaokul Sayısı: 69.000 (98-99) (Rusya’da 11 yıl kesintisiz eğitim verilmektedir.) Sanat ve Fen Okullarının Sayısı: 2584 Üniversiteler: 914 (98-99) Önemli Üniversiteler: Moskova Üniversitesi, St. Petersburg Üniversitesi Hastane Sayısı: 11.100 Doktor Sayısı: 679.800 Diş Doktoru Sayısı: 54.400 Bayrak: Üstten alta beyaz, mavi ve kırmızı renkten oluşan üç yatay bant Devlet Forsu: Çift başlı Bizans kartalı Milli Semboller: Bayrak, devlet forsu ve milli marş, milli semboller olarak kabul edilmektedir. Yönetim Biçimi: Federe cumhuriyet Hükümet Şekli: Bakanlık sistemi Egemenlik İlanı Tarihi: 20 Haziran 1990 Bağımsızlık İlanı Tarihi: 24 Ağustos 1991 İdari Yapı: 89 idari birim: 2 federal şehir, 16 cumhuriyet, 5 otonom bölge, 10 milli bölge ve 49 bölge Milli Gün: Bağımsızlık Günü Resmi Tatil Günleri: 1 Ocak - Yıl başı, 7 Ocak – Noel (Ortodoks), 8 Mart – Uluslararası Kadınlar Günü, 1 Mayıs – Uluslararası Emek Bayramı, 2 Mayıs – İlkbahar günü, 9 Mayıs – Zafer Günü, 12 Haziran – Bağımsızlık Günü, 7 Kasım – Devrim Günü, 12 Aralık – Anayasa Günü Oy Verme Yaşı: 18 Anayasa Kabul Günü: 12 Aralık 1993 Seçmen Sayısı: 109.372.046 Yasama: Rusya Parlamentosu iki ayrı organdan oluşmaktadır: Federal Konsey ve Duma. 178 sandalye sayısından oluşan Federal Konsey’in üyeleri Rusya Federasyonu’ndaki toplam 89 idari birimin yöneticilerinden seçilmektedir. Devlet Duma’sı, seçimlerin, yarısının ulusal parti listelerinden diğer yarısının da bölgelerden seçildiği bir sistemle düzenlenmekte ve toplam 450 sandalyeden oluşmaktadır. Yargı: Anayasa Mahkemesi’ne üyeler başkanın tavsiyesiyle Federal Konsey tarafından seçilmektedir. Aynı işlem diğer yüksek mahkemeler için de geçerlidir. GSMH: 332.5 milyar dolar Kişi Başına Düşen Milli Gelir: 2.270 dolar Ekonominin Büyüme Oranı: %5.80 Para Birimi: Ruble Kur Oranları: 1 ABD Doları = 27.5 ruble (1 Ocak 2000) Tarımsal Üretimin Dağılımı (Aksi belirtilmedikçe milyon ton olarak) Ekincilik: İşlenmiş tahıl 41.9; şeker pancarı 10; ayçiçeği tohumu 2.5; keten 30.000 ton; patates 2.2; sebzeler 1.8 Hayvancılık: Et 4.7; süt 16.9; yumurta 22.5 milyar ton; yün 20.000 ton Hayvan Sayısı: Büyük baş 28.5; koyun ve keçi 15.6; domuz 17.2 Madenler: Rusya’da belli başlı bütün madenler (demir ve demir dışı metaller, kömür) çıkarılmaktadır. Sanayi: Silah, uçak, gemi, uzay sanayi, tarım makineleri üretimi, telekomünikasyon ve ulaşım araçları, tıbbi ve bilimsel cihazlar, gıda, ev aletleri, tekstil ve el sanatları Elektrik Üretimi: 771.947 milyar kWh (1998) Elektrik Tüketimi: 702.711 milyar kWh (1998) Ekonominin Sektörel Dağılımı: Tarım %8.4, endüstri %38.5, hizmet %53.1 Yabancı Sermaye Oranı: ABD %36, Kıbrıs %21, Almanya %8, İngiltere %6, Hollanda %5, İsviçre %2, Finlandiya %2, İsveç %2, Avusturya %1, Fransa %1, İtalya %1, Japonya %1 İşsizlik Oranı: %12.4 (1999 yılı itibariule) Ancak ülkedeki gizli işsizlik oranının sanılandan çok daha yüksek olduğu iddia edilmektedir. İhracat: 75.4 milyar dolar (1999) İhracat Ürünleri: Petrol ve petrol ürünleri, doğalgaz, kereste ve kereste yan ürünleri, metaller, kimyevi maddeler, silah vs İhracat Yapılan Ülkeler: Ukrayna, Almanya, ABD, Beyaz Rusya, Çin ve diğer Batı Avrupa ülkeleri ile gelişmekte olan ülkeler İthalat: 48.2 milyar dolar (1999) İthalat Yapılan Ülkeler: Almanya, Beyaz Rusya, Ukrayna, ABD, Kazakistan, İtalya, Japonya ve bazı az gelişmiş ülkeler İthalat Ürünleri: Makine ve bazı cihazlar, tüketici maddeleri, ilaç ve tıbbi maddeler, et, buğday, şeker Dış Borç: 164.851 milyon dolar Üye Olunan Önemli Uluslararası Kuruluşlar: BM, BM Güvenlik Konseyi, BDT, AGİT, Rusya ayrıca birçok global ve bölgesel ekonomik ve sosyal örgütte ya üyedir ya da gözlemci üyelik gibi farklı statülere haizdir. Telefon Abonesi Sayısı: 22.400.000 (100 aileden 43’ü) Cep Telefonu Abone Sayısı: 645.000 Demiryolları: 148.000 km Karayolları: 916.000 km Ham Petrol Boru Hatları: 47.000 km Petrol Ürünleri Boru Hatları: 15.000 km Doğalgaz Boru Hatları: 152.000 km Limanlar: Arhangelsk, Astrahan, Kaliningrad, Kazan Habarovsk, Holmsk, Krasnoyarsk, Moskova, Murmansk, Nahodka, Nevelsk, Novorossiysk, Kamçatka, St. Petersburg, Rostov, Soçi, Tuapse, Vladivostok, Volgograd, Vostoçniy, Vyborg Su Yolları: 1998 yılları itibarıyla Rusya’daki su yollarının uzunluğunun yaklaşık 89.000 km olduğu tahmin edilmektedir. Ülkedeki nehirlerin birbirlerine uzanan kollarının yanı sıra, Sovyet özellikle de Stalin döneminde rejim muhaliflerinin zorla çalıştırılmasıyla açılan kanallar su yollarının bir ağ gibi ülkeye yayılmasını kolaylaştırmıştır. Havaalanları: 2.517 (1994) Askerlik Yükümlülüğü: 18 Karadan Karaya Füze: 200 adet Nükleer Sualtı Gemileri: 19 adet Konvansiyonel Sualtı Gemileri: 43 adet Deniz Kuvvetleri Üsleri Tesisleri: Kola Peninsula, Sevastopol, Severadovinsk, Kronstadt, Baltiysk, Temryuk, Novorossiysk, Astrakhan, Vladivostok, Petropavlovsk, Kamchatskiy, Magadan, Sovetskaya, Gavan, Fokino Deniz Kuvvet Limanları: Kola Peninsula, Sevastopol, Severadovinsk, Kronstadt, Baltiysk, Temryuk, Novorossiysk, Astrakhan, Vladivostok, Petropavlovsk, Kamchatskiy, Magadan, Sovetskaya, Gavan, Fokino Radarlar: 21 TÜRK-RUS İLİŞKİLERİNDEKİ GELİŞMELER (91-94) Türk-Rus ilişkileri İkinci Dünya Savaşı sonundan 1980’li yılların ikinci yarısına dek yaklaşık 40 yıl Doğu ile Batı arasındaki ‘Soğuk Savaş’ın etkisi altında kalmıştı. Bu dönemde Ankara Sovyetler Birliği’ni potansiyel bir tehlike olarak, Moskova da Türkiye’yi NATO’nun, daha doğrusu ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı ileri karakolu gibi görmüştü. Gorbaçev döneminde (1985-1991) yumuşamanın inandırıcı nitelik kazanarak, gerçek ‘detant’a dönüştüğü bir sırada, 1989’da komünizmin çökmesi ve 1990-1991 yıllarında Avrupa’da komünist blokun, arkasından da Sovyetler Birliği'nin dağılması insanlığa ‘yeni bir dünya’ umudunu vermişti. Bu beklenmeyen değişim Türkiye bakımından tarihsel bir dönüm noktasıydı. Bu değişim tarihte 12 kez savaştığı Rusya ile sürekli bir barış ve işbirliği döneminin başlangıcı olabilirdi. Türk-Sovyet ve Türk-Rus Dostluk ve İşbirliği Anlaşmaları Değişimin Türk-Sovyet ilişkileri bakımından ilk olumlu göstergesi iki tarafın devlet başkanları Özal ve Gorbaçev tarafından 5 Mart 1991’de Moskova’da imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği arasında Dostluk, İyi Komşuluk ve İşbirliği Antlaşması” olmuştu. Sovyetler Birliği’nin, 1991 yılı sonunda dağılması üzerine 25 Mayıs 1992’de Başbakan Demirel ile Yeltsin Moskova’da “Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu arasındaki ilişkilerin esasları” konusunda yeni bir antlaşma imzalamışlardı. Her iki antlaşma, Birleşmiş Milletler, AGİK ve Soğuk Savaşın sonunu simgeleyen 1990 Paris Yasası’nın ilkeleri çerçevesinde kaleme alınmıştı. İki dost devletin birbirlerinin toprak bütünlüğüne ve siyasal bağımsızlıklarına saygı göstermesi; bölgesel konularda danışmalarda bulunulması; hatta askersel konularda temaslara girişmesi; ekonomik ve kültürel vb. konularda en geniş biçimde işbirliği yapması; teröre karşı birlikte hareket etmesi isteniyordu. Birinci Antlaşmanın 16 ve 17. maddelerinde, Türkiye ile Sovyetler Birliği’ni oluştururken Federe Cumhuriyetler –ki bunlar içinde beş Türk ülkesi de vardı- arasındaki ilişkilerin ve 1990 Ekimi’nde yapılmış olan Kültür İşbirliği Antlaşması çerçevesinde de kültür işbirliğinin geliştirilmesi öngörülmüştü. Bununla birlikte, 1991 anlaşmasındaki 16. ve 17. maddeler yerine, 1992’de yeni antlaşma imzalandığı sırada yayımlanan Ortak Bildiride, Demirel ve Yeltsin’in “Türkiye ve Rusya’nın, başta Orta Asya ülkeleri olmak üzere, BDT devletleriyle olan ilişkilerinde ortak yaklaşımları paylaştıklarını memnuniyetle kaydettikleri ve BDT ülkelerinin ekonomik ve sosyal gelişmelerine katkıda bulunma ve birlikte hareket etme konusundaki dileklerini dile getirdikleri” belirtilmişti. Gorbaçev zamanında Sovyetler Birliği’nin Türkiye ile Birliğe bağlı cumhuriyetler arasındaki ilişkilerin geliştirilmesini özendirmek istemesi ilginç bir iyi niyet ve güvenin göstergesiydi. Bu cumhuriyetler bağımsız devletler durumuna gelince, yeni Rusya Federasyonu’nun Türkiye ile onlar arasındaki ilişkilerin gelişmesini doğal görmesi beklenirdi. Nitekim Türkiye Dışişleri Bakanı Çetin 1992 Ocak ayında Moskova’da Rus meslektaşı Kozirev ile görüşmesi böyle bir hava içinde geçmiş, Türk-Rus dostluğunun önemi vurgulanmış, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Dağlık Karabağ sorunu Rus meslektaşıyla anlayışlı yaklaşımla ele alınmıştı. Bu arada Türkiye’nin ortaya attığı Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü kurulması girişimi Rusya tarafından olumlu karşılanmış ve 25 Haziran 1992’de altı Karadeniz devleti ile birlikte, Azerbaycan, Ermenistan, Yunanistan ve Arnavutluk arasında İstanbul’da imzalanan bir deklarasyon ile örgütün temeli atılmıştı. İstanbul toplantısında, öbür devlet başkanları gibi Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Yeltsin de hazır bulunmuştu. Türkiye ve Rusya, bu olumlu atmosfer içinde, dostluk antlaşmasından başka, çeşitli alanlarda bir dizi bağıt imzalamıştı. Bunlar 12 Mart 1992’de Ankara’da ulaştırma alanında işbirliği (demiryolu, İstanbul metro projesi, limanlar vb.) için bir protokol; ticari, ekonomik, bilimsel ve teknik konularda bir antlaşma ve çifte vergilendirmeyi önlemek için bir ikinci anlaşması olmuştur. Öte yandan, iki tarafın içişleri bakanları 30 Ekim 1992 günü Moskova’da terör, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, gizlice sınır geçişleri ve organize suçlar konusunda güvenlik anlaşması; ayrıca tarafların vatandaşları ile tüzel kişilerin birbirinin ülkesindeki tutum ve davranışları ile (zararlı hareketler, yaşam, yasak ve gizli işler, suçlar, uyuşturucu vb., kültürel ve tarihi eserlerin korunması, bilimsel ve teknik bilgi verişimi, spor ve kültürel etkinlikler vb.) ilgili konularda işbirliği anlaşması imzalamışlardı.







  4. 4
    Gülcan
    Usta Üye
    Bu bağıtların için kuşkusuz en önemlisi ilk kez bir güvenlik antlaşması yapılmış olmasıydı. Bu olgu, Rusya’nın iç güvenlik alanında Türkiye ile işbirliği araması, uzun yıllar Türkiye’ye karşı doğrudan, ya da Bulgaristan ve Suriye gibi peyk devletler aracılığı ile giriştiği yıkıcı eylemlere son vermek istediği ve kendisinin de bu gibi eylemlerden kaygı duyduğu izlenimini veriyordu. Herhalde Türkiye, Rusya’nın örneğin Ermeniler’in ve Kürtler’in yıkıcı eylemlerini özendirmemesi ve korunmamasını, bir anlaşmaya dayanarak, istemek durumuna girmiş oluyordu. İşte Rusya, Türkiye ile işbirliğini her alana yaymak istediği bir sıradır ki, Türk-Rus ilişkilerinin 500. yılının (ki pek önemli olmayan ticari bir ilişki başlangıcını simgeliyordu) kutlamasını önerince, 12-14 Aralık 1992’de Ankara’da Tarihi Kurumu bir seminer düzenlemişti. ÇEÇENİSTAN SAVAŞI’NIN TÜRK-RUS İLİŞKİLERİNE ETKİSİ 1994 yıllarının sonunda çıkan Çeçenistan Savaşı, Türk-Rus siyasal ilişkilerini olumsuz yönde etkilemiştir. Kuzey Kafkasya’da yaşayan Çeçenler öteden beri Ruslarla anlaşamayan, savaşçı, 1.2 milyonluk bir Müslüman topluluğudur. Rusya Federasyonu içinde 89 etnik özerk cumhuriyetten biri olan Çeçenistan, Sovyetler Birliği dağılmaya yüz tutarken, Ağustos 1991’de bağımsızlığını ilan etmiş ve General Dudayev liderliğinde silahlanmaya ve örgütlenmeye başlamıştı. Gorbaçev ve sonra Yeltsin, federasyon içinde çıkan bu ilk bağımsızlık hareketinin hemen üstüne gitmek istememişlerdi. Ancak ayrılış kesinleşmeye yüz tutunca ve Dudayev bir uzlaşmaya yanaşmayınca, Rus Ordusu 11 Aralık 1994’te Çeçenistan’ın merkezi Grozni’ye yürümüştü. Çeçenler Rus tanklarına karşı koyunca, Rus uçakları Grozni ve civarında bombardımana başlamış, bu da Batı’da, İslam dünyasında ve Türkiye’de, hatta bizzat Rusya’da tepkiler uyandırmıştır. Rus Ordusu ancak 2 ay sonra Grozni’de kontrolü ele alabilmişse de, Çeçen güçleri dağlık bölgelere çekilip yeni çarpışmalara hazırlanmaya başlamıştır. ABD yönetimi ve başlıca Batı devletleri Ruslar’ın bu davranışını kınamakla birlikte, sorunun Rusya Federasyonu’nun iç işi olduğu gerekçesiyle, ona karşı ambargo, parasal yardımı kesme gibi bir yaptırımı düşünmemişti. Ne var ki, Batı medyasının Rusya’yı sürekli biçimde eleştirmesi ve onu demokrasiyi bırakıp emperyalizme dönmek istidadında bir devlet olarak nitelendirilmesi Rus kamuoyunu etkiliyordu. Buna karşın, Moskova, böyle bir ayaklanmanın Rusya’daki öbür özerk cumhuriyetlere de örnek olabileceği, ayrıca Azerbaycan ve Kafkasya petrollerini Novorosiisk limanına taşıyan petrol boru hattı üzerinde bulunması gerekçesiyle, zaman yitirmeden ayaklanmayı bastırmakta kararlı görünüyordu. Dışişleri Bakanı Kozirev’in 1995 Ocak ayında Cenevre’de Amerikalı meslektaşı Christopher ile yaptığı görüşmede, sorunu barışçı yoldan ve demokratik biçimde çözeceklerini vaad etmesi biraz umut yaratmıştı. Ancak anlaşma görüşmelerini Dudayev’in muarızlarıyla yapmak isteyecekleri de çok geçmeden anlaşılacaktı. Her ne olursa olsun, Çeçenistan Savaş’ı, Rusya Federasyonu’nun Bağımsız Devletler Topluluğu üzerindeki etkinliğini de sarsacaktı. Bunun göstergesi, 10 Şubat 1995’te Kazakistan’ın Başkenti Alma Ata’da BDT’nin doruk toplantısında, Yeltsin’in “Ortak Hava Savunma Sistemi” ve “Birleşik Sınır Koruma Komutanlığı” kurulması yolunda daha önce aynı istikamette yapılan önerinin bu kere itirazlarla karşılanmış olmasıdır. Toplantıda, BDT’nin 12 üyesinin “barış ve istikrarı teşvik etmeyi kararlaştırdıkları” gibi bir ibare ile zevahir kurtarılmak istenmiştir. Çeçenistan Savaşı’nın Türkiye’deki yankıları ve hükümetin bu soruna yaklaşımına gelince: Medya, İslamcı basın dışında, olaya ölçülü bir tepki göstermişti. Ülkede yaşayan ve sayıları 20-30 bin olduğu tahmin edilen Çeçen kökenli yurttaşlarımız ve onları destekleyen öbür Kafkas Kökenli Türklerin küçük bölümü sert tepki göstermiş, birkaç gösteri düzenlemiş, ama pek etkili olamamıştır. Hükümetin ölçülü tutumunun nedeni, bir yandan Rusya ile bir gerginlik yaratmak istemeyişinden, öte yandan Güneydoğu’da PKK’nın önayak olduğu hareket gibi, Çeçenistan ayaklanmasını da devletin bir iç sorunu olarak algılamak istemesinden kaynaklandığı anlaşılıyordu. Gerçi iki olay arasında farklılık vardı: PKK bir terör örgütü idi. Başlıca Batı devletleri bunu böyle kabul etmişti. Merkezi dışarıda idi. Suriye, Yunanistan gibi devletlerden destek alıyordu. Güneydoğu’da Kürt halkının çoğunluğu PKK’yı desteklemiyordu. Oysa Çeçenistan’da halk bu ayaklanmada birlik olmuştu, dışardan yardım ve tahrik yoktu. İşte bu düşüncelerledir ki, 18 Aralık 1994’te, Dışişleri Bakanlığı yaptığı bir açıklamada, “Kafkasya bölgesinde barış ve istikrarın bölge devletlerinin toprak bütünlüğü çerçevesinde sağlanması ve korunmasını, dış politikasının öncelikli hedefleri arasında değerlendirilen Türkiye’nin, Çeçenistan’daki anlaşmazlıkla ilgili olarak, uluslar arası planda kaygılarını hükümet düzeyinde açıklayan ve tüm ilgililerini itidale ve soruna barışçı çözüm aramaya davet eden ülke olduğu, gelişmelerin seyri Türkiye’nin kaygılarının ne denli haklı olduğunu gösterdiği” belirtilmiştir. Dudayev’in Cumhurbaşkanı Demirel’e bir mesaj göndererek çatışmaların durdurulmasına yardımcı olmasını istemesi üzerine, Demirel hemen Yeltsin’e 17 Aralık’ta bir mesaj yollayarak, sorunun Rusya’nın toprak bütünlüğü korunarak, barışçı yoldan çözümü için bir an önce ateşkesin sağlanması gerektiğine inandığını; Türk Hükümeti’nin bir arabuluculuk düşünmemekle birlikte, barışçı çözüm için görüşmelerin Türkiye’de yapılabileceğini bildirmiştir. Başbakan Çiller de Rusya Başbakanı Çernomirdin’e aynı çerçevede bir mesaj göndermiştir. Yeltsin Demirel’e iki hafta sonra yanıt vererek, Çeçenistan’da Rus askeri müdahalesinin dinsel ya da etnik nedenlere dayanmadığını, Dudayev’in ayrılıkçı bir hareket başlattığını, dolayısıyla bu işin Rusya’nın bir iç sorunu olduğunu, toprak bütünlüğünün korunmasının ve bölücülüğün önüne geçilmesinin Türkiye için de güncel bir konu oluşturduğunu, bu gibi iç sorunlara karışılamayacağını belirtmiş ve Dudayev yanlısı bazı yabancı gönüllülerin (burada Türkler de kastedilmiş olabilir) Çeçenistan’a geldiğini, çatışmalarda sivil halkın zarar görmemesi için bombardımanı durdurduğunu (ki bu yeniden başlayacaktı), Demirel’in sorunu toprak bütünlüğü çerçevesinde çözüme kavuşturulması yolundaki dileğini takdirle karşıladığını bildirmiştir. Bu arada gerek Ankara’daki Rus Büyükelçisi’nin Türk Dışişleri Bakanlığı ile, gerek Moskova’da Dışişleri Bakan Yardımcılarından Çerçinev’in Türkiye Büyükelçisi ile yaptığı temaslar, Türkiye’nin konuya fazla karışmasını Moskova’nın iyi gözle görmediği izlenimini veriyordu. Dolayısıyla Türkiye’nin etkinliği Çeçenlere moral ve insancıl yardım gönderilmesiyle sınırlı kalacaktı. Şurası bir gerçek idi ki, Rusya’nın Türkiye’ye karşı Kürt kozunu oynama hevesi Çeçenistan Savaşı’ndan sonra artmaya başlamıştır. Nitekim Rusya İçişleri Bakanlığı, 21 ocak 1995’te Türkiye İçişleri Bakanı Nahit Menteşe’nin iç güvenlik sorunlarını konuşmak üzere Moskova’ya gelişinden bir gün önce, PKK’nın yasal bir örgüt olduğunu ve örgütün 25 Ocak 1995’te Moskova’da kurulan “Kürt Evi”nin yasalar çerçevesinde çalışacağını açıklaması Ankara’da kaygı ile karşılanmıştı. Gerçi o sırada Moskova’ya gelen DEP eski milletvekili A. Yiğit ile Yüksekova Belediye Başkanı Buldan’ın PKK lideri Öcalan için Rus vizesi istemini İçişleri Bakanı Victor Yerin reddetmişti. Ama bu iki Kürt kökenli Türk’ün Rus Parlamenterleriyle “Kürt Evi”nde görüşmeler yapması ve Rusya’da “Sürgündeki Kürdistan Parlamentosu” kurulmasını istemesi karşısında hükümetin tutumunun ne olacağı belli değildi. İçişleri Bakanı N. Menteşe’nin Moskova ziyareti sırasında, Rus İçişleri Bakanlığı, bölücü terör örgütü PKK’nın Rusya’da yasal sayıldığı iddialarını reddetmişti. Bu konuda Menteşe’ye güvence verilmişti. İki İçişleri Bakanı tarafından 25 Ocak’ta imzalanan protokolde “tarafların ikili ilişkilerinde terör örgütlerinin faaliyetlerine karşı önlem alacağı ve bu konuda bilgi alışverişinde bulunacağı” belirtilmişti. Aslında Türkiye ile Rusya arasında 30 Ekim 1992’de Moskova’da tarafların İçişleri Bakanları’nca imzalanan Güvenlik Anlaşması, PKK’yı ayrıca belirtmiş olmasa da, bu gibi terör faaliyetlerinin önlenmesini gerektirici nitelikteydi. Ne var ki, Menteşe’nin dönüşünden bir hafta sonra, Rusya İçişleri Bakanlığı PKK’nın çalışmalarının durdurulması ve “Kürt Evi”nin kapatılması için bir önlem alınmasının düşünülmediğini açıklamıştır. Bu cevap evvelce verilmiş bir sözden vazgeçmek gibi telakki edilebilirse de aslında bunu böyle durumlarda uygulanan geleneksel Sovyet taktikleri çerçevesinde mütala etmek lazımdır. Bu örnek de gösteriyor ki, Ruslar Sovyetler’den devralınan taktikleri muhafaza etmektedirler. Sovyetler Birliği döneminde ve anlaşıldığına göre halen Rusya’da izlenen taktik budur. Eğer bir ülkenin onaylanmayan bir davranışına karşı mukabelede bulunmak veya tepki göstermek gerekir ve bunun devleti angaje edecek şekilde resmen yapılması sakıncalı görülürse, devreye, fiiliyatta devlet emrinde çalışan, fakat görünümde bağımsız ve gayri resmi kuruluşlar olan çeşitli enstitü veya dernekler sokulur. Bu yöntem, şikayet halinde, “bizim devlet olarak bir ilgimiz yok” şeklinde bir cevap vermek imkanını sağlar. Çeçenistan konusunda izlediğimiz veya benzeri durumlarda izleyeceğimizden endişe ettikleri politikamıza karşı, Moskova’daki “Kürt Evi” konusunu bir koz olarak kullanmak istedikleri, İçişleri Bakanı N. Menteşe’nin Moskova ziyareti sırasında bu konuyu ortaya atması üzerine, Ruslar’ın izledikleri yoldan anlaşılmaktadır. İçişleri Bakanı Menteşe’ye verdikleri, “PKK’nın Moskova’daki bürosu veya bu gibi Kürt faaliyetleriyle devlet olarak hiçbir ilişkimiz yoktur.” Cevabı, hukuken doğrudur. Çünkü bu hususta devlet devre içinde değildir. Ancak fiiliyatta, bu sözde, gayrı resmi kuruluşlar devletin açıktan yapar görünmek istemediklerini yapmaktadır anlamı mevcuttur. Bu vesile ile şu noktaya da temas etmekte yarar vardır: Rusya içinde olup bitene karşı gösterdiğimiz tepkilerde çift standart görünümü vermemeye ve çelişkiye düşmemeye özen göstermek, alacağımız tutumlardaki tutarlılığı muhafaza etmek açısından önem arz etmektedir. Rusya’nın dış politikada sık sık çelişkiler içine düştüğü, özellikle Kozirev’in bu yolda bir çok zigzaglar yaptığı bilinmektedir. Ancak, tarihinde her zaman elinde birtakım kozlar tutmak geleneğine sahip bir imparatorluğun bugünkü varislerinin de aynı çizgiyi izlemeleri ilginçtir. Öyle görünüyor ki, Rusya, Çeçen olayı 13 Şubat 1995’te yapılan ilk ateşkes anlaşmasından sonra sona erse de, Rusya Federasyonu içindeki Türkler ve Müslümanların, hatta bağımsız Türk Cumhuriyetleri’ndeki Türkler’in kendilerine karşı yöneltilebilecekleri hareketlerin Türkiye’deki tepkilerine karşı PKK’yı bir koz olarak tutacaklardır. RUSYA FEDERASYONU’NUN DIŞ POLİTİKA KONSEPTİ Rusya Federasyonu’nun dış politika konsepti Rusya’nın dış politika faaliyetlerine rehberlik eden somut bir fikirler sistemidir. Bu konseptin yasal çerçevesini, Rusya Federasyonu’nun anayasası, federal kanunları, dış politika alanındaki faaliyetleri düzenleyen diğer federal mevzuatı, devletlerarası hukukun evrensel olarak kabul edilmiş olan norm ve ilkeleri, Rusya Federasyonu’nun uluslararası antlaşmaları ve ayrıca 10 Ocak 2000 yılında Rusya Federasyonu Devlet Başkanı tarafından imzalanarak yürürlüğe giren Milli Güvenlik Konsepti oluşturmaktadır. 21. yüzyılın başlangıcındaki uluslararası durum, Rusya Federasyonu’nun çevresindeki durumu, Rusya’nın dış politika önceliklerini ve bu politikayı destekleyen mevcut kaynakları yeniden düşünmeyi gerektirmektedir. Rusya Federasyonu’nun uluslararası pozisyonunda belirli bazı kuvvetlenmelerin yanı sıra bazı olumsuz eğilimler de kendisini göstermektedir. 23 Nisan 1993 tarihinde Rusya Federasyonu Devlet Başkanı tarafından imzalanarak 284 sayılı direktifle yürürlüğe giren Rusya Federasyonu’nun Dış Politika Konsepti’nin temel maddelerinde ortaya konulan Rusya ile dış dünya arasındaki karşılıklı fayda ve eşitlik ilkesine dayalı işbirliği ve ilişkilerin oluşması hakkındaki yeni beklentiler gerçekleşmemiştir. Rus dış politikasının başlıca önceliği ferdin, toplumun ve devletin menfaatlerini korumaktır. Bu çerçeve içinde gayretler aşağıdaki hedeflerin elde edilmesine yöneltilecektir: • Modern dünyanın etkili bir merkezi ve büyük bir gücü olarak Rusya Federasyonu’nun bütün menfaatlerini karşılayacak şekilde toprak bütünlüğünün ve muteber mevkiinin, egemenliğinin muhafazasının ve güçlendirilmesinin ve güvenliğinin temin edilmesi; • İstikrarlı, adil ve demokratik bir dünya düzeninin oluşturulması maksadıyla, devletlerarasındaki ilişkilerde eşitlik ilkesine ve Birleşmiş Milletler Antlaşması’nda zikredilen hedef ve prensipler başta olmak üzere devletlerarası hukukun evrensel olarak kabul edilmiş normlarına uyarak dünya olaylarının etkilenmesi; • Rusya’nın ileriye doğru gelişmesi, ekonomik olarak kalkınması, hayat standartlarının yükseltilmesi, demokratik değişimini başarıyla uygulaması, anayasal düzenin temellerinin güçlendirilmesi ile insan hakları ve özgürlüklerine saygı için elverişli harici şartların yaratılması; • Rusya’nın hudutları çevresinde bir iyi komşuluk kuşağının oluşturulması ve Rusya Federasyonu’na yakın bölgelerde mevcut gerilimlerin ve ihtilafların giderilmesine ve muhtelif ihtilafların önlenmesine yardımcı olunması; • Rusya’nın önceliklerinden kaynaklanan konularda yabancı ülkelerle ve uluslararası kuruluşlarla ortak bir menfaat ve uyum zeminin ve uluslararası ilişkilerin şartlarını iyileştirecek bir ilişkiler ve ittifaklar sisteminin araştırılması; • Rusya vatandaşlarının ve yurt dışındaki soydaşlarının hak ve menfaatlerinin kapsamlı bir şekilde korunmasının temin edilmesi; • Dünya üzerinde Rusya Federasyonu’nun olumlu görüntüsünün ve yabancı ülkelerde Rusya halklarının kültürlerinin ve Rus dilinin yaygınlaşmasının arttırılması. RUSYA BİR DIŞ POLİTİKA DİNAMİĞİ VEYA SEÇENEĞİ OLABİLİR Mİ? Rusya ile Osmanlı Devleti arasında siyasi ilişkilerin kurulması Kırım Hanı Mengli Giray Han’ın aracılığı ile II.Beyazıt zamanında 1492’de gerçekleşti. Bu tarihte Rus tüccarların bazı kolaylıklar kazandığı biliniyor. İlk Osmanlı-Rus çatışması ise Rusların Astrahan’ı ele geçirmesi, Terek Nehri boylarına kadar inerek Osmanlı ülkesine yaklaşması ve Türkistan’dan gelen tüccarlara ve hacılara .

  5. 5
    Gülcan
    Usta Üye
    Astrahan yolunun kapatılması sonucu 1569’daki Ejderhan seferidir. Bu tarihten ve özellikle 1689 yılında Petro’nun (Deli veya Büyük) Rus Çarı olmasından sonra Osmanlı/Türkiye-Rusya ilişkileri, çok kısa süreler devam eden barış veya savaşsız geçen dönemler hariç devamlı ihtilaf içinde oldu. Her ne kadar Petro’nun sıcak denizlere inme hayalinin Türkiye üzerinden gerçekleştirilmesi şeklind özetlenecek yazılı bir vasiyeti yoksa da Çar olduğu sürece yaptıkları halefleri tarafından adeta siyasi bir vasiyet olarak kabul edildi. Rusya Federasyonu’nun bugün elinde kalmış açık denizlere çıkabilme imkanlarına bakılacak olursa, durumu 300 sene öncesinden çok daha iyi değildir. Ukrayna’nın bağımsız bir devlet olmasıyla, Rusya Federasyonu’nun Karadeniz ile ilgisi Azak Denizi’nin kuzey ucu ile Gürcistan sınırının hemen dışındaki Soçi arasındaki nispeten dar bir şeritle sınırlı kaldı. Rusya, Odesa ve Sivastapol limanlarını, Kırım yarımadasını kaybetmiştir. Bu limanlardan istifadesi Ukrayna Cumhuriyeti’ne bağlı kalmıştır. Üç Baltık ülkesi Litvanya, Letonya ve Estonya’nın bağımsızlıklarını kazanmaları ile Baltık Denizi ile irtibatı Polonya, Belarus ve Litvanya arasına sıkışmış Kaliningrad’a (Köningsberg) ve St. Petersburg’a inhisar etmiştir. Kuzey Batı’da Barents Denizi’ne açılan Murmansk ve Arhangelsk ile Kuzey Doğu’da Japon Denizi’ne açılan Vladivostok limanları ise içinde bulundukları coğrafi bölgenin iklim şartlarından etkilenmektedir. Hazar havzası ve Sibirya petrolünün mevcutve gelecekte geröekleşecek boru hatları ile dış pazarlara ulaşma imkanı Karadeniz limanlarından ve Türk Boğazları üzerinden deniz yolu ile olacağından Rusya’nın güneyindeki denizler iel olan ilgisinin ekonomik olduğu kadar stratejik olduğu da görülür. Türkiye’nin Hazar havzası petrollerini Bakü-Ceyhan boru hattı ile nakline verdiği önem ile Rusya’nın aynı petrolü deniz yolu ile naklini tercihi arasında büyük bir çıkar çelişkisi vardır. Boru hatları ile dış pazara ulaşacak petrolün tankerlerle Türk Boğazları’ndan taşınmasının meydana getireceği çevresel riskler ve deniz ulaşımının güvenliği açısından Türkiye’nin endişeleri, Türkiye-Rusya ilişkilerinde dikkate alınması gereken bir husustur. Türkiye-Rusya ilişkilerinde kritik rol oynayan en önemli coğrafya parçası Güney Kafkasya’dır. Bu bölge yaklaşık 200 yıl arada tampon başka devletler olmaksızın iki ülkenin ortak sınırını teşkil etti. Türk-Rus savaşlarının Türk milleti üzerinde en çok etki bırakmış olanları bu bölgede cereyan etti. Müslüman Kafkas kavimlerinin anayurtlarını terk ederek Türkiye’de kendilerine yeni bir vatan aramalarının sebebi bu savaşlardır. Türkiye 200 sene topraklarına Kafkasya’dan gelecek bir tehlikenin endişesi ile yaşadı. Doğu Anadolu’nun geri kalmasının bir sebebi de hırçın tabiat ve iklim şartlarının yanında bu tehdit ve bölgedeki Rus tesiridir. Ankara’nın doğusuna ancak Cumhuriyet’ten sonra demiryolu ulaşabilmiştir. Sebebi, Osmanlı İmparatorluğu zamanında Rus Çarlığı’nın demiryolu yapımına karşı çıkmış olmasıdır. Yine Osmanlı döneminde Avrupalı devletlerin etkisiyle Doğu vilayetlerinde reform girişimlerinin yarım kalması veya hiç başlamaması, reform uygulayıcısı olarak gelecek Avrupalı devletlerin uzmanlara karşı Rus Çarlığı’nın duyduğu tedirginlik ve Avrupa devletlerinin Rusya ile bu bölgede karşı karşıya kalmak istemeyişleridir. Türkiye’nin büyük önem verdiği ama tarafların hem hazırlıksız hem de önyargılı olmasından dolayı arzu edilen seviyede olmayan Orta Asya Cumhuriyetleri ile fiziki irtibat, Kafkasya üzerindendir. Kafkas ülkeleri ile iyi ilişkiler kurulması bu irtibatın devam ettirilmesi için önemlidir. Güney Kafkasya’nın bütünüyle Rus nüfusu altına girmesi bu irtibatın kesilmesi ile sonuçlanacaktır. Rusya bu bölge üzerindeki nüfuzunu BDT içindeki üstünlüğünü, Gürcistan ve bilhassa Ermenistan’da bulundurduğu askeri gücü ile sürdürmektedir. Rusya, bölgeyi coğrafi ve sosyal yapısı ile çok iyi bilmektedir. Kavimler Kapısı olan bu bölgedeki etnik husumetleri kendi çıkarına kullanmakta çok büyük bir tecrübeye sahiptir. Sovyetler sonrasında Gürcistan’da çıkan Abhazya ayaklanması, Azerbaycan’daki Dağlık Karabağ ayrılıkçılığı ve Azeri-Ermeni çatışmasının arka planında hep Rusya vardır. Sovyetler Birliği’nin çok yaygın ve eski istihbarat ve güvenlik örgütlerinin bölge ahalisinden olan mensuplarının aynı hizmeti Rusya Federasyonu için de vermemeleri için hiçbir sebep yoktur. Kafkasya, Rusya’nın sadece bir arka bahçesi değil, Federasyon’un kendi içindeki ittihadına yönelik bir tehdittir. Güney Kafkasya’nın hükümran ve bağımsız cumhuriyetleri Kuzey Kafkasya’nın Federasyon’a bağlı cumhuriyetleri ve bölgeleri için özendirici bir örnek teşkil etmektedir. Çeçen başkaldırısının gerisinde bu örneğe heves etmek de vardır. Bakü-Ceyhan boru hattının Türkiye açısından önemi, getireceği yıllık birkaç yüz milyon dolardan çok Kafkasya üzerindeki Rus nüfuzunun kırılmasına sebep olacağındandır. Boru hattı hem Türkiye’nin bölge ülkeleri ile olan ilişkilerini arttıracak hem de Azerbaycan’a sahip olduğu petrolü Rusya’ya muhtaç olmadan satma imkanı sağlayacaktır. Azerbaycan ile Gürcistan arasındaki ilişkiler güçlenecektir. Rusya Federasyonu söz konusu boru hattının fiziki varlığından ziyade onun üzerinde kontrolü bulunmamasından şikayetçidir. Ancak Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı İvan İvanov’un Rusya’da Türkiye- Rusya ilişkileri konusunda yapılan bir seminerdeki konuşması dikkat çekicidir. Bakan yardımcısının, “Rusya Federasyonu’nun Bakü- Tiflis- Ceyhan boru hattına karşı olduğu iddiaları asılsızdır. Biz sadece hattın yalnızca ekonomik olduğuna inanmıyoruz o kadar...Boru hatları inşaatları yapan en büyük firmamız inşaata katılmaya hazır. Hiçbir politik şart da ileri sürmeyeceğiz...” şeklindeki beyanının arkasındaki niyetin ne olduğu zamanla anlaşılacaktır. Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı İgor İvanov’un 8 Haziran 2001 tarihinde Ankara’yı ziyaretinde bu konunun konuşulduğuna dair kamuoyuna bir bilgi intikal etmemiştir. Türkiye’nin destek verdiği Kafkasya İstikrar Paktı, Gürcistan ve Azerbaycan tarafından olumlu görülmüş, ancak Rusya tarafından şüphe ile karşılanmıştır. Böyle bir paktta Türkiye’nin üstleneceği önemli rol bölgede Türk nüfuzunun artmasına sebep olacaktır. Rusya Güney Kafkasya’yı bir gün nasıl olsa döneceği kendi mülkü gibi görmektedir. İstikrar içindeki bir Güney Kafkasya Rusya’nın uzun vadeli çıkarlarına aykırıdır. Bu bölgede kendisinden başka bir ülkenin nüfuzunun artması bu çıkarları ile çatışır. Bundan dolayı Rusya, İstikrar Paktı’na olumlu bir yaklaşım içinde olmamıştır. Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı İvan İvanov’un yukarda sözünü ettiğimiz seminerde yaptığı; “Bu bölgedeki problemlerin çözümlenmesinde Türkiye’ye hem siyasi hem de ekonomik açıdan özel bir rol düşmektedir. Bu bakımdan Rusya Türkiye’ye önem vermektedir.” beyanı ile Rus Dışişleri Bakanı İgor İvanov’un 8 Haziran 2001 tarihinde Türkiye’ye yaptığı ziyarette Kafkasya İstikrar Paktı ile ilgili sorulan bir soruya verdiği “Büyük projelere karşı temkinli davranıyoruz. Bölge ülkelerinin dostluk içinde yaşaması gereklidir. Balkanlar ve Kafkasya’da birbirimizin yerini alamayız. Balkanlar’da halklar kendi kaderlerini kendileri tayin etmelidir.” cevabı arasında çelişki değil tam bir irtibat vardır. Diplomatik lisanla ifade edilen, Kafkasya’da siyasi düzenin nazımının Rusya olduğu, Türkiye’ye ihtiyaç duyulduğunda o ölçüde rol verileceği daha fazlasına hakkı olmadığıdır. Güney Kafkasya, Rusya Federasyonu ile Türkiye’nin menfaatlerinin açıkça çatıştığı bir alandır. Rusya için Güney Kafkasya’da askeri bir gücün bulundurulması son derece önemlidir. Türkiye’nin güvenliği ise Kafkas dağları güneyinde hiçbir Rus askeri varlığının kalmamasıyla teminat altına alınacaktır. Bu durum uzlaşması mümkün olmayan bir çelişki yaratmaktadır. Kafkas İstikrar Paktı, Rusya’nın iştiraki olmadan gerçekleşemez. Rusya’nın iştirak etmediği herhangi bir oluşumun başarı şansı ise son derece azdır. Rusya, Kafkaslar’ın güneyindeki varlığını Ermenistan vasıtası ile sürdürmektedir. Sözü edilen başarı şansı Ermenistan’ın bir şekilde Rusya güdümünden kurtularak doğu ve batısındaki iki komşusu gibi nispeten bağımsız hareket edebilmesiyle ortaya çıkacaktır. Ermeni fanatizminin bölgeye bu şansı verip vermeyeceğini zaman gösterecektir. Türkiye’nin genel enerji tüketiminde doğal gazın payı 2000 yılında %16’dır. Bu payın 2010 yılında %29,3, 2020 yılında ise %25,2 olacağı tahmin ediliyor. Diğer enerji kaynaklarının payı ise 2000 yılı için petrol %40, kömür %30’dur. 2020 yılına doğru petrolün enerji tüketimindeki payı azalarak doğal gaza yaklaşırken, kömürün payı ise %42,5’e kadar çıkmaktadır. Kısaca söylemek gerekirse Türkiye’nin enerji tüketiminin dörtte biri doğal gaz kaynaklıdır. Türkiye halen tükettiği doğal gazın %58’ini Rusya’dan temin etmektedir. Mavi akım projesi gerçekleştiğinde, İran doğal gazı 2001 yılı içinde gelmeye başlasa dahi Rus doğal gazının oranı %65’ten aşağı olmayacaktır. Bu durum enerji kaynağı olarak doğal gaz tedarikinde tek bir ülkeye olan bağımlılığı göstermektedir. Ayrıca doğal gaz alımı için yapılan antlaşmalar 20-30 yıl sürelidir ve alım miktarları metreküp üzerinden belirtilmiş olup “al ya da öde” şartını taşımaktadır. Yani Türkiye senelik alım miktarı olarak belirlenmiş olan doğal gazı tüketsin veya tüketmesin bedelini ödeyecektir. Bu açıdan bakıldığında Rusya’dan doğal gaz temini Rusya lehine işleyecek ticari bir faaliyettir. Bu şartın ve doğal gaz temini bakımından büyük ölçüde Rusya’ya bağımlı olmanın bir sakıncası Rusya’nın bu durumu siyasi maksatlarla bir manivela olarak kullanma ihtimalidir.

  6. 6
    Gülcan
    Usta Üye
    “ Gaz temin kaynağı neredeyse tamamen Rusya’ya bağlanan bir Türkiye’nin Kafkasya’da, Orta Asya’da etkin bir politika izlemesini, ya da Rusya ile ciddi bir anlaşmazlık olduğunda enerji üretimimizin bu bağımlılık nedeniyle kesintiye uğramayacağını beklemek biraz fazla iyimserlik olacaktır. Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan Rus gazının bu amaçla etkin kullanıldığı ülkelerdir.” Her ne kadar ülkeler arasında ekonomik ilişkilerin gelişmesi ve ekonomik bağların o ülkeler arasındaki gerilimleri ve ihtilafları (eğer var ise) gidermede önemli bir payı olsa da enerji bakımından bu derecede yüksek bir bağımlılığın mevcudiyeti milli güvenlik açısından bir sorun teşkil edebilir. Zira enerji artık sadece ekonomik boyutu olan bir konu olmaktan çoktan çıkmıştır ve tam anlamıyla bir milli güvenlik konusu olmuştur. Rusya-İran ilişkileri gün geçtikçe gelişmektedir. Taraflar arasında en üst düzeyde resmi ziyaretler yapılarak ilişkilerin kurumsal çerçevesi güçlendirilmektedir. Bu ilişkiden hem Rusya’nın hem de İran’ın stratejik ve ekonomik menfaati vardır. Rusya Güney Kafkasya’da nispeten azalmış nüfuzunu Ermenistan’ın yanına İran’ı da ekleyerek arttırmak gayesindedir. İran’ın ise Güney Azerbaycan olarak anılan İran’ın kuzey-batı bölgesindeki Azerbaycan yanlısı ayrılıkçı hareketi ve Azerbaycan’ın bölge üzerindeki emellerini frenleyecek bir müttefike ihtiyacı vardır. İran, Güneybatı Asya bölgesinde jeostratejik oyuncu olmak iddiasındadır. Üzerinde bulunduğu coğrafya, sahip olduğu petrol zenginliği, Arap yarımadası petrollerine olan yakınlığı ve bu petrollerin dış pazarlara İran Körfezi ve Hürmüz Boğazı üzerinden ulaştırılmasını kontrol edebilecek bir konumda olması İran’ı böyle bir iddiada bulunduracak yeterli sebeplerdir. Rusya ile işbirliği ve hatta stratejik ortaklığa varacak bir ilişki İran’ı bu iddiasında destekleyecektir. Rusya-İran arasında gittikçe gelişen işbirliği Türkiye’nin bu zor komşusu ile olan ilişkilerinde İran lehine bir durum yaratacaktır. Cumhuriyet döneminde zaman zaman olumlu gelişmeler gösteren Türkiye-İran ilişkileri husumetle rekabet arasındaki bir istikamette ilerlemektedir. Karşılıklı güven tesis edilememiştir. İlişkilerdeki bu güvensizlik ve tedirginlik İran İslam devrimi sonrasında oluşmuş değildir. Şah yönetimi zamanında CENTO ittifakı içinde iki müttefik ülke durumunda iken de aynı atmosfer vardı. İran-Türkiye ilişkileri bölgede söz sahibi olmak isteyen iki jeostratejik oyuncunun rekabeti/husumeti içinde değil, ortaklığı çerçevesinde gelişmesinin her iki ülkeye de sağlayacağı menfaatler taraflarca çok dikkatli bir şekilde tezekkür edilmelidir. Rusya-İran ilişkilerinin ortaklık istikametinde gelişmesi bu tezekkürün olumsuz faktörlerinden birini teşkil edecektir. İran’ın İslam devriminden, özellikle İran-Irak savaşından sonra yıpranan askeri gücünü Rusya yenilemektedir. Bu Rusya’ya çok ihtiyaç duyduğu dövizi ve savunma sanayiinin işlemesini sağlamaktadır. Ayrıca İran’ın geliştirmekte çok hevesli olduğu nükleer programına en büyük katkı da Rusya tarafından yapılmaktadır. Rusya, İran’ın Buşehr nükleer santralini inşa etmektedir. Bu santrale ikinci bir reaktör eklenmesiyle ilgili fizibilite çalışmalarının yapıldığı, ayrıca iki reaktörlü ikinci bir nükleer santral daha inşa edilmesinin düşünüldüğü, Rusya Atom Enerjisi Bakanlığı tarafından açıklanmıştır. bu santrallerin katkısıyla İran’ın bir nükleer askeri güce sahip olabilme ihtimalinin Türkiye’nin güvenliği üzerinde yapacağı etkiyi tahmin etmek zor değildir. İran’ın hali hazırda 1300 km menzilli ŞAHAP-3 serbest roketlerine atma vasıtası olarak sahip oluşu böyle bir ihtimali daha da düşünülmeye değer kılmaktadır. Rus-İran yakınlaşması, her iki ülke için de bir tehdit olarak görülen ABD’nin Orta Doğu’daki mevcut, Orta Asya’da Türkiye ile beraber veya Türkiye üzerinden menfaatlerini kollama siyaseti de bilinmektedir. Türkiye’nin bu şartlar altında Kafkasya ve Orta Doğu’daki çıkarları açısından bütün tarafları tatmin edecek bir siyaseti orta vadede bile başarı ile yürütmesi mümkün görülememektedir. Türkiye-Rusya ilişkilerinin önemli bir boyutu iki ülke halkının psikolojik davranışıdır. 300 seneye yaklaşan ve neredeyse tamamı savaşlar ve karşılıklı düşmanlık içinde geçen tarihi bir süreçte Rus imajı Türk halkının zihninde olumlu bir şekilde oluşmamıştır. Türkiye’nin başına gelen felaketlerin sebebi olarak hep o ülke ve o ülke insanları görülmüştür. Rus halkı için kullanılan “Moskof” kelimesi hiç de olumlu bir içerik taşımamıştır. 93 Harbi diye anılan 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında Ruslar’ın Erzurum’a kadar, I. Dünya Savaşı’nda Erzincan ve Muş’a kadar gelmelerinin Moskof imajının oluşmasında büyük etkisi olmuştur. Milli Mücadele’nin ilk yıllarından 1946 yılına kadar sürdürülen Türk-Rus ilişkileri bıçak sırtında yürütülen her iki tarafın da birbirini kolladığı sözde bir dostluk ilişkisidir. Soğuk Savaş yılları kuzey komşusu hakkında hiç de iyi izlenimler bırakmadan geçip gittikten sonra Türkiye tarafında olumlu bir değişim filizlenmeye başladı. Şurası bir gerçek ki Rusya artık bir düşman olarak tanımlanmıyor. İki ülke arasında on senedir teessüs eden ekonomik ilişkiler, bir zamanlar her iki taraf için de sorun olan sınırlarda geçirgenliğin artması, turistik geliş-gidişlerin çoğalması, pek çok insanın gerek Rusya’da çalışarak gerekse bir zamanlar çok canlı olan bavul ticaretinde üretici, aracı, satıcı olarak ekmek kazanması “düşman/Moskof/Komünist” yargısını en azından yumuşatmış, Moskof imajını zihinlerin çok gerilerine itmiştir. Aynı değerlendirmeyi Rus halkı veya en azından Rus siyasi kadroları ve seçkinleri için söylemek acaba mümkün müdür? Rusya Soğuk Savaş’ın mağlup tarafındadır. Dünyanın iki süper gücünden biri iken şimdi içinde bulunduğu durumdan karşısında olduğu Batı’nın sorumlu olduğunu düşünmektedir. Türkiye, bu Batı’nın bir parçasıdır. NATO’nun üyesi, AB’nin aday üyesidir. Avrupa ve Transatlantiğin hemen bütün siyasi ve ekonomik kurumlarında bulunmaktadır. ABD ile özel ekonomik, siyasi ve askeri ilişkileri vardır. Rusya’nın tekrardan süper güç olma mücadelesinde Batı’yı yine karşısında bulacağına ve Türkiye’nin de bu Batı’nın içinde olduğuna inanan Rusya’nın ve Rus halkının Türkiye tarafındaki zihniyet değişimine uğramadığına, eski reflekslerini değiştirmediğine dair işaretler vardır. Orta Asya Türk cumhuriyetleri ile her konuda iyi ilişkiler geliştirmek Türk milletinin tamamında ortak bir istek halini almış ve Türk siyasi kadrolarında da bu isteğin karşılığı siyasi irade oluşmuştur. Ancak son on yıl içinde ilişkiler önemli ölçüde kültürel ve ekonomik alan dışına çıkamamıştır. Bu vaziyetin oluşmasında Türkiye’nin hata payı elbette vardır. Orta Asya cumhuriyetlerinin sahip olduğu hata payından çok Rusya’nın bu bölgeden elini çekmemiş olması sonuç üzerinde etkili olmaktadır. Orta Asya üzerinde nüfuzunun devam etmesi jeopolitik bakımdan çok önemlidir. Asya’nın bu önemli bölümü, hem Rusya’ya Çin ile irtibatlandırmakta hem de 21. yüzyılın üçüncü süper gücü olmaya aday olan Çin ile arasında kısmi bir tampon oluşturmaktadır. Bölge ülkelerinin her birinin kendine özgü problemleri ve siyasi beklentileri vardır. Hem Rusya’dan bağımsız olmak istemekte hem de ondan kopamamaktadırlar. Rusya’dan bağımsız olmada en önde hareket eden, GUUAM grubuna katılan hatta NATO üyesi olmayı bile düşünen Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov “Biz Rusya’yı yalnızca güvenliğimizin garantörü olarak değil, aynı zamanda bizim stratejik bir ortağımız olarak görüyoruz. Orta Asya’daki istikrar ve güvenlik de büyük ölçüde iki ülke ilişkilerine bağlıdır... Biz Rusya’nın Orta Asya’daki çıkarlarına tamamıyla saygı duyuyoruz.” demektedir. eğer Türkiye’nin Orta Asya üzerinde karşılıklı bir menfaat arayışı var ide bu arayış Rusya’nın çıkarları ile çatışacaktır. Bölge ülkeleri ile olan ilişkinin sıradan bir kültürel ve ekonomik ilişkiden öteye siyasi bir ittifaka gitmesi Türkiye açısından önemli ise karşısında Rusya’yı bulması sürpriz olmayacaktır. Türkiye-Rusya ilişkileri gözden geçirilip Rusya’nın Türk dış siyasetinde önemli bir seçenek olup olmadığı incelenirken Rusya’nın Almanya ile ilişkilerinin dikkatten uzak tutulmaması gerekir. Nazi Almanya’sının Führeri Hitler 16 Temmuz 1941 tarihinde “Rusya’daki Nasyonal Sosyalist İşgal Politikası” konulu direktifinde şunları söylüyordu: “Prensip olan şudur: Uralların batısında yeniden bir askeri güç oluşması asla söz konusu olamaz. Velev ki bunun için yüz yıl savaşmak zorunda kalsak dahi, benim tüm haleflerim şunu gayet iyi bilmek sorundadır: Alman Devleti’nin emniyeti ancak Uralların batısında herhangi bir yabancı asker mevcut olmadığı zaman sağlanacaktır. Tüm muhtemel tehlikelere karşı bu bölgenin korunması Almanya’ya düşer.” Almanya’nın Berlin duvarı yıkıldıktan sonra adım adım bu hedefe ilerlediği görülmektedir. Polonya, Ukrayna, Baltık ülkeleri, Çek Cumhuriyeti Alman nüfuzu altına girmiş görünüyor. Uralların batısında hiçbir yabancı askerin bulunmaması mümkün değilse de bu askeri Almanya’ya karşı kullanacak siyasi iradenin kontrol altına alınması pekala mümkündür. Almanya, Rusya ile anlaşarak Rusya’nın aldığı 14 milyar dolarlık borç karşılığında Gazprom dahil Rus firmalarına ortak olacaktır. Almanya II. Dünya Savaşı’nda askeri gücünü kullanarak başaramadığını, 60 yıl sonra ekonomik gücünü kullanarak başarmaya çalışmaktadır. Almanya’nın Rusya’daki tabii kaynaklara ihtiyacı vardır. Rusya ise ekonomisini canlandırmanın peşindedir. Her iki devlet de ABD’nin dünya üzerindeki hegemonyasına ve tek süper güç olmasına açıktan veya gizlice karşı çıkmakta veya çıkmanın uygun zamanını ve şartlarını kollamaktadır. Alman-Rus işbirliği bu şartların oluşmasını kolaylaştırır. Bir Alman-Rus ittifakının ikinci bir süper güç olmak için oluşması gözden ırak tutulacak bir ihtimal değildir. Böyle bir senaryo içinde Türkiye’nin yeri herhalde olmayacaktır. AB içinde dahi Türkiye’yi görmek istemeyen Almanya’nın büyük amaçlı bir Alman-Rus ittifakı içinde Türkiye’nin varlığını kabul etmesi pek mümkün değildir. Rusya; tarihi, geniş coğrafyası, bu coğrafyanın sahip olduğu tabii kaynakları ve her şeyden önemlisi kuvvetli bir Rusluk şuuruna sahip, entelektüel seviyesi çok yüksek, gelişmiş yurtseverlik duygularını yaşatan Rus halkı ile büyük bir devlettir. Bu büyük devletin içinde bulunduğu zafiyet dönemi geçicidir. Dünya coğrafyası üzerinde işgal ettiği alan ve jeopolitiğin değişken dinamikleri Rusya’yı bir süper güç olmaya doğru itecektir. Z.Brzezkinski’nin “... Ama ne olursa olsun Rusya’nın bir kez iç istikrarına ve gücüne kavuştuktan sonra eski imparatorluk sınırlarına kavuşmak isteyeceği kuşkusuzdur.” hükmü sadece eski sınırlarına ulaşmak değil “yeniden süper güç olma isteği” şeklinde de okunmalıdır. Türkiye Rusya’nın yeniden bir süper güç olması yolunda bu ülkenin önünde bir engel mi olmak yoksa onun bu güce ulaşmasında yardımcı olmak mı tercihi karşısında kaldığında bu tercihin sadece iyi ekonomik ilişkilerin sürdürülmesiyle bir anlam kazanamayacağını görmek gerekir. Bu tercihin ilk tabii sonucu Rusya ile stratejik bir ortaklık geliştirmek olacaktır. Stratejik ortaklık, ortak menfaatlerin elde edilmesi için iki ülke arasında; askeri yardım, savunma sanayii, ortak askeri tatbikatlar, istihbarat alışverişi, birbirlerinin ülkelerinde askeri birlik bulundurma, askeri eğitim gibi geniş kapsamlı güvenlik ilişkilerini içeren bir ilişki biçimidir. İki ülke arasında stratejik bir ortaklık için ülkelerin dünya görüşlerinde, siyasi sistemlerinde, uzun vadeli menfaatlerinde, benzer evrensel değerlerin paylaşılmasında mutabakatın ve ortaklığın mevcut olması gerekir.23 Bu ölçütler dikkate alındığında Rusya ile Türkiye’nin bir stratejik ortaklık oluşturması zor görünmektedir. Böyle bir ortaklık gerçekleşse bile uzun ömürlü olması mümkün değildir

+ Yorum Gönder
sscb nin dağılması dünyayı nasıl etkilemiştir,  sscbnin dağılması dünyayı nasıl etkilemiştir,  sscb nin dagilmasi dunyayi nasil etkilemistir,  sscbnin dağılmasının dünyaya etkileri,  sscb nin dağılmasının dünyaya etkileri
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 2 kişi