Nazım Hikmet Ve Şiirleri

+ Yorum Gönder
4. Sayfa BirinciBirinci ... 345 Sonuncu8Sonuncu9
Şiir Bölümü ve Ünlü Şairlerden Şiirler Bölümünden Nazım Hikmet Ve Şiirleri ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 37
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    Reklam

    --->: Nazım Hikmet Ve Şiirleri

    Reklam



    PİRİ REİS'İN HARTASI

    Piri Reis düşlerimizi çizmiş hartasına
    boyamış serin deniz sabahlarının renkleriyle.
    Piri Reis düşlerimizi çizmiş hartasına
    göz görmemiş, el değmemiş yıldız hevenkleriyle.
    Piri Reis düşlerimizi çizmiş hartasına
    varılan kıyılardan ayak basmamış kumsallara doğru
    hayırsız adalarla yeşil papağanların arasından
    billûr köşklere giden yolu.
    Reis'in hartasında kıtalardan büyük boynuzlu balıklar
    ve timsah başlı maymunlar yanardağlardan iri
    Reis'in hartasında yelkenliler yürek kadar
    ama balıklarla maymunlar yutamıyor yelkenlileri.
    Yolculuklar başlamaz yürek çağırmasa
    akıl yorulabilir, yılabilir, ama yüreğin sırtı gelmez yere.
    Yelkenlilerle gidiliyor kosmosa
    Piri Reis'in hartasında yüzen yürek kadar yelkenlilerle.
    29 Aralık 1960, Moskova



    Bu Yazı --->: Nazım Hikmet Ve Şiirleri İsimlidir

  2. 38
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    GELİYOR SIRAM

    Geliyor sıram
    ansızın atlayacağım boşluğa
    ne çürüyen etimden haberim olacak
    ne gözlerimin çukurunda dolaşan böceklerden
    durup dinlenmeden ölümü düşünüyorum
    sıram yakın demek.
    10 Eylül 1961, Laypzig


  3. 39
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    SAMAN SARISI

    Vera Tulyakova'ya derin saygılarımla

    1

    Seher vaktı habersizce girdi gara ekspres
    kar içindeydi
    ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
    peronda benden başka da kimseler yoktu
    durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri
    perdesi aralıktı
    genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı
    üst ranzada uyuyanı göremedim
    habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
    bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini
    baktım arkasından
    üst ranzada ben uyuyorum
    Varşova'da Biristol Oteli'nde
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
    oysa karyolam tahtaydı dardı
    genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    ak boynu uzundu yuvarlaktı
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
    oysa karyolası tahtaydı dardı
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
    oysa karyolalar tahtaydı dardı
    iniyorum merdivenleri dördüncü kattan
    asansör bozulmuş yine
    aynaların içinde iniyorum merdivenleri
    belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
    üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli
    bir gül açıldı ağır ağır
    Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde
    taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden
    şair Nikolas Gilyen Havana'ya döndü çoktan
    yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum yu-
    dum şehirlerimizin hasretini
    iki şey var ancak ölümle unutulur
    anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü
    kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık
    yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
    çıktılar önüme ansızın
    oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı
    bir mangaydılar
    kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri
    kolları kollarında gamalı haç işaretleri
    elleri ellerinde otomatikleri vardı
    omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu
    omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu
    hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu
    ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler
    yürüdük
    korktukları hem de hayvanca korktukları belli
    gözlerinden belli diyemem
    başları yok ki gözleri olsun
    korktukları hem de hayvanca korktukları belli
    belli çizmelerinden
    korku belli olur mu çizmelerden
    oluyordu onlarınki
    korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız
    bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara
    her sese her kıvıltıya ateş ediyorlar
    hattâ Şopen Sokağı'nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler
    ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor
    ve kurşun seslerini benden başka duyan yok
    ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez
    ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek
    ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli
    bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce
    bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi
    derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından
    sicim
    ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde
    sıcak bir fırancala gibi
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
    Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
    kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca
    Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
    bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler
    tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı
    girdim büyük salona genç bir kadınla
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu
    bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki
    gibi
    ve sen bundan dolayı
    bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin
    belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne
    uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada
    ak boynun uzundu yuvarlaktı
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu
    ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı
    vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
    ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında
    onu oraya sen koydun
    bir taş kuyunun dibindeki suydu
    bakıyorum eğilip
    bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz
    sesleniyorum
    seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları
    ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde
    gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın
    kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin
    cıgaranın ucunda senin
    ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda
    ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi
    aklından geçenlerdeydi ayrılık
    benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
    ayrılık rahatlığındaydı senin
    senin güvenindeydi bana
    büyük korkundaydı ayrılık
    birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
    oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin
    ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin
    ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem
    tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı
    vakıt hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize
    yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında
    vakıt hızla akıyordu geriye doğru
    ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu
    ardımızdan koşuyordu önümüze
    Yagelon Üniversitesi'nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dola-
    şıyor
    bozmağa çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını
    ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oy-
    nuyor Katolik öğrencilerle
    vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
    vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta'nın
    orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte ruhlarını da alev alev
    döküyor yeni kalıplara
    ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur
    Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece
    yarısını çaldı
    Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi
    şehre yaklaşan düşmanı verdi haber
    ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın
    borazan iç rahatlığıyla öldü
    ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acı-
    sını düşündüm
    vakıt hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur is-
    kelesi gibi arkada kaldı
    seher vaktı habersizce girdi gara ekspres
    yağmurlar içindeydi Pırağ
    bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı
    kapağını açtım
    içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
    kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna
    habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
    baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık
    yağmurlar içindeydi Pırağ
    sen yoksun
    uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada
    üst ranza bomboş
    sen yoksun
    yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı
    içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı
    söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse
    yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından
    sokaklar bomboş
    bütün pencerelerde perdeler inik
    tıramvaylar bomboş geçiyor
    biletçileri vatmanları bile yok
    kahveler bomboş
    lokantalar barlar da öyle
    vitrinler bomboş
    ne kumaş ne kıristal ne et ne şarap
    ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu
    ne bir karanfil
    şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on
    kat artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler Köprü-
    sü'nden martılara ekmek atıyor
    gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp
    her lokmayı
    vakıtları yakalamak istiyorum
    parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının
    yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı
    üst ranzada uyuyanı göremedim
    ben değilim bir uyuyan varsa orda
    belki de üst ranza boş
    Moskova'ydı üst ranzadaki belki
    duman basmış Leh toprağını
    Birest'i de basmış
    iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor
    ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar
    Berlin'den beri kompartımanda bir başımayım
    karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah
    yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim
    garson kız tanıdı beni
    iki piyesimi seyretmiş Moskova'da
    garda genç bir kadın beni karşıladı
    beli karınca belinden ince
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    tuttum elinden yürüdük
    yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata
    o yıl erken gelmişti bahar
    o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi
    Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık
    yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı'nda yitirdim ansızın seni oysa
    ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını
    senin sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra
    elini
    ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan
    ama yine de ansızın yitirdim seni
    alfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun
    bulvarlar karlı
    seninkiler yok ayak izleri arasında
    botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım
    milisyonerlere sordum
    görmediniz mi
    eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz
    elleri gümüş şamdanlarda mumlardır
    milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor
    görmedik
    İstanbul'da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç mavna
    gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları
    seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan romorkörün kaptanına seslene-
    medim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamaz-
    dı yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu
    seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan
    görmedik
    girdim giriyorum Moskova'nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara
    ve yalnız kadınlara soruyorum
    yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar
    al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife
    ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık
    belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlar-
    dan bana ne
    güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz
    görmediniz mi
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman
    Pırağ'da aldı
    görmedik
    vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben
    onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm
    kopuyor
    ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor
    önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telaştır alıyor beni
    tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum
    Bolşoy'a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin
    Kalamış'ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik'le tatlı tatlı konu-
    şuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri san-
    cılar içindeydi ve dünya güzeldi
    lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin
    sırmalı kapıcılara bahşişsever dalgın garsonlara
    gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum
    görmedik
    çaldı gece yarısını Stırasnoy Manastırı'nın saat kulesi
    oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan
    yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda
    oralarda on dokuz yaşıma rastladım
    birbirimizi birde tanıdık
    oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile
    ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik
    ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor
    uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir
    ve Stırasnoy Alanı'na şimdi Puşkin Alanı kar yağmağa başladı
    üşüyorum hele ellerim ayaklarım
    oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü
    çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak
    ağzında ham bir elmanın tadı dünya
    on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki
    gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış
    ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden
    onun başına gelecekleri bir ben biliyorum
    çünkü inandım onun bütün inandıklarına
    sevdim seveceği bütün kadınları
    yazdım yazacağı bütün şiirleri
    yattım yatacağı bütün hapislerde
    geçtim geçeceği bütün şehirlerden
    hastalandım bütün hastalıklarıyla
    bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri
    bütün yitireceklerini yitirdim
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman
    görmedim
    II
    On dokuz yaşım Beyazıt Meydanı'ndan geçiyor çıkıyor Kızıl Meydan'a
    Konkord'a iniyor Abidin'e rastlıyorum da meydanlardan konuşu-
    yoruz
    evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof da dolaşıp
    dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bun-
    dan haberim yok
    meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin'le tavan arasındaki otel
    odamda
    Sen ırmağı da akıyor Notr Dam'ın iki yanından
    ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum Sen ırma-
    ğını rıhtımında yıldızların
    bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris damlarının
    bacalarına karışmış
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
    saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut
    çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin'le
    meydanda fırdönen Celâlettin'den konuşuyoruz
    Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor
    ben renkleri yemiş gibi yerim
    ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar
    bizim Abidin de öyle Avni de Levni de
    mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler
    ve şairleri ressamları çalgıcıları onların
    hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlığında
    suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem öyle görüp
    öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakıtları tuvalinde Abidin'in
    Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi
    genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde
    onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere
    bulacağım
    işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını Sen ırma-
    ğına Sen Mişel Köprüsü'nden
    ömrümün bir parçası Mösyö Düpon'un oltasına takılacak bir sabah çise-
    lerken aydınlık
    Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris'in mavi suretiyle birlikte
    ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir parçasını ne balığa
    ne pabuç eskisine
    atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris'in suretiyle birlikte suret
    eski yerinde kalacak
    Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına ırmakla-
    rın
    damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım
    parmaklarımın ağırlığı yok
    parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına salına
    dönecekler başımın üstünde
    sağım yok solum yok yukarım aşağım yok
    Abidin'e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı'nda şehit düşenin
    ve Gagarin Yoldaşın ve daha adını sanını kaşını gözünü bilmedi-
    ğimiz Titof Yoldaşın ve ondan sonrakilerin ve tavan arasında ya-
    tan genç kadının
    Küba'dan döndüm bu sabah
    Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir çekir-
    dek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya
    sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
    işin kolayına kaçmadan ama
    gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
    ne de ak örtüde elmaların
    ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığın-
    kini
    sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
    1961 yazı ortalarındaki Küba'nın resmini yapabilir misin
    çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının
    resmini yapabilir misin üstat
    yazık yazık Havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir mi-
    sin
    bir el gördüm Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına yakın
    bir duvarın üstünde bir el gördüm
    ferah bir türküydü duvar
    el okşuyordu duvarı
    el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının
    on yedi yaşındaydı el ve Mariya'nın memelerini okşuyordu avucu nasır
    nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu
    yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun
    yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan
    otuz yaşındaydı el ve Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyı-
    sında bir duvarın üstünde gördüm onu
    okşuyordu duvarı
    sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini
    Kübalı balıkçı Nikolas'ın da elini yap karakalem
    kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve
    okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı Nikolas'ın elini
    kocaman bir el
    deniz kaplumbağası bir el
    ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
    artık bütün sevinçlere inanan bir el
    güneşli denizli kutsal bir el
    Fidel'in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp ye-
    şerip ballanan umutların eli
    1961'de Küba'da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat ev-
    ler gibi ağaçlar diken ellerden biri
    çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
    mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el
    yalansız hürriyetin eli
    Fidel'in sıktığı el
    ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü
    yazan el
    hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların balkutusu
    bir karpuzu kesiyorlarmış gibi
    ve gözleri parlıyor erkeklerinin
    ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne
    ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor
    mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
    hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının
    akşam oluyor Paris'te
    Notr Dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris'in bütün eski ye-
    ni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü
    bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filân düşü-
    nüyorum ve anlıyorum ki
    bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri
    sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor
    onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur
    Paris'te bir kestane ağacı olacak
    Paris'in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası
    İstanbul'dan gelip yerleşmiş Paris'e Boğaz sırtlarından
    hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı
    gidip elini öpmek isterdim
    varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar yazısını
    dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar para
    verip alanlar alıp da seyredenler bir de Abidin bir de ben bir de
    bir saman sarısı belâsı, başımın.
    Tiren, Varşova - Krakof - Pırağ
    Moskova - Paris - Havana -Moskova


  4. 40
    YapRock
    Forumun Herşeyi

    DÜNYAYI VERELİM ÇOCUKLARA

    Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne
    allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
    oynasınlar türküler söyliyerek yıldızların arasında
    dünyayı çocuklara verelim
    kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
    hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
    dünyayı çocuklara verelim
    bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
    çocuklar dünyayı alacak elimizden
    ölümsüz ağaçlar dikecekler
    21 Mayıs 962, Moskova



  5. 41
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    KOCALMAĞA ALIŞIYORUM

    Kocalmağa alışıyorum dünyanın en zor zanaatına,
    kapıları çalmağa son kere,
    durup durmadan ayrılığa.
    Saatlar, akarsınız, akarsınız, akarsınız...
    Anlamağa çalışıyorum inanmayı yitirmenin pahasına.
    Bir söz söyleyecektim sana söyleyemedim.
    Dünyamda sabahleyin aç karına içilen cıgaramın tadı.
    Ölüm kendinden önce bana yalnızlığını yolladı.
    Kıskanıyorum öylelerini kocaldıklarının farkında bile değiller,
    öylesine başlarından aşkın işleri.
    12 Ocak 1963


  6. 42
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    CENAZE MERASİMİM

    Bizim avludan mı kalkacak cenazem?
    Nasıl indireceksiniz beni üçüncü kattan?
    Asansöre sığmaz tabut,
    merdivenlerse daracık.

    Belki avluda dizboyu güneş ve güvercinler olacak,
    belki kar yağacak çocuk çığlıklarıyla dolu,
    belki ıslak asfaltıyla yağmur.
    Ve avluda çöp bidonları duracak her zamanki gibi.

    Kamyona, yerli gelenekle, yüzüm açık yükleneceksem,
    bir şey damlayabilir alnıma bir güvercinden : uğurdur.
    Bando gelse de, gelmese de çocuklar gelecek yanıma,
    meraklıdır ölülere çocuklar.

    Bakacak arkamdan mutfak penceremiz.
    Balkonumuz geçirecek beni çamaşırlarıyla.
    Ben bu avluda bahtiyar yaşadım bilemediğiniz kadar.
    Avludaşlarım, uzun ömürler dilerim hepinize...

    963 Nisan, Moskova


  7. 43
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    AÇLIK ORDUSU YÜRÜYOR

    Açlık ordusu yürüyor
    yürüyor ekmeğe doymak için
    ete doymak için
    kitaba doymak için
    hürriyete doymak için.
    Yürüyor köprüler geçerek kıldan ince kılıçtan keskin
    yürüyor demir kapıları yırtıp kale duvarlarını yıkarak
    yürüyor ayakları kan içinde.
    Açlık ordusu yürüyor
    adımları gök gürültüsü
    türküleri ateşten
    bayrağında umut
    umutların umudu bayrağında.
    Açlık ordusu yürüyor
    şehirleri omuzlarında taşıyıp
    daracık sokakları karanlık evleriyle şehirleri
    fabrika bacalarını
    paydostan sonralarının tükenmez yorgunluğunu taşıyarak.
    Açlık ordusu yürüyor
    ayı ini köyleri ardınca çekip götürüp
    ve topraksızlıktan ölenleri bu koskoca toprakta.
    Açlık ordusu yürüyor
    yürüyor ekmeksizleri ekmeğe doyurmak için
    hürriyetsizleri hürriyete doyurmak için açlık ordusu yürüyor
    yürüyor ayakları kan içinde.

    9 Ağustos 1962


  8. 44
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    ASYA-AFRİKA YAZARLARINA

    Kardeşlerim
    bakmayın sarı saçlı olduğuma
    ben Asyalıyım
    bakmayın mavi gözlü olduğuma
    ben Afrikalıyım
    ağaçlar kendi dibine gölge vermez benim orda
    sizin ordakiler gibi tıpkı
    benim orda arslanın ağzındadır ekmek
    ejderler yatar başında çeşmelerin
    ve ölünür benim orda ellisine basılmadan
    sizin ordaki gibi tıpkı
    bakmayın sarı saçlı olduğuma
    ben Asyalıyım
    bakmayın mavi gözlü olduğuma
    ben Afrikalıyım
    okuyup yazma bilmez yüzde sekseni benimkilerin
    şiirler gezer ağızdan ağıza türküleşerek
    şiirler bayraklaşabilir benim orda
    sizin ordaki gibi
    kardeşlerim
    sıska öküzün yanına koşulup şiirlerimiz
    toprağı sürebilmeli
    pirinç tarlalarında bataklığa girebilmeli
    dizlerine kadar
    bütün soruları sorabilmeli
    bütün ışıkları derebilmeli
    yol başlarında durabilmeli
    kilometre taşları gibi şiirlerimiz
    yaklaşan düşmanı herkesten önce görebilmeli
    cengelde tamtamlara vurabilmeli
    ve yeryüzünde tek esir yurt tek esir insan
    gökyüzünde atomlu tek bulut kalmayıncaya kadar
    malı mülkü aklı fikri canı neyi varsa verebilmeli
    büyük hürriyete şiirlerimiz

    22 Ocak 1962, Moskova


  9. 45
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    BAYRAMOĞLU

    Mahpusanedeyim.
    Mahpusanede kalbimin
    kanayan çıplak ayakları
    ne zaman çok uzun bulsa yolunu,
    hatırlarım bilmem neden
    Azeri yoldaşım Bayram Oğlunu:
    Baki.
    Gece saat iki
    sularında ..
    Karaşehrin kara damlarında yatanlar
    görüyor kanlı renklerin nescini uykularında ..
    Yıldızların altında kara neft burguları
    hışırdıyor servilikler gibi derinden
    yüreğinden.
    Bakıyor uykulu sarı gözler
    kara topraktaki yağlı neft birikintilerinden.
    Gök kara,
    yıldızlar sarı.
    Tek katlı,
    düz damlı dört köşe tas dükkanların
    kapalı kara kapıları.
    Karaşehrin kara damlarında yatanlar
    görüyor kanlı renklerin nescini uykularında.
    Baki.
    Gece saat iki
    sularında
    Taşlarda yuvarlanan
    nal ve tekerlek sesleri.
    Seslerde seslenen sesler ..
    İşte bir fayton geçiyor
    geçmede
    geçti:
    son evlerin yakınından
    uzağından
    ırağından..
    Kara bir lanettir ki bu,
    kopmuş geliyor gecenin dudağından...
    Bu faytonun fenerinde dehşeti var:
    hançerle oyulmuş
    kor
    ve derin
    gözlerin..
    Taşlarda yuvarlanan
    nal ve tekerlek sesleri
    Gittikçe uzaklaşan,
    gittikçe alçalan sesler...
    Ortada demiryolu,
    sağ yanda Karaşehir;
    solda fabrikaların
    duvarları yükselir.
    Karşıdan fayton gelir.
    içinde Bayram Oğlu.
    Bağlanmış kolu
    Bayram Oğlunun..
    Karşıdan fayton gelir
    içinde
    Bayram Oğlu.
    Jandarma sağı,
    Jandarma solu
    Bayram Oğlunun...
    Kolunu bağlamışlar
    kanadı kırık değil ..
    Gözünde toplanan
    hıçkırık değil...
    Gözleri ışık dolu
    Bayram Oğlunun.
    Karşıdan fayton gelir,
    içinde
    Bayram Oğlu.
    Ölümdür yolu
    Bayram Oğlunun
    Bayram
    Oğlunun..."
    KALBİMİ BUNALTAN BU DÖRT DUVAR MI?
    ÖLÜMDEN ÖTEYE KÖY VAR MI???

    (1927)


  10. 46
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    BEN SENDEN ÖNCE ÖLMEK İSTERİM

    Ben
    senden önce ölmek isterim.
    Gidenin arkasından gelen
    gideni bulacak mi zannediyorsun?
    Ben zannetmiyorum bunu.
    İyisi mi,
    beni yaktırırsın,
    odanda ocağın
    üstüne korsun
    içinde bir kavanozun.
    Kavanoz camdan olsun,
    şeffaf,
    beyaz camdan olsun
    ki içinde beni görebilesin
    Fedakârlığımı anlıyorsun :
    vazgeçtim toprak olmaktan,
    vazgeçtim çiçek olmaktan
    senin yanında kalabilmek için.
    Ve toz oluyorum
    yaşıyorum yanında senin.
    Sonra, sende ölünce
    kavanozuma gelirsin.
    Ve orada beraber yaşarız
    külümün içinde külün
    ta ki bir savruk gelin
    yahut vefasız bir torun
    bizi ordan atana kadar...
    Ama
    biz
    o zamana kadar
    o kadar karışacağız ki birbirimize,
    atıldığımız çöplükte bile
    zerrelerimiz
    yan yana düşecek.
    Toprağa beraber dalacağız.
    Ve bir gün yabani bir çiçek
    bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
    sapında muhakkak iki çiçek açacak :
    biri
    sen
    biri de
    ben.
    Ben
    daha olumlu düşünüyorum
    Ben daha bir çocuk doğuracağım
    Hayat taşıyor içimden.
    Kaynıyor kanım.
    Yaşayacağım, ama çok, pek çok,
    ama sen de beraber.
    Ama ölüm de korkutmuyor beni.
    Yalnız pek sevimsiz buluyorum
    bizim cenaze şeklini.
    Ben ölünceye kadar da
    Bu düzelir herhalde.
    Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde?
    İçimden bir şey :
    belki diyor.

    (18 Şubat 1945)


  11. 47
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    BENİM OĞLAN FOTOĞRAFLARDA BÜYÜYOR

    İçimde acısı var yemişi koparılmış bir dalın,
    gitmez gözümden hayali Haliçe inen yolun,
    iki gözlü bir bıçaktır yüreğime saplanmış
    evlât hasretiyle hasreti İstanbulun.
    Ayrılık dayanılır gibi değil mi?
    Bize pek mi müthiş geliyor kendi kaderimiz?
    Elâleme haset mi ediyoruz?
    Elâlemin babası İstanbulda hapiste,
    elâlemin oğlunu asmak istiyorlar
    yol ortasında
    güpegündüz.
    Bense burda rüzgâr gibi
    bir halk türküsü gibi hürüm,
    sen ordasın yavrum,
    ama asılamıyacak kadar küçüksün henüz.
    Elâlemin oğlu katil olmasın,
    elâlemin babası ölmesin,
    eve ekmekle uçurtma getirsin diye,
    orda onlar aldı göze ipi.
    İnsanlar,
    iyi insanlar,
    seslenin dünyanın dört köşesinden
    dur deyin,
    cellât geçirmesin ipi.


  12. 48
    YapRock
    Forumun Herşeyi

    --->: Nazım Hikmet Ve Şiirleri

    Reklam



    BERKLEY

    Behey
    Berkley!
    Behey on sekizinci asrın filozof peskoposu.
    Felsefenden tüten günlük kokusu
    başımızı döndürmek içindir.
    Hayat kavgasında bizi
    dizüstü süründürmek içindir.
    Behey
    Berkley,
    Behey Allahın
    Cebrail şeklindeki Ezraili,
    Behey on sekizinci asrın en filozof katili!
    Hâlâ geziyor İskoçya köylerinde
    adımlarının sesi.
    Hâlâ uluyor adımlarının sesine
    tüyleri kanlı bir köpek.
    Hâlâ
    her gece titreyerek
    görüyor gölgeni İskoçya köylüleri
    evlerinin
    camlarında!
    Hâlâ
    kanlı beş parmağının izi var
    o beyaz buzlu camlar gibi şimal akşamlarında!
    Behey
    Berkley!
    Behey meyhane kızlarının kara cübbeli kavalyesi,
    Kıralın şövalyesi,
    sermayenin altın sesi,
    ve Allahın peskoposu!
    Felsefenden tüten günlük kokusu
    başımızı döndürmek içindir.
    Hayat kavgasında bizi
    dizüstü süründürmek içindir!
    Her kelimen
    kelepçelerken
    bileklerimizi,
    kıvrılan
    bir yılan
    gibi satırların
    sokmak istiyor yüreklerimizi.
    Beli hançerli bir İsaya benziyor resmin.
    Sivriliyor kitaplarından ismin
    sivri yosunlu ucundan
    kızıl kan
    damlıyan
    yeşil bir diş gibi.
    Her kitabın
    diz çökmüş önünde Rabbın
    kara kuşaklı bir keşiş gibi..
    Sen bu kıyafetle mi bizi kandıracaktın,
    inandıracaktın?
    Biz İsanın vuslatını bekleyen
    bir rahibe değiliz ki!
    Behey
    Berkley!
    Behey tilkilerin şahı tilki!
    Çalarken satırların zafer düdüğü,
    küçük bir taş parçasının en küçüğü
    imparatorların imparatoru gibi çıkınca karşısına,
    hemen anlaşmak için
    bir kapı açıyorsun,
    binip Allahının sırtına
    soldan geri kaçıyorsun!
    Kaçma dur!
    Her yol Romaya gider,
    — bu belki doğrudur —
    fakat
    fikri evvel gören her felsefenin
    safsata iklimidir yelken açtığı yer!
    Bu bir hakikat
    — hem de mutlak cinsinden — !
    İşte sen
    işte senin felsefen:
    Sen o sarı kırmızı rengini gördüğün
    cilâlı derisine parmaklarını sürdüğün
    parlak
    yuvarlak
    elmaya:
    «Fikirlerin bir
    terkibidir,»
    diyorsun!
    Dışımızda bize bağlanmadan
    var olan
    varlığı
    inkâr ediyorsun!
    Şu mavi deniz
    şu mavi denizde yüzen beyaz yelkenli gemi,
    kendi kendinden aldığın fikirlerdir, öyle mi?
    Mademki kendi fikrindir yüzen gemi,
    mademki kendi fikrindir umman,
    ne zaman var,
    ne mekân!
    Ne senin haricinde bir vücut
    ne senden evvel kimse mevcut,
    ne senden sonra kâinat baki
    bir sen
    bir de Allah hakikî.
    Lâkin ey kara meyhanelerin sarhoş papazı!
    Senin dışında değil miydi
    kıllı kollarında kıvranan meyhanecinin kızı?
    Yoksa kendi altında sen
    kendinle mi yattın?
    Diyelim ki senden evvel baban yok
    İsa gibi.
    Yine fakat bacakları arasından çıktığın
    Meryem gibi bir anan da mı yok!
    Diyelim ki yapyalnızsın
    Turu Sinada Musa gibi,
    ne yazık! Tevratını okuyan da mı yok!
    Çok yalan söylemişsin çok.
    Sen emin ol ki Berkley
    — olmasan da zarar yok —
    bu şi're benzer yazıda hissene düşen şey:
    biraz alay
    biraz şaka
    ve birkaç tokat
    — eldivensiz cinsinden —
    Neyleyim?
    Neş'e kavganın musikisidir.
    Kavgada kuvvetini kaybetmiş gibidir biraz
    neş'enin çelik ahengini duymayan adam;
    neş'e ... iyi şeydir vesselam,
    — baş döndürmezse eğer —
    ve işte bizimkiler
    güldüler mi,
    ağız dolusu gülüyorlar.
    Kabahat onların kuvvetinde:
    yoksa ne sende
    ne de bende!
    Dinle Berkley!
    — dinlemesen de olur —
    Biz dinleyelim:
    Beynimiz bal yoğuran
    bir kovan.
    Ona balı dolduran
    arıdır hayat.
    Aldığımız hislerin
    sonsuz derin
    pınarıdır kâinat!
    Kâinat geniş
    kâinat derin
    kâinat uçsuz bucaksız!
    Biz onun parçaları,
    biz ondan doğan bir sürü bacaksız!
    Biz o bacaksızların
    — anasını inkâr etmeyen cinsi —
    Çünkü biz
    emredenlere emir verenlerden değiliz!
    Bağlıyız toprağa
    kalın halatlar gibi kollarımızla!
    Çelik dişleri şimşekli çarklılar
    koparırken kara toprağın esrarını,
    biz
    seyretmedeyiz
    cihan içinden cihanların
    doğuşunu;
    kehkeşanların
    gümüş aydınlığında!
    Görmüşüz,
    görmedeyiz
    yılların yollarında toprak oluşunu
    kızıl kadife dudaklı kızların!
    Çiziyor hareketi gözlerimize
    sonsuz maviliklerde
    kuyrukluyıldızların
    sırma saçlarından kalan izler.
    Her habbe koynunda bir kubbeyi gizler!..
    Şu denizler,
    şu denizlerin üstünde denizler gibi esen,
    rüzgârların uğultusu.
    Şu ipi kopmuş
    inci bir gerdanlık gibi damlayan su,
    şu bir damla su,
    uzaklaştıkça, yaklaşılan
    hakikati gizler..
    Her yeni ummanla beraber
    bir yeni imkân!
    Kâinat geniş
    kâinat derin
    kâinat uçsuz bucaksız!
    Behey!
    Berkley!
    Behey bir karış boyuna bakmadan
    Karpatları inkâr eden cüce!
    Ahrete gittiysen eğer
    oradan bir taç gönder,
    süslemek için Allahının kafasını!
    Fakat buradan
    topla hemen tarağını tasını,
    Haraç mezat!
    Haraç mezat!
    götür pazara bir pula sat:
    Topraktaki saltanatın
    göğe çıkan tahtını!
    Yok üstünde tabiatın
    tabiattan gayri kuvvet!..
    Tabiat geniş
    tabiat derin
    tabiat uçsuz bucaksız!..

    1926


+ Yorum Gönder
4. Sayfa BirinciBirinci ... 345 Sonuncu8Sonuncu9
tik tak nazım hikmet
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi