Nazım Hikmet Ve Şiirleri

+ Yorum Gönder
2. Sayfa BirinciBirinci 123 ... Sonuncu8Sonuncu9
Şiir Bölümü ve Ünlü Şairlerden Şiirler Bölümünden Nazım Hikmet Ve Şiirleri ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 13
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    Reklam

    --->: Nazım Hikmet Ve Şiirleri

    Reklam



    ÖLÜME DAİR

    Buyrun, oturun dostlar,
    hoş gelip sefalar getirdiniz.
    Biliyorum, ben uyurken
    hücreme pencereden girdiniz.
    Ne ince boyunlu ilâç şişesini
    ne kırmızı kutuyu devirdiniz.
    Yüzünüzde yıldızların aydınlığı
    başucumda durup el ele verdiniz.
    Buyrun oturun dostlar
    hoş gelip sefalar getirdiniz.
    Neden öyle yüzüme bir tuhaf bakılıyor?
    Osman oğlu Hâşim.
    Ne tuhaf şey,
    hani siz ölmüştünüz kardeşim.
    İstanbul limanında
    kömür yüklerken bir İngiliz şilebine,
    kömür küfesiyle beraber
    ambarın dibine...
    Şilebin vinci çıkartmıştı nâşınızı
    ve paydostan önce yıkamıştı kıpkırmızı kanınız
    simsiyah başınızı.
    Kim bilir nasıl yanmıştır canınız...
    Ayakta durmayın, oturun,
    ben sizi ölmüş zannediyordum,
    hücreme pencereden girdiniz.
    Yüzünüzde yıldızların aydınlığı
    hoş gelip sefalar getirdiniz...
    Yayalar-köylü Yakup,
    iki gözüm,
    merhaba.
    Siz de ölmediniz miydi?
    Çocuklara sıtmayı ve açlığı bırakıp
    çok sıcak bir yaz günü
    yapraksız kabristana gömülmediniz miydi?
    Demek ölmemişsiniz?
    Ya siz?
    Muharrir Ahmet Cemil?
    Gözümle gördüm
    tabutunuzun
    toprağa indiğini.
    Hem galiba
    tabut biraz kısaydı boyunuzdan.
    Onu bırakın Ahmet Cemil,
    vazgeçmemişsiniz eski huyunuzdan,
    o ilâç şişesidir
    rakı şişesi değil.
    Günde elli kuruşu tutabilmek için,
    yapyalnız
    dünyayı unutabilmek için
    ne kadar çok içerdiniz...
    Ben sizi ölmüş zannediyordum.
    Başucumda durup el ele verdiniz,
    buyrun, oturun dostlar,
    hoş gelip sefalar getirdiniz...
    Bir eski Acem şairi :
    "Ölüm âdildir" - diyor, -
    "aynı haşmetle vurur şahı fakiri."
    Hâşim,
    neden şaşıyorsunuz?
    Hiç duymadınız mıydı kardeşim,
    herhangi bir şahın bir gemi ambarında
    bir kömür küfesiyle öldüğünü?...
    Bir eski Acem şairi :
    "Ölüm âdildir" - diyor.
    Yakup,
    ne güzel güldünüz, iki gözüm.
    Yaşarken bir kerre olsun böyle gülmemişsinizdir...
    Fakat bekleyin, bitsin sözüm.
    Bir eski Acem şairi :
    "Ölüm âdil..."
    Şişeyi bırakın Ahmet Cemil.
    Boşuna hiddet ediyorsunuz.
    Biliyorum,
    ölümün âdil olması için
    hayatın âdil olması lâzım, diyorsunuz...
    Bir eski Acem şairi...
    Dostlar beni bırakıp,
    dostlar, böyle hışımla
    nereye gidiyorsunuz?

    ForumAlev --->: Nazım Hikmet Ve Şiirleri

  2. 14
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    KIYAMET SURELERİ

    1
    ALÂMETLER SURESİ
    Yedi kat yerin altından uğultular geliyor.
    Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır.
    Haram sevaboldu, sevap haramdır.
    Ak kurt, kara tahtayı daha bir yol kemir,
    çekin ki körükleri
    ateşe girdi demir.
    Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır.
    Duyuldu kim ölüm satılıp kâr edile,
    kendi kendilerin reddü inkâr edile
    ve duyuldu kabuğuna tık ettiği civcivin.
    Duyuldu uykusundan uyandığı
    zincirinden başka kaybedecek şeyi olmayan devin.
    Yedi kat yerin altından uğultular geliyor.
    Medet yoktur, bakma geri.
    Kantarma zapteylemez oldu beygiri.
    Çıkmış üzengiden, ayağı yok mu?
    Kan sızar, şâk olmuş, dudağı yok mu?
    Gider, böyle gider, dahi gider
    bu âteş yolların durağı yok mu?
    Bu yol orda biten yoldur.
    "Türabolmak ne müşküldür..."
    Çekin ki körükleri
    ocağa girdi demir.
    Bir ateş külçesi düştü buzların ortasına.
    Alâmetler belirdi, kıyamet alâmetleridir.
    Haberdir, erişmekte kaynayan su galeyan noktasına.
    2
    TEBAHHUR SURESİ
    Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş, üryan idiler,
    herbiri aşikâr etmişti zamirin.
    Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu,
    encam
    tavı gelmiş demirin.
    Vadenin irişip çattığını bildiler,
    kavaklar titreşip yere eğildiler,
    ve çınar ağaçları
    gördüler haykıraraktan,
    köklerinin yılan ölüleri gibi
    koptuğunu topraktan.
    Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş, üryan idiler.
    Kızıl kanatlı kuşlar kayalarda
    hazırdı atlamaya.
    Vadenin irişip çattığını bildiler,
    kabardı, köpüklendi dalgalar
    başladılar çatlamaya.
    Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu.
    Ve rûzigâr
    yükseldi ağır ağır, çoğaldı gitgide
    birikti, birikti ve ânı-vahitte
    "Ah edildi derinden
    yer oynadı yerinden,"
    yıkıldı köprüler kemerlerinden,
    yazılı taşlar kapandı yüzükoyun.
    Bu dem kıyamet demidir,
    bu, buhara inkılâbıdır kaynayan suyun...








  3. 15
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    BİR CEZAEVİNDE, TECRİTTEKİ ADAMIN MEKTUPLARI

    1.

    Senin adını
    kol saatımın kayışına tırnağımla kazıdım.
    Malum ya, bulunduğum yerde
    ne sapı sedefli bir çakı var,
    (bizlere âlâtı-katıa verilmez),
    ne de başı bulutlarda bir çınar.
    Belki avluda bir ağaç bulunur ama
    gökyüzünü başımın üstünde görmek
    bana yasak...
    Burası benden başka kaç insanın evidir?
    Bilmiyorum.
    Ben bir başıma onlardan uzağım,
    hep birlikte onlar benden uzak.
    Bana kendimden başkasıyla konuşmak
    yasak.
    Ben de kendi kendimle konuşuyorum.
    Fakat çok can sıkıcı bulduğumdan sohbetimi
    şarkı söylüyorum karıcığım.
    Hem, ne dersin,
    o berbat, ayarsız sesim
    öyle bir dokunuyor ki içime
    yüreğim parçalanıyor.
    Ve tıpkı o eski
    acıklı hikâyelerdeki
    yalnayak, karlı yollara düşmüş, yetim bir çocuk gibi bu yürek,
    mavi gözleri ıslak
    kırmızı, küçücük burnunu çekerek
    senin bağrına sokulmak istiyor.
    Yüzümü kızartmıyor benim
    onun bu an
    böyle zayıf
    böyle hodbin
    böyle sadece insan
    oluşu.
    Belki bu hâlin
    fizyolojik, psikolojik filân izahı vardır.
    Belki de sebep buna
    bana aylardır
    kendi sesimden başka insan sesi duyurmayan
    bu demirli pencere
    bu toprak testi
    bu dört duvardır...
    Saat beş, karıcığım.
    Dışarda susuzluğu
    acayip fısıltısı
    toprak damı
    ve sonsuzluğun ortasında kımıldanmadan duran
    bir sakat ve sıska atıyla,
    yani, kederden çıldırtmak için içerdeki adamı
    dışarda bütün ustalığı, bütün takım taklavatıyla
    ağaçsız boşluğa kıpkızıl inmekte bir bozkır akşamı.
    Bugün de apansız gece olacaktır.
    Bir ışık dolaşacak yanında sakat, sıska atın.
    Ve şimdi karşımda haşin bir erkek ölüsü gibi yatan
    bu ümitsiz tabiatın
    ağaçsız boşluğuna bir anda yıldızlar dolacaktır.
    Yine o malum sonuna erdik demektir işin,
    yani bugün de mükellef bir daüssıla için
    yine her şey yerli yerinde işte, her şey tamam.
    Ben,
    ben içerdeki adam
    yine mutad hünerimi göstereceğim
    ve çocukluk günlerimin ince sazıyla
    suzinâk makamından bir şarkı ağzıyla
    yine billâhi kahredecek dil-i nâşâdımı
    seni böyle uzak,
    seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi
    kafamın içinde duymak...
    2
    Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar.
    Dışarda, bozkırın üstünde birdenbire
    taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire...
    Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar,
    dışarda bozkırın üstünde pırıltılar...
    Ve içerde artık böcekleriyle canlanan kerevet,
    suyu donmayan testi
    ve sabahları çimentonun üstünde güneş...
    Güneş,
    artık o her gün öğle vaktine kadar,
    bana yakın, benden uzak,
    sönerek, ışıldayarak
    yürür...
    Ve gün ikindiye döner, gölgeler düşer duvarlara,
    başlar tutuşmaya demirli pencerenin camı :
    dışarda akşam olur,
    bulutsuz bir bahar akşamı...
    İşte içerde baharın en kötü saatı budur asıl.
    Velhasıl
    o pul pul ışıltılı derisi, ateşten gözleriyle
    bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı
    hürriyet denen ifrit...
    Bu bittecrübe sabit, karıcığım,
    bittecrübe sabit...
    3
    Bugün pazar.
    Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
    Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
    bu kadar mavi
    bu kadar geniş olduğuna şaşarak
    kımıldanmadan durdum.
    Sonra saygıyla toprağa oturdum,
    dayadım sırtımı duvara.
    Bu anda ne düşmek dalgalara,
    bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
    Toprak, güneş ve ben...
    Bahtiyarım...
    1938








  4. 16
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    ŞABAN OĞLU SELİM İLE KİTABI

    1

    İSTANBUL'DA, BALIK PAZARI'NDA, BİR MEYHANEDE BİR HAPİSANE MUKAYYİDİ

    "- Yanarak,
    yanarak parmakları şerrârelerden
    insan yüreklerine dokundu bu elleri
    yirmi beş senedir
    yani bir rubu asır
    hapisane kaleminde mukayyit kulunuzun...
    İnsanoğlunun ömrü
    belki lüzumundan fazla kısa
    belki lüzumundan fazla uzun...
    Bir tek daha içelim...
    'Ağlamaktan,
    ağlamaktan yine zehroldu şarabım bu gece...'"
    Kalktı Bebek tramvayı Eminönü'nden.
    Zifiri karanlık Balıkpazarı.
    Meyhanenin camlarına yağmur yağıyor...
    "- Ruhum,
    'havâda yaprağa döndürdü rûzigâaar beni...'
    Muallim Naci merhum...
    Bu hâyı huy
    bu hâyı huy neden?
    Ve insanlar neden dolayı
    şu tabakta yatan uskumru gibi mahzun?
    Kıyamet günü
    bir suali var Ezraile
    hapisane kaleminde mukayyit kulunuzun...
    Bir tek daha içelim...
    Hiç adam asılırken gördünüz mü?
    Yarın bir tane asacağız,
    şafakla
    şafakla beraber...
    Abdülhamid
    atardı Tıbbiye talebesini
    Sarayburnu'ndan.
    Akıntı götürmüş çuvalları
    bulamadılar...
    Çok adam
    çok adam asıldı Hürriyette...
    Eskiden köprü başında asarlardı,
    bunu Sultanahmet'te...
    Yağmur dinmezse ıslanacak...
    Bir tek daha içelim...
    İstanbul şehrinin yoktur menendi.
    'Âdemin
    âdemin canlar katar âbuhavâsı cânına...'
    demiş,
    demiş şair Nedim Efendi..."

    II
    ŞABAN OĞLU SELİM
    Beykoz'un cam fabrikası
    moderen fabrikadır.
    Pencere camlarını biraz dalgalı çıkarır,
    biraz çarpıksa da su bardakları,
    kesme likör kadehleri harikadır...
    Ustabaşı değildi Selim
    büyük ustaların hünerini almıştı ama.
    Onun elinden çıkan cama
    gözlerin kapalı ayna dökebilirsin.
    Selim daima
    büyük bir sırrı çözmek
    bir şeyler anlamak ister gibi bakar adama.
    İnandıklarına katıksız inandı,
    sevdiklerini hilesiz sevdi Selim.
    Severdi pencere camlarını,
    severdi lamba şişelerini,
    karafakileri sever,
    likör kadehlerine düşmandı...

    III
    KUZGUNCUK
    Beykoz'da oturmalı
    Beykoz'da çalışan adam.
    Fakat Kuzguncuk şirin yerdir
    ve gayet nefis yapar gül reçelini
    pansiyoncu Madam
    ve kızı Raşel...
    Aynada bir kartpostal :
    bir manzara Nis şehrinden.
    İskemle, karyola, konsol...
    Denize nazırdı pencereleri...
    Güneşte tavana suların ışıltısı vurur,
    karanlık şilepler geçerdi geceleri
    insanı olduğu yerde
    eli böğründe bırakarak...
    Selim'in odası havadardı.
    Kırmızı yazmalar kururdu yandaki boş arsada.
    Sağda Cevdet Paşa yalısı.
    Yalıda bir tavus kuşu
    bir de Mebrure Hanım vardı.
    Mebrure Hanım
    tafta entariler giyerdi.
    Çok ihtiyardı
    ve mavi gözleri kördü.
    Tentene işlerdi Mebrure Hanım.
    Uyanır bir beyaz güle başlar,
    uyurken dağıtırdı gülünü...
    Merhum Cevdet Paşa yalısında
    Mebrure Hanımı unutmuşlardı...
    Beykoz'da oturmalı
    Beykoz'da çalışan adam.
    Fakat Kuzguncuk şirin yerdir.
    Ve kırmızı yazmalar kuruyan boş arsadan
    dünyayı zapta gidecek olan
    pulsuz balıklar gibi çıplak çocukların
    her akşam dinlerdi çığlıklarını Selim...

    IV
    KİTAP
    "Kitap rüzgâr olmalı, perdeyi kaldırmalıdır,
    kitap, kanber tayı olmalı Şah İsmail'in
    seni sırtına alıp
    devlerin üstüne saldırmalıdır.
    Devler kale kapısında
    devler yedi başlı ve simsiyah dururlar...
    Onları mutlaka yeneceksin.
    Bir duvar yıkılacak
    bir bahçeye ineceksin..."
    Böyle bir kitap buldu Selim :
    Kara kara yazılar
    beyaz kâat üstünde.
    Büyücek bir el kadar
    kırk yapraklı bir kitap...

    V
    SON VAPUR
    Kalktı son vapur iskeleden.
    "64" numara, pul pul karışıp yıldızlara
    boş ve yorgun akıyor suyun üstünde...
    Gece seslerle dolu.
    Aynada : Raşel'in kolu
    Selim'in eli
    ve son vapurun yolu...
    "- Selim, ateş gibi elin..."
    Eli beyazdı,
    karanlık gözleri
    ve kırmızı saçları vardı Raşel'in...

    VI
    YİRMİ BİRİNCİ YAPRAK
    "Toprağın ismiyle başlarız söze.
    Sen ki topraksın
    seni sevmeyi bilmeli.
    Sendedir ekinimizin tohumu
    ve yapılarımızın temeli.
    Demirimiz ve kömürümüz sendedir.
    Sendedir rüzgârların gibi geçen ömrümüz,
    sendedir...
    Sen ki topraksın,
    durup dinlenmeden değişirsin.
    Sen su damlalarında halkeyledin bizi.
    Biz seni değiştirip
    değiştirmedeyiz kendi kendimizi..."
    Bu, yirmi birinci yapraktır.
    Selim kapattı kitabı.
    Hürriyetin ilk şarkısı anlamaktır.
    Ve Selim,
    ve Şaban oğlu Selim şarkı söylüyor...

    VII
    RAŞEL'İN RÜYASI
    "- Hasan Ustayı çıkarmışlar işinden.
    Çocukları var :
    şu kadar, şu kadar...
    Laz fırıncı dükkânını kapatmış,
    ve Doktor Moiz
    dün vurdu kendini...
    Seni dinledim dinleyeli, Selim,
    korkulu rüyalar görüyorum :
    Şişman adamlar, kolları alabildiğine uzun,
    tırnaklarında kan
    omuzlarında altın çuvalları
    rap, rap, yürüyorlar...
    Ne çok insan öldürüyorlar, Selim,
    ne çok insan öldürüyorlar..."

    "- Korkma günler bizimdir,
    bizimdir, Raşel'im..."

    VIII
    KIRKINCI YAPRAK
    "Gelirken dünyaya kanla, ateşle,
    çağırdılar yedi kat yerin altından
    mezarlarını kazacak olanları..."
    Bu kırkıncı yapraktır.
    Selim kapattı kitabı.
    Anladığını anlatmayan alçaktır...
    Ve Selim,
    ve Şaban oğlu Selim...

    IX
    İSTANBUL'DA, HAPİSANEDE HAPİSANE MUKAYYİDİ
    "- Bugün bir hayli yolcu aldık.
    Bu meyanda :
    gümrük ihtilâsı,
    eroin şebekesi ve Topkapı cinayeti
    geldiler.
    Mevcut : 727.
    Kadınlar hariç.
    Bugün de geçirdik vakti keraheti...
    Bir misafir daha var,
    onu da kaydedelim :
    1328,
    1328 doğumlu
    Şaban oğlu...
    Mirim,
    ben yazarken
    sen pencereden nazar et :
    böyle akşam ışığında
    durur
    durur taştan değil
    renkli camlardan yapılmış gibi Sultanahmet...
    ... 1328
    1328 doğumlu
    Şaban oğlu
    Şaban oğlu Selim...
    Ayaklarının üstüne basamıyor
    ve sol gözü kan içinde...
    Esbabını bilirim...
    Mirim,
    bu hâyı huy,
    bu hâyı huy neden bu beldede?
    Ey Fuzuli nerdesin?
    Nerdesin Galip Dede?
    Ey Nedim...
    İstanbul şehrinin yoktur menendi.
    'Âdemin
    âdemin canlar katar âbuhavâsı cânına...'
    demiş,
    demiş şair Nedim Efendi..."



  5. 17
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    LODOS

    Başlangıç
    Kim bilir kaç milyon ton ağırlığında
    ummanda çalkalanmakta su.
    En yalnız dalganın üzerinde
    boş bir konserve kutusu...
    + 1
    Bir aydır ki hapisane geceleri böyledir :
    kızgın dişi kediler
    - apışları ıslak
    tüyleri diken diken
    enselerinde diş yerleri -
    bazan kuş
    bazan insan sesi çıkarıp
    dolaşıyorlar
    gebe kalana kadar.
    Mevsim bahara yakın.
    Hava lodos.
    Nasıl şiddetli
    nasıl sıcak esiyor...
    Biz altı yüz adet
    kadınsız erkeğiz.
    Alınmış elimizden
    doğurtmak imkânımız.
    En müthiş kudretim yasak bana :
    yeni bir hayat aşılamak,
    bereketli bir rahimde yenmek ölümü,
    yaratmak seninle beraber :
    sevgilim, yasak bana etine dokunmak senin...
    Mevsim bahara yakın.
    Fırtına.
    Lodos.
    Nasıl şiddetli
    nasıl sıcak esiyor...
    Bir yerlerde bir cam kırıldı yine
    - bu gece bu üçüncüsü -.
    Hangi boş koğuşun kapısı açık kalmış,
    küüüt, küt,
    nasıl çarpıyor...
    + 2
    Tepedelen cephesinde bir ceset,
    örtülüyor altında karların,
    ve başından uçan miğferi
    yuvarlanıyor önünde rüzgârın...
    + 3
    Fabrikanın avlusunda
    elektrik ışığı,
    ucunda ince bir telin
    sallanıyor iki yana,
    Bir kadın.
    Boynu çıplak,
    Uzun saçlarıyla etekleri uçarak,
    atölyenin kapısında...
    Rüzgâr vurdu putrellere.
    Atölyenin saçağından
    büyük bir buz parçası düştü yere...
    + 4
    Ovaya dörtnala yaylılar iniyor :
    çıngıraklar hamutlarında beygirlerin.
    Ve iki yanda çırpınan muşambalarıyla
    koşuyorlar gece yarısı denize doğru...
    + 5
    İnce uzun kılçıklardan ibaret kalan kavak ağaçları
    aydınlıktılar
    mehtâbolmadığı halde.
    Ve kalın
    ve dallı budaklı kestaneler kımıldanıyor
    - iki yana sallanıyor değil
    ağır ağır yer değiştiriyor âdeta -
    gidiyordu göz alabildiğine
    yıldızların ışığında
    yapraksız ahşap kalabalığı...
    Buna rağmen bu lodos,
    bu uğultu.
    Buna rağmen havada
    dişi bir ten kokusu
    ve yüklü bir yumurtalığın sıcaklığı...
    Dağlarda kar çözülüyor.
    Yürüyor usareler
    yapraksız dalların ucuna doğru.
    Gebe.
    Gebelik.
    Mevsim bahara yakın
    ve doğumun
    - korkunç
    güzel
    ve sıcaktır -
    günü doldu dolacak...
    23.1.1941


  6. 18
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    YİRMİNCİ ASRA DAİR

    - Uyumak şimdi,
    uyanmak yüzyıl sonra, sevgilim...
    - Hayır,
    kendi asrım beni korkutmuyor
    ben kaçak değilim.
    Asrım sefil,
    asrım yüz kızartıcı,
    asrım cesur,
    büyük
    ve kahraman.
    Dünyaya erken gelmişim diye kahretmedim hiçbir zaman.
    Ben yirminci asırlıyım
    ve bununla övünüyorum,
    Bana yeter
    yirminci asırda olduğum safta olmak
    bizim tarafta olmak
    ve dövüşmek yeni bir âlem için...
    - Yüz yıl sonra, sevgilim...
    - Hayır, her şeye rağmen daha evvel.
    Ve ölen ve doğan
    ve son gülenleri güzel gülecek olan yirminci asır
    (benim şafak çığlıklarıyla sabaha eren müthiş gecem)
    senin gözlerin gibi, Hatçem,
    güneşli olacaktır.
    12. 11. 1941


  7. 19
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    RUBAİLER

    BİRİNCİ BÖLÜM

    5

    Sarılıp yatmak mümkün değil bende senden kalan hayâle.
    Halbuki sen orda, şehrimde gerçekten varsın etinle kemiğinle
    ve balından mahrum edildiğim kırmızı ağzın, kocaman gözlerin gerçekten var
    ve âsi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki dokunamıyorum bile...
    6
    Öptü beni : "- Bunlar, kâinat gibi gerçek dudaklardır," - dedi.
    "Bu ıtır senin icâdın değil, saçlarımdan uçan bahardır," - dedi.
    "İster gökyüzünde seyret, ister gözlerimde :
    "körler onları görmese de, yıldızlar vardır," - dedi...
    7
    Bu bahçe, bu nemli toprak, bu yasemin kokusu, bu mehtaplı gece
    pırıldamakta devâmedecek ben basıp gidince de,
    çünkü o ben gelmeden, ben geldikten sonra da bana bağlı olmadan vardı
    ve bende bu aslın sureti çıktı sadece...
    8
    "- Paydos..." - diyecek bize bir gün tabiat anamız, -
    "gülmek ağlamak bitti çocuğum..."
    Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak :
    görmeyen, konuşmayan, düşünmeyen hayat...
    9
    Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha,
    güzelim dünya elvedâ,
    ve merhaba
    k â i n a t . . .
    10
    Balla dolu petek
    yani gözlerin güneşle dolu...
    Gözlerin, sevgilim, gözlerin toprak olacak yarın,
    bal başka petekleri doldurmaya devâmedecek...

    İKİNCİ BÖLÜM
    1
    "- Şarapla doldur tasını, tasın toprakla dolmadan," - dedi Hayyam.
    Baktı ona gül bahçesinin yanından geçen uzun burunlu, yırtık pabuçlu adam:
    "- Ben, bu nimetleri yıldızlarından çok olan dünyada açım," - dedi,
    "şaraba değil, ekmek almaya bile yetmiyor param..."
    3
    Ömür gelip geçiyor, vakti ganimet bil uyanılmaz uykulara varmadan :
    yâkut şarabı billûr kadehe doldur, seher vaktidir ey delikanlı uyan...
    Perdesiz, buz gibi odasında uyandı delikanlı,
    gecikmeyi affetmeyen fabrikanın canavar düdüğüydü uğuldayan...
    4
    Geçmiş günün hasretini çekmem
    - yalnız bir yaz gecesi bir yana -
    ve gözümün son mavi pırıltısı bile
    gelecek günün müjdesini verecek sana...

    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
    1
    İnsan
    ya hayrandır sana, ya düşman.
    Ya hiç yokmuşsun gibi unutulursun
    ya bir dakka bile çıkmazsın akıldan...
    2
    Çürüksüz ve cam gibi berrak bir kış günü
    sımsıkı etini dişlemek sıhhatli, beyaz bir elmanın.
    Ey benim sevgilim, karlı bir çam ormanında nefes almanın
    bahtiyarlığına benzer seni sevmek...
    4
    Gün iyiden iyiye ışıdı artık,
    tortusu dibe çöken bir su gibi duruldu, berraklaştı ortalık.
    Sevgilim, sanki seninle yüz yüze geldim birdenbire :
    aydınlık, alabildiğine aydınlık...


  8. 20
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    KARA HABER

    Erzincan'da bir kuş var
    kanadında gümüş yok.
    Gitti yârim gelmedi
    gayrı bunda bir iş yok.
    Oy, dağlar, dağlar, dağlar...
    Aldı ellerine kanlı başını
    karın ortasında Erzincan ağlar...
    O ağlamasın da kimler ağlasın...
    Kar yağar lapa lapa
    tipidir gelir geçer...
    Yan yana sırtüstü yatan ölüler
    akşam olur tandıramaz
    ateşini yandıramaz...
    Gün ağarır, şafak söker
    kimsecikler gitmez suya.
    Ezilmiş başlarıyla ölüler
    vardılar uyanılmaz uykuya.
    Ses edip geceye beyaz taşından
    kışlanın saati çaldı ikiyi.
    Ne çabuk, lahzada bitti yaşamak.
    Kimisi altı aylık,
    kiminin sakalı ak,
    kimi on üç, on dört yaşında;
    kimi yola gidecek,
    kimisi mektup bekler
    yan yana sırtüstü yatan ölüler...
    Yayıkta yağ vardı, dövülemedi,
    ak peynir torbaya koyulamadı,
    hasret gitti ölüler
    dünyaya doyulamadı...
    Uyanıp kaçamadılar,
    kuş olup uçamadılar,
    açıldı kuyular kimse inemez.
    Erzincan beygiri rahvandır amma
    ölüler ata binemez
    yan yana sırtüstü yatan ölüler..
    1940


  9. 21
    YapRock
    Forumun Herşeyi

    --->: Nazım Hikmet Ve Şiirleri

    Reklam



    DÜNYANIN EN TUHAF MAHLUKU

    Akrep gibisin kardeşim,
    korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
    Serçe gibisin kardeşim,
    serçenin telaşı içindesin.
    Midye gibisin kardeşim,
    midye gibi kapalı, rahat.
    Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
    Bir değil,
    beş değil,
    yüz milyonlarlasın maalesef.
    Koyun gibisin kardeşim,
    gocuklu celep kaldırınca sopasını
    sürüye katılıverirsin hemen
    ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
    Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
    hani şu derya içre olup
    deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
    Ve bu dünyada, bu zulüm
    senin sayende.
    Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
    ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
    kabahat senin,
    - demeğe de dilim varmıyor ama -
    kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!
    1947


  10. 22
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    YAŞAMAYA DAİR

    1

    Yaşamak şakaya gelmez,
    büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
    bir sincap gibi meselâ,
    yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
    yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.
    Yaşamayı ciddiye alacaksın,
    yani, o derecede, öylesine ki,
    meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
    yahut, kocaman gözlüklerin,
    beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
    insanlar için ölebileceksin,
    hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
    hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
    hem de en güzel, en gerçek şeyin
    yaşamak olduğunu bildiğin halde.
    Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
    yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin,
    hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
    ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
    yaşamak, yani ağır bastığından.
    1947
    YAŞAMAYA DAİR
    2
    Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
    yani, beyaz masadan
    bir daha kalkmamak ihtimali de var.
    Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
    biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
    hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
    yahut da yine sabırsızlıkla bekleyeceğiz
    en son ajans haberlerini.
    Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
    diyelim ki, cephedeyiz.
    Daha orda ilk hücumda, daha o gün
    yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
    Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
    fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
    belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
    Diyelim ki, hapisteyiz,
    yaşımız da elliye yakın,
    daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
    Yine de dışarıyla beraber yaşayacağız,
    insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgârıyla
    yani, duvarın arkasındaki dışarıyla.
    Yani, nasıl ve nerde olursak olalım
    hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
    1948
    YAŞAMAYA DAİR
    3
    Bu dünya soğuyacak,
    yıldızların arasında bir yıldız,
    hem de en ufacıklarından,
    mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
    yani, bu koskocaman dünyamız.
    Bu dünya soğuyacak günün birinde,
    hattâ bir buz yığını
    yahut ölü bir bulut gibi de değil,
    boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
    zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
    Şimdiden çekilecek acısı bunun,
    duyulacak mahzunluğu şimdiden.
    Böylesine sevilecek bu dünya
    "Yaşadım" diyebilmen için...
    Şubat 1948


  11. 23
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    ANGİNA PEKTORİS

    Yarısı burdaysa kalbimin
    yarısı Çin'dedir, doktor.
    Sarınehre doğru akan
    ordunun içindedir.
    Sonra, her şafak vakti, doktor,
    her şafak vakti kalbim
    Yunanistan'da kurşuna diziliyor.
    Sonra, bizim burda mahkûmlar uykuya varıp
    revirden el ayak çekilince
    kalbim Çamlıca'da bir harap konaktadır
    her gece,
    doktor.
    Sonra, şu on yıldan bu yana
    benim, fakir milletime ikrâm edebildiğim
    bir tek elmam var elimde, doktor,
    bir kırmızı elma :
    kalbim...
    Ne arteryo skleroz, ne nikotin, ne hapis,
    işte bu yüzden, doktorcuğum, bu yüzden
    bende bu angina pektoris...
    Bakıyorum geceye demirlerden
    ve iman tahtamın üstündeki baskıya rağmen
    kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor...
    Nisan 1948


  12. 24
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    AŞI

    1

    tarla hazırdı
    koyu esmer eti anadan doğma çırılçıplak
    tarla hazırdı
    şişkin ıslak dudaklarını açmıştı yarı yarıya
    uzun sürmedi bekleyiş
    sabah aydınlığında canlı küçük kurtlar gibi yukardan saçılıp aktı tohum
    hazla ürperdi toprak
    içine çekti akanı
    açılıp kapanarak
    açılıp kapanarak
    sonra da mahmur
    bir kat daha güzel
    terli kabarık
    gerindi
    ben ölümden kuvvetliyim diyebilirdi
    gebeydi artık
    2
    arılar fırladı güneşe doğru
    en önde kızoğlankız yeni beyarı
    nazlı bir vızıltıdır zar gibi ince şeffaf kanatları
    beli koptu kopacak
    altın tüylü süzme karnında da üç kızıl kuşak
    yetişip önledi onu erkeklerin en güçlüsü
    sonra yukarda boşlukta güneşin orda
    dikenli incecik bacakları karıştı birbirine
    bir saniye sürdü aşı
    silkinip kurtuldu dişi
    düştü erkek
    içinden kopan etleriyle toprağa
    3
    odalarının penceresi ormana açık
    ağır yaz bulutlarının altında orman
    bir yumurtalık gibi de nemli ılık
    erkeğin yüzünde aşağıdan
    kadının gözlerinden vuran ışık
    ormanın üstüne yağmur boşandı ansızın
    yeşil elâ gözlerini yumdu kadın
    yarı açık ağzında ıslak dişleri berrak duru
    içinde taa yüreğinin kökünde sıcak sıcak duydu yağmuru
    4
    atan bir damar gibi akıyor nehir
    acı yemişleri dikenli dallarıyla duruyor ağaç
    duruyor kıraç yabani
    güneşte bir şarkı gibi parladı balta
    kesildi ağacın gövdesi orta yerinden
    ihtiyardı esmerdi ıslaktı makta
    kanayacaktı da âdeta
    aşı bıçağıyla açıldı yarık
    sokuldu ucu kalemin
    bu kesik
    bu yabani gövdede müjdesi vardı artık
    dikensiz dalları
    ince kabuklu tatlı yemişleri
    geniş yapraklarıyla gelecek olan
    yepyeni bir âlemin.
    1948


+ Yorum Gönder
2. Sayfa BirinciBirinci 123 ... Sonuncu8Sonuncu9
tik tak nazım hikmet
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi