Tarih Metodolojisi ve Geleneği Yeniden Yorumlama Sürecindeki Önemi

+ Yorum Gönder
Tarihimiz ve Tarih ve Yapıtlar Bölümünden Tarih Metodolojisi ve Geleneği Yeniden Yorumlama Sürecindeki Önemi ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    RüzgarGülü
    Bayan Üye
    Reklam

    Tarih Metodolojisi ve Geleneği Yeniden Yorumlama Sürecindeki Önemi

    Reklam



    Tarih Metodolojisi ve Geleneği Yeniden Yorumlama Sürecindeki Önemi

    Forum Alev
    TARİH METODOLOJİSİ ve GELENEĞİ YENİDEN YORUMLAMA SÜRECİNDEKİ ÖNEMİ / Ahmet Davutoğlu

    İslam dünyasının modernizm ve modernleşme olgusu ile hesaplaşmasının en önemli ve can alıcı alanı düşünsel ve kurumsal oluşumların zaman boyutunu yansıtan tarihe bakış açısıdır, ilerlemeci tarih anlayışının zihin­leri ve algılama biçimlerini esir alan kategorik yaklaşım biçimi çoğu zaman bir yanılsamalar düzlemi oluşturmakta ve tahliller bu yanılsama düzleminin etkisi altında ciddi bir kırılma yaşamaktadırlar. Modern olan ile gele­neksel olan arasındaki kategorik ayırım aslında zaman boyutundaki bugün (yaşanan gerçeklik) ile dün (tarihî olan) arasındaki anlamsız ve soyut ayı­rımın yansımasından başka bir şey değildir. Bu anlamda yaşanan gerçekliği modernizm çerçevesinde geleneksel olanın zıddı olan kutba yerleştirmek zamanın ve tarihin ideolojik kamplara indirgenmesinden başka bir şey değildir ve ciddi bir siyasî boyut içermektedir. Modernizmin geleneksel ola­nın alanını daraltarak etki alanını genişletmeye yönelik zihinsel ve kurumsal düzlemdeki dekonstrüktif tavrı, tarihe ya da düne ait olanı dışlayan, suçlayan ve önemsizleştiren bir kategorik ayırımı temel metodolojik varsayım haline getirmiştir.

    Modernizmin kategorik ayrıştırması içinde bugün (yaşanan gerçeklik dünyası) hüküm sürmekte olduğu için haklı, gelecekteki doğrusal ilerleme çizgisini belirleyeceği için önemli; dün (tarihî ya da geleneksel olan) bugüne direnmekte olduğu için suçlu, geleceği belirleme gücünden yoksun olduğu için önemsizdir. Bunun içindir ki, dün ve düne -ya da tarih ve tarihe- ait olan akım ve olgular ya radikal modernist reçetelerle devrimci kırılmaya uğratılması, ya da uzun dönemli zihinsel ve kurumsal asimilasyona tabi tutulması gereken bir yükten ibarettir. Rousseauyu epistemolojik, E. Burkeü aksiyolojik ve kurumsal açıdan tepkiye yönelten ve çizgisel ilerlemenin epistemolojik aracı olarak görülen akla karşı sezgiyi ve aşkı, devrimci ku­rumsal değişime karşı rasyonel sürekliliği ön plana çıkaran tavır da aslında temelde zamanın bu anlamsız kategorileştirilmesine yöneliktir.

    Bu noktada temel mesele güncel olan ile tarihî olanı ayıran temel za­man ölçütü nedir? sorusu ile ilgilidir. Bir önceki günün 23:59u ile bir son­raki günün 00:01 i arasındaki ayırımı belirleyen ve aslında en küçük anla­mıyla bugünü simgeleyen 00:00ı tespit etmek ne kadar güç ve anlamsızsa, uzun dönemli tarihî çerçevede güncel olan ile tarihî olanı ayırmak da o dere­ce güç ve anlamsızdır. Felsefî açıdan süreklilik unsurunu kaldırdığımız anda zamanı idrak etme şansımız kalmaz. Kozmolojik hareketlilikteki sürekliliğin insan zihnindeki yansımasından ibaret olan zamanı hangi noktada olursa olsun süreksizleştirmek, zamanın da zamana bağlı bütün algılayış biçimlerinin de anlamsızlaşması sonucunu doğurur. Zamanın süreksizleştirilmesi, hem epistemolojik hem de fenomenel (olgusal) anlamda bir metahistorik boşluk alanının ortaya çıkmasına yol açar. Bu anlamda modernizm, mekan ve zaman boyutları itibariyle total ve evrensel olanı tanımlama iddiası taşı­yan metahistorik bir ideoloji hüviyeti kazanmıştır.

    Modernizmin zamanı algılayış biçimi ile ilgili bu metodolojik açmazı kendi temel önermelerini de sarsan bir iç çelişki oluşturmuştur. Moder­nizmin tarihe ait olanı çözerken kullandığı yöntemler zaman geçip modernizmin kendisi bir tarih oluşturdukça kendisine karşı da kullanılmaya baş­lanmıştır. Modernizm tarihîleştikçe ve "geleneksel"leşerek düne ait oldukça bu iç çelişkinin objesi haline gelmeye başlamıştır. Postmodernizmin modernizme yönelik dekonstrüktif tavrı ve etkisi bu anlamda temelde modernizmin iç çelişkisinin ürünüdür ve bu nedenle felsefî anlamda bir açılım olmak­tan çok, modernizmin zamanla ilgili süreksizleştirmesini bütün alanlara yayarak alternatif arayış yollarını tıkayan bir bunalım alanı üretmiştir.

    Din ve aile gibi modernizmin çözücü etkisine maruz kalmış kurumlara yönelik ilginin son dönemde global anlamda ciddi bir yükseliş temayülüne girmiş olması, bu anlamda tarihe ve süreklilik unsurlarına geri dönme ça­basıdır. Modernist reçetelerin etkide bulunduğu dönemde modernist ve ge­lenekçi kutuplar arasında yaşanan gerilimin izlerini en yoğun şekilde yaşa­yan İslam dünyası da bugün (yaşanan gerçeklik) ile dün (tarihi olan) arasın­daki ilişkiyi yeniden yorumlayarak bu iki zaman diliminin devamı olan yarını (gelecek) inşa etmek zorundadır.

    Bu açıdan geleneği yeniden yorumlama sürecinin zihnî alt yapısını oluşturan tarih metodolojisinin bu yorumlama süreci içindeki önemi yeniden tanımlanmalıdır. Her şeyden önce bir değerler sisteminin, ilmî anlayışın, ya da sosyal kurumun bir gelenek niteliği kazanmasının iki asgarî şartı vardın Tutarlılık ve süreklilik. Tutarlılık şartı, bir geleneğin diğer gelenekler ile mukayesesi esnasında ortaya çıkan iç ahengini ve özgünlüğünü yansıtır. Sü­reklilik şartı ise, bu geleneğin tarihî süreç içindeki direnç ve yeniden üretile­bilme niteliğini ortaya koyar.

    Tutarlılık şartını yerine getirmeyen zihnî akımlar ve sosyal olgular ya bir başka geleneğin sıradan uzantılarıdır; ya da bir gelenek oluşturacak iç ahenge ve sisteme sahip olmayan tekil olgulardır. Süreklilik şartının ger­çekleşmemesi ise, bu akım ya da olguların zaman boyutunda hayatiyetini sürdürebilecek bir güce sahip olmadığını gösterir ki, bu tür akım ve olgular tarihî seyir içinde anlık parlamalar şeklinde ortaya çıkar ve kaybolurlar. Bi­yolojik organizmaların tabii çevre ile olan var oluş ilişkisi gibi, sosyal ve dü­şünsel gelenekler de tarihî akış ile bir var oluş ilişkisi içindedir. Bu ilişkide varlığını ve yeniden üretilebilir olma özelliğini sürdürebilen gelenekler tarihî akış içinde etkili olabilme kabiliyetini de sürdürürler. Tarih, aslında muhtevasını yeni formlar içinde sürdürebilme gücüne sahip geleneklerin eseridir ve bu geleneklerin karşılıklı etkileşim ve mücadelelerinin yönlendirdiği bir süreçte oluşur.

    Modernizm karşısında form ve kurumlar düzeyinde çözülme süreci içine giren yerel kültür havzaları kendi geleneklerini bu açıdan yeniden yo­rumlamak ve tarihî akış içinde yaşayabilirliklerini ortaya koymak zorunda­dırlar. Özellikle Batı medeniyeti karşısında kendi coğrafî var oluş alanında hakimiyet kurma gücünü göstermiş olan İslam medeniyet birikiminin tu­tarlılık ve süreklilik kriterleri açısından yeniden yorumlanması büyük bir önem taşımaktadır. Bu da her şeyden önce böylesi bir geleneğin varlığının objektif verilerini ortaya koyacak bir tarih metodolojisi geliştirebilmek ile mümkündür. Tarihî olanı anlamlı bir çerçeve içinde yeniden yorumlayabilmek, temel bazı metodolojik meselelerin yol açtığı algılama problemlerini aş­mak ile mümkün olabilir. Bu metodolojik meseleleri geleneğin yeniden yo­rumlanması açısından dört ana başlık altında değerlendirebiliriz:

    1. Mukayeseli Çalışma Yetersizliği. Bir geleneğin tarih içindeki tutar­lılığı yatay (eş-zamanlı toplumlar-medeniyetler arası mukayese), sürekliliği ise dikey (değişik zaman dilimleri arasındaki mukayese) nitelikli mukayeseli ça­lışmalar yapmayı gerektirir. Mesela İslam hukukunun özgünlüğü ve iç tu­tarlılığı meselesi, bu hukuk sisteminin oluşum dönemindeki özelliklerini aynı donemdeki diğer medeniyetlerin -mesela Roma, İran, Hint ve Çin hu­kuk sistemleri ile mukayeseli bir şekilde incelemeyi kaçınılmaz kılar. Bu hukuk sisteminin tarihî sürekliliği ise, oluşum döneminden bugüne kadar gelen tarihî süreç içindeki değişik zaman dilimleri arasında teorik, metodik ve sosyal açılı mukayeseli çalışmalar temelinde gösterilebilir. Dolayısıyla bir geleneğin tarih içinde yaşanan döneme kadar gelen varlığı, tutarlılığı ve geçerliliğini gösterebilmek için en azından dörtlü bir matris içinde muka­yeseli çalışmalar yapmak gerekmektedir.

    Mukayeseli çalışma metodu konusundaki yanlış yaklaşımlar gelene­ğin tutarlılık ve sürekliliği konusunda basitleştirmeler ve sathî genellemeler yapılması sonucunu doğurur, İslam tarihinin altın çağının ilk yedi asır ol­duğunu ve ilmî çalışmaların İbn Haldunun Ölümü ile bitmiş olduğunu ileri süren şarkiyatçıların yaklaşım biçimi bunun en tipik misalidir. XV. yüzyılda Semerkant, XVI. yüzyıl Hindistan, İran ve Osmanlı coğrafyalarındaki ilmî geleneklerle ilgili yeterli çalışma ve mukayese yapmaksızın bir geleneğin bitmiş olduğunu, Şah Veliyyullah Dihlevî, Molla Sadra hatta Ahmed Cevdet Paşa gibi ilim adamlarının katkılarını göz ardı ederek İslam düşüncesindeki kapsamlı ve sistematik düşünce biçiminin XIV. yüzyıl ile birlikte sona erdiğini iddia etmek, dikey mukayeseli çalışma eksikliğinin doğurduğu aşırı genellemeci yaklaşımın tipik bir misalidir.

    Mukayeseli çalışmaların diğer önemli bir şartı da mukayese edilen ta­rih ve kurumlar arasındaki korelasyonları sağlıklı bir şekilde ortaya koyabil­mektir. Bu da özellikle yatay mukayeselerin aynı düzlem içinde yapılmasına bağlıdır. Mesela İslam medeniyetinin doğu ekseninin Bağdatın 1258deki düşüşü ile, batı ekseninin de Endülüsün 1492deki düşüşü ile bitmiş oldu­ğunu iddia eden yaklaşım biçimi bu tür korelasyon yetersizliğinin ve tek bo­yutlu mukayese alışkanlığının bir yansımasıdır. 1258de Bağdatın düşme-sinden yaklaşık elli sene önce -1197de- o dönemde Avrupa ile mukayese edildiğinde çok daha kuvvetli bir medeniyet havzası olan Hint medeniye­tinin kalbi Delhi müslümanlarca fethedilmiş ve 1206da Delhi Sultanlığı ku­rulmuş; 1492de Endülüs düşmeden yine yaklaşık elli sene önce -1453te- tarihin gördüğü en uzun dönemli imparatorluklarından biri olan Roma İmparatorluğunun doğu başkenti İstanbul Osmanlı Devleti tarafından fethe-dilerek yeni bir medeniyet merkezi haline gelmiştir. Dolayısıyla medeniyet ve geleneklerin yükseliş ve düşüşleri ile ilgili olarak noktasal tarihler belirle­mek bu geleneklerin süreklilik arzeden yönlerinin ihmal edilmesi sonucunu doğurabilir.

    Mukayeseli çalışmalarda yanılgılara yol açabilecek bir başka husus. tarihî olanı siyasî olan ile özdeşleştirerek medeniyetler ve toplumlar arası mukayeselere yönelmektir. Saltanatların yükseliş ve düşüş tarihlerine şart­lanmış, siyasî otoriteler arası mukayeselere yönelik çalışmalar geleneğin gerçek anlamda sürekliliğini ortaya koyamazlar. Toplumsal ve bireysel alan mukayeselerinin yaygınlaştırılması bu noktada büyük önem taşımaktadır; çünkü gerçek anlamda gelenek niteliği kazanmış akım ve olgular siyasî otorite desteği olmaksızın da hayatiyetini sürdürebilen akım ve olgulardır. Siyasî olana şartlanmış ve tarihî kademelendirmeyi bu esasa göre yapan çalışmaların güç-eksenli var oluşlar ile zaman-eksenli var oluşları ayırdedebilmesi güçtür. Gerçek gelenekler siyasî olanı belli ölçülerde belirleme gücüne sahip olmakla birlikte güç-eksenli değil, zaman-eksenlidirler; yani varlıkları siyasî güce istinaden değil, zamanı aşabilme ve tarihî akışı belirle­me gücüne istinadendir. Bu asrın ikinci çeyreğindeki mutlak sömürgeci hakimiyeti esas alarak İslam medeniyet birikimi ve geleneğinin sona erdiğini iddia edenlerin, siyasî alan dışında ve ona rağmen hayatiyetini ve etkisini sürdüren bir düşünce ve davranış biçiminin asrın sonunda İslam dünyasında tekrar sosyal düzleme aksedişi karşısında şaşırmaları, bireysel ve top­lumsal alanda süregelen geleneksel olguların varlıklarını siyasî güce bağımlı görmüş olmalarındandır.

    Gelenekler öz ile form arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanan geçici fetret dönemlerine girebilirler; ama öz ile ilgili olan unsurları yeniden ve siyasî otoritenin desteği olmaksızın da üretebilen toplumlar uzun dönemli gelenekler oluşturabilen toplumlardır. Bu açıdan geçici dönemlerde siyasî güç kaybı dolayısıyla bireysel alana çekilen gelenekler sosyal gerçeklikten koparak tarihe ait olmuş unsurlar değil; her an yeni biçimler kazanarak bi­reysel alandan toplumsal ve siyasal alana geçebilecek potansiyele sahip öz­lerden oluşan zaman-eksenli histerik gerçekliklerdir. Mesela, Moğolların güç-eksenli hızlı yayılma dönemi içinde birey ve cemaat alanlarına çekilen İslam ve Çin medeniyetlerine ait geleneklerin kısa bir süre sonra tekrar yeni biçimlerle bu fetret dönemini aşarak sosyal gerçeklikleri belirleyecek bir gü­ce ulaşması bunun en çarpıcı örneklerinden birini oluşturur. Dolayısıyla bi­rey, cemaat ve toplum alanlarına ait süreklilik ve değişim unsurlarının mukayesesi geleneklerin dikey doğrultudaki canlılığını ölçebilmek açısından güç eksenli siyasî kaymaların mukayesesinden daha büyük bir önem taşı­maktadır.

    2. Absolutist (Mutlakçı) ve Relativist (itibarî) Yaklaşım Biçimlerinin Yanlış Kullanımı. Bugün geleneği anlama ve yeniden yorumlamada yanılsamalara yol açan çift yönlü bir mutlakçılık anlayışı hakimdir. Bun­lardan biri geleneğin sadece süreklilik niteliği taşıyan özünün değil, konjunktürel (dönemsel) olan biçiminin de zaman boyutunu aşan mutlak an­lamda bir geçerlilik taşıdığım iddia eden aşın gelenekçi tavır, diğeri -ki bugün daha yaygın olanı- ise bugün geçerli olan değer ve kurumları mut­lak esas alarak geleneğin kendi dönemsel geçerliliğim yargılamaya çalışan tavırdır. Her iki tavır da tarihi anlamamızda yanılsamalara yol açan büyük ölçekli genellemelere yol açmaktadır.

    Mesela İslam tarihinde ulemanın ümeraya mutlak bir şekilde hizmet ettiğini, onları meşru kılarak menfaat temin ettiğini iddia eden genellemeler ve katılımcı siyasî yapılanmanın yokluğu dolayısıyla Emevîler sonrasın­daki bütün İslam tarihini Roma-Bizans geleneğinin devamı gören yaklaşım biçimleri bu tür metot açmazlarından kaynaklanan teorik yanılgılar doğur­maktadır. Günümüzde işlerliği olan siyasî ilişki biçimlerini siyasî mekanizmaların yegane temel unsuru olduğunu aksiyomatik bir şekilde kabul ederek tarihe yaklaşmak ve tarihî olguları bu perspektiften mutlak bir düzlemde yargılamak çoğu zaman tarihe nüfuz edilmesin! imkansızlaştırır.





  2. 2
    ADVİE
    Bayan Üye

    Cevap: Tarih Metodolojisi ve Geleneği Yeniden Yorumlama Sürecindeki Önemi

    Reklam



    metodoloji anlamı Yöntem bilimi demek belirli bir alanda kullanılan bütün metotlar; geniş anlamı ile, metotların bilim ve felsefesi olarak açıklanabilir. tarihle ilgili olanı kültürlerin irdelenmesi olabilir







+ Yorum Gönder
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi