Nazım Hikmet Ve Şiirleri

+ Yorum Gönder
1. Sayfa 124 ... Sonuncu8Sonuncu9
Şiir Bölümü ve Ünlü Şairlerden Şiirler Bölümünden Nazım Hikmet Ve Şiirleri ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. 1
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    Reklam

    Nazım Hikmet Ve Şiirleri

    Reklam



    Nazım Hikmet Ve Şiirleri

    Forum Alev
    SALKIMSÖĞÜT

    Akıyordu su
    gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
    Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!
    Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
    koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
    Birden
    bire kuş gibi
    vurulmuş gibi
    kanadından
    yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
    Bağırmadı,
    gidenleri geri çağırmadı,
    baktı yalnız dolu gözlerle
    uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!
    Ah ne yazık!
    Ne yazık ki ona
    dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
    beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!
    Nal sesleri sönüyor perde perde,
    atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!
    Atlılar atlılar kızıl atlılar,
    atları rüzgâr kanatlılar!
    Atları rüzgâr kanat...
    Atları rüzgâr...
    Atları...
    At...
    Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!
    Akar suyun sesi dindi.
    Gölgeler gölgelendi
    renkler silindi.
    Siyah örtüler indi
    mavi gözlerine,
    sarktı salkımsöğütler
    sarı saçlarının
    üzerine!
    Ağlama salkımsöğüt
    ağlama,
    Kara suyun aynasında el bağlama!
    el bağlama!
    ağlama!
    1928

    "Salkımsöğüt" ile "Bahri Hazer" Nâzım Hikmet'in ününün sanat çevrelerini aşmasını ilk sağlayan şiirleridir.
    Odeon firmasının şairin kendi sesinden plağa aldığı bu şiirler kahvelerde çalınıp dinlenmeye başlamıştı.
    Nâzım Hikmet yazarken düşündüğü bir ahenge uyarak şiirlerini çok güzel okurdu.
    Okunup dinlenmelerine herhangi bir yasal engel bulunmayan bu şiirlerin şairin adını çok yaygınlaştırdığı düşünülerek Odeon firması plağa yeni basımlar yapmaması için uyarılmıştı.




  2. 2
    YapRock
    Forumun Herşeyi

    --->: Nazım Hikmet Ve Şiirleri

    Reklam



    BAHRİ HAZER

    Ufuklardan ufuklara
    ordu ordu köpüklü mor dalgalar koşuyordu;
    Hazer rüzgârların dilini konuşuyor balam,
    konuşup coşuyordu!
    Kim demiş "çört vazmi!"
    Hazer ölü bir göle benzer!
    Uçsuz bucaksız başı boş tuzlu bir sudur Hazer!
    Hazerde dost gezer, e.....y!..
    düşman gezer!
    Dalga bir dağdır
    kayık bir geyik!
    Dalga bir kuyu
    kayık bir kova!
    Çıkıyor kayık
    iniyor kayık,
    devrilen
    bir atın
    sırtından inip,
    şahlanan
    bir ata
    biniyor kayık!
    Ve Türkmen kayıkçı
    dümenin yanına bağdaş kurup oturmuş.
    Başında kocaman kara bir papak;
    bu papak değil :
    tüylü bir koyunu karnından yarıp
    geçirmiş başına!
    Koyunun tüyleri düşmüş kaşına!
    Çıkıyor kayık
    iniyor kayık
    Ve kayıkçı
    "Türkmenistanlı bir Buda heykeli" gibi
    dümenin yanına bağdaş kurup oturmuş,
    fakat, sanma ki Hazerin karşısında elpençe divan durmuş!
    O bir Buda heykelinin
    taştan sükûnu gibi kendinden emin
    dümenin yanına bağdaş kurup oturmuş.
    Bakmıyor
    kayığa
    sarılan
    sulara!
    Bakmıyor
    çatlayıp
    yarılan
    sulara!
    Çıkıyor kayık
    iniyor kayık ,
    devrilen
    bir atın
    sırtından inip
    şahlanan
    bir ata
    biniyor kayık!
    - Yaman esiyor be karayel yaman!
    Sakın özünü Hazerin hilesinden aman!
    Aman oyun oynamasın sana rüzgâr!
    - Aldırma anam ne çıkar?
    Ne çıkar
    kudurtsun
    karayel
    suları,
    Hazerde doğanın
    Hazerdir mezarı!
    Çıkıyor kayık
    iniyor kayık
    çıkıyor ka...
    iniyor ka...
    Çık...
    in...
    çık ...
    1928

    "Salkımsöğüt" ile "Bahri Hazer" Nâzım Hikmet'in ününün sanat çevrelerini aşmasını ilk sağlayan şiirleridir.
    Odeon firmasının şairin kendi sesinden plağa aldığı bu şiirler kahvelerde çalınıp dinlenmeye başlamıştı.
    Nâzım Hikmet yazarken düşündüğü bir ahenge uyarak şiirlerini çok güzel okurdu.
    Okunup dinlenmelerine herhangi bir yasal engel bulunmayan bu şiirlerin şairin adını çok yaygınlaştırdığı düşünülerek Odeon firması plağa yeni basımlar yapmaması için uyarılmıştı.








  3. 3
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    KEREM GİBİ

    Hava kurşun gibi ağır!!
    Bağır
    bağır
    bağır
    bağırıyorum.
    Koşun
    kurşun
    erit-
    -meğe
    çağırıyorum...
    O diyor ki bana :
    - Sen kendi sesinle kül olursun ey!
    Kerem
    gibi
    yana
    yana...
    "Deeeert
    çok,
    hemdert
    yok"
    Yürek-
    -lerin
    kulak-
    -ları
    sağır...
    Hava kurşun gibi ağır...
    Ben diyorum ki ona :
    - Kül olayım
    Kerem
    gibi
    yana
    yana.
    Ben yanmasam
    sen yanmasan
    biz yanmasak,
    nasıl
    çıkar
    karan-
    -lıklar
    aydın-
    -lığa...
    Hava toprak gibi gebe.
    Hava kurşun gibi ağır.
    Bağır
    bağır
    bağır
    bağırıyorum.
    Koşun
    kurşun
    erit-
    -meğe
    çağırıyorum.....








  4. 4
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    MAVİ GÖZLÜ DEV, MİNNACIK KADIN VE HANIMELLERİ

    O mavi gözlü bir devdi.
    Minnacık bir kadın sevdi.
    Kadının hayali minnacık bir evdi,
    bahçesinde ebruliii
    hanımeli
    açan bir ev.
    Bir dev gibi seviyordu dev.
    Ve elleri öyle büyük işler için
    hazırlanmıştı ki devin,
    yapamazdı yapısını,
    çalamazdı kapısını
    bahçesinde ebruliiii
    hanımeli
    açan evin.
    O mavi gözlü bir devdi.
    Minnacık bir kadın sevdi.
    Mini minnacıktı kadın.
    Rahata acıktı kadın
    yoruldu devin büyük yolunda.
    Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
    girdi zengin bir cücenin kolunda
    bahçesinde ebruliiii
    hanımeli
    açan eve.
    Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
    dev gibi sevgilere mezar bile olamaz :
    bahçesinde ebruliiiii
    hanımeli
    açan ev..


  5. 5
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    ÜÇ SELVİ

    Kapımın önünde üç selvi vardı.
    Üç selvi.
    Selviler rüzgârda sallanırlardı.
    Üç selvi.
    Kökleri yerde, başları yıldızlarda
    üç selvi.
    Selviler sallanırlardı rüzgârda.
    Üç selvi.
    Bir gece düşman bastı evi .
    Üç selvi.
    Yatağımda öldürüldüm ben.
    Üç selvi.
    Kesildi selviler köklerinden.
    Üç selvi.
    Artık ne kökleri yerde, başları yıldızlarda
    üç selvi.
    Selviler sallanmıyorlar rüzgârda.
    Üç selvi.
    Mermer bir ocakta parçalanmış yatıyor
    üç selvi.
    Kanlı bir baltayı aydınlatıyor
    üç selvi.
    1933

    Nâzım Hikmet'in Mithat Paşa köşkünden çıkıp Mehmet Ali Paşa köşkünün bahçesinden geçerek tren istasyonuna giderken yanlarından geçtiği bu üç selvi, şimdi başka bir ailenin yaşadığı Erenköy'deki o bahçede, bugün de durmaktadır.


  6. 6
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    KARIMA MEKTUP

    33 - 11 - 11
    Bursa
    Hapisane

    Bir tanem!
    Son mektubunda :
    "Başım sızlıyor
    yüreğim sersem!"
    diyorsun.
    "Seni asarlarsa
    seni kaybedersem;"
    diyorsun;
    "yaşıyamam!"
    Yaşarsın karıcığım,
    kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda;
    yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı
    en fazla bir yıl sürer
    yirminci asırlılarda
    ölüm acısı.
    Ölüm
    bir ipte sallanan bir ölü.
    Bu ölüme bir türlü
    razı olmuyor gönlüm.
    Fakat
    emin ol ki sevgili;
    zavallı bir çingenenin
    kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
    geçirecekse eğer
    ipi boğazıma,
    mavi gözlerimde korkuyu görmek için
    boşuna bakacaklar
    Nâzıma!

    Ben,
    alacakaranlığında son sabahımın
    dostlarımı ve seni göreceğim,
    ve yalnız
    yarı kalmış bir şarkının acısını
    toprağa götüreceğim...
    Karım benim!
    İyi yürekli,
    altın renkli,
    gözleri baldan tatlı arım benim;
    ne diye yazdım sana
    istendiğini idamımın,
    daha dâva ilk adımında
    ve bir şalgam gibi koparmıyorlar
    kellesini adamın.
    Haydi bunlara boş ver.
    Bunlar uzak bir ihtimal.
    Paran varsa eğer
    bana fanile bir don al,
    tuttu bacağımın siyatik ağrısı.
    Ve unutma ki
    daima iyi şeyler düşünmeli
    bir mahpusun karısı.


  7. 7
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    ŞEYH BEDREDDİN DESTANI'NDAN

    1.

    Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi,
    duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
    gümüş ibriklerde şarap,
    bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
    Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup
    yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak
    Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.
    Çelebi hünkâr idi amma
    Âl Osman ülkesinde esen
    bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.
    Köylünün göz nuru zeamet
    alın teri timar idi.
    Kırık testiler susuz
    su başlarında bıyık buran sipahiler var idi.
    Yolcu, yollarda topraksız insanın
    ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
    Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar
    köpüklü atlar kişner iken
    çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
    tarumar idi.
    Velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi,
    ahüzar idi.
    2.
    Bu göl İznik gölüdür.
    Durgundur.
    Karanlıktır.
    Derindir.
    Bir kuyu suyu gibi
    içindedir dağların.
    Bizim burada göller
    dumanlıdırlar.
    Balıklarının eti yavan olur,
    sazlıklarından ısıtma gelir,
    ve göl insanı
    sakalına ak düşmeden ölür.
    Bu göl İznik gölüdür.
    Yanında İznik kasabası.
    İznik kasabasında
    kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
    Çocuklar açtır.
    Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
    Ve delikanlılar türkü söylemez.
    Bu kasaba İznik kasabası.
    Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
    Bu evde
    bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
    Boyu küçük
    sakalı büyük
    sakalı ak.
    Çekik çocuk gözleri kurnaz
    ve sarı parmakları saz gibi.
    Bedreddin
    ak bir koyun postu üstüne
    oturmuş.
    Hattı talik ile yazıyor
    "Teshil"i.
    Karşısında diz çökmüşler
    ve karşıdan
    bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
    Bakıyor :
    Başı tıraşlı
    kalın kaşlı
    ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
    Bakıyor :
    Kartal gagalı Torlak Kemâl..
    Bakmaktan bıkıp usanmayıp
    bakmağa doymıyarak
    İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..
    9.
    (...)
    En yumuşak, en sert,
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın :
    TOPRAK
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.
    Sıcaktı.
    Bulutlar doluydular.
    Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
    Birden-
    -bire
    kayalardan dökülür
    gökten yağar
    yerden biter gibi,
    bu toprağın verdiği en son eser gibi
    Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
    çıktılar.
    Dikişsiz ak libaslı
    baş açık
    yalnayak ve yalın kılıçtılar.
    Mübalâğa cenk olundu.
    Aydının Türk köylüleri,
    Sakızlı Rum gemiciler,
    Yahudi esnafları,
    on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
    düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
    Bayrakları al, yeşil,
    kalkanları kakma, tolgası tunç
    saflar
    pâre pâre edildi ama,
    boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
    on binler iki bin kaldı.
    Hep bir ağızdan türkü söyleyip
    hep beraber sulardan çekmek ağı,
    demiri oya gibi işleyip hep beraber,
    hep beraber sürebilmek toprağı,
    ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
    yârin yanağından gayrı her şeyde
    her yerde
    hep beraber!
    diyebilmek
    için
    on binler verdi sekiz binini..
    Yenildiler.
    Yenenler, yenilenlerin
    dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
    kılıçlarının kanını.
    Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
    hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
    Edirne sarayında damızlanmış atların
    eşildi nallarıyla.
    Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
    zarurî neticesi bu!
    deme, bilirim!
    O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
    Ama bu yürek
    o, bu dilden anlamaz pek.
    O, "hey gidi kambur felek,
    hey gidi kahbe devran hey,"
    der.
    Ve teker teker,
    bir an içinde,
    omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
    yüzleri kan içinde
    geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
    geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..
    10.
    Karanlıkta durdular.
    Sözü O aldı, dedi :
    "- Ayasluğ şehrinde pazar kurdular.
    Yine kimin dostlar
    yine kimin boynun vurdular?"
    Yağmur
    yağıyordu boyuna.
    Sözü onlar alıp
    dediler ona :
    "- Daha pazar
    kurulmadı
    kurulacak.
    Esen rüzgâr
    durulmadı
    durulacak.
    Boynu daha
    vurulmadı
    vurulacak."
    Karanlık ıslanırken perde perde
    belirdim onların olduğu yerde
    sözü ben aldım, dedim :
    "- Ayasluğ şehrinin kapısı nerde?
    Göster geçeyim!
    Kalesi var mı?
    Söyle yıkayım!
    Baç alırlar mı?
    De ki vermeyim!"
    Sözü O aldı, dedi :
    "- Ayasluğ şehrinin kapısı dardır.
    Girip çıkılmaz.
    Kalesi vardır,
    kolay yıkılmaz.
    Var git al atlı yiğit
    var git işine!.."
    Dedim : "- Girip çıkarım!"
    Dedim : "- Yakıp yıkarım!"
    Dedi : "- Yağış kesildi
    gün ağarıyor.
    Cellât Ali,
    Mustafayı
    çağırıyor!
    Var git al atlı yiğit
    var git işine!..."
    (...)
    14.
    Yağmur çiseliyor,
    korkarak
    yavaş sesle
    bir ihanet konuşması gibi.
    Yağmur çiseliyor,
    beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
    ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.
    Yağmur çiseliyor,
    Serezin esnaf çarşısında,
    bir bakırcı dükkânının karşısında
    Bedreddinim bir ağaca asılı.
    Yağmur çiseliyor.
    Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
    Ve yağmurda ıslanan
    yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
    çırılçıplak etidir.
    Yağmur çiseliyor.
    Serez çarşısı dilsiz,
    Serez çarşısı kör.
    Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
    Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.
    Yağmur çiseliyor.


  8. 8
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    KARAYILAN HİKÂYESİ

    Antepliler silâhşor olur,
    uçan turnayı gözünden
    kaçan tavşanı ard ayağından vururlar
    ve arap kısrağının üstünde
    taze yeşil selvi gibi ince uzun dururlar.
    Antep sıcak,
    Antep çetin yerdir.
    Antepliler silâhşor olur.
    Antepliler yiğit kişilerdir.
    Karayılan
    Karayılan olmazdan önce
    Antep köylüklerinde ırgattı.
    Belki rahatsızdı, belki rahattı,
    bunu düşünmeye vakit bırakmıyordular,
    yaşıyordu bir tarla sıçanı gibi
    ve korkaktı bir tarla sıçanı kadar.
    Yiğitlik atla, silâhla, toprakla olur,
    onun atı, silâhı, toprağı yoktu.
    Boynu yine böyle çöp gibi ince
    ve böyle kocaman kafalıydı
    Karayılan
    Karayılan olmazdan önce.
    Düşman Antep'e girince
    Antepliler onu
    korkusunu saklayan
    bir fıstık ağacından
    alıp indirdiler.
    Altına bir at çekip
    eline bir mavzer
    verdiler.
    Antep çetin yerdir.
    Kırmızı kayalarda
    yeşil kertenkeleler.
    Sıcak bulutlar dolaşır havada
    ileri geri...
    Düşman tutmuştu tepeleri,
    düşmanın topu vardı.
    Antepliler düz ovada
    sıkışmışlardı.
    Düşman şarapnel döküyordu,
    toprağı kökünden söküyordu.
    Düşman tutmuştu tepeleri.
    Akan : Antep'in kanıydı.
    Düz ovada bir gül fidanıydı
    Karayılan'ın
    Karayılan olmazdan önceki siperi.
    Bu fidan öyle küçük,
    korkusu ve kafası öyle büyüktü ki onun,
    namlıya tek fişek sürmeden
    yatıyordu yüzükoyun.
    Antep sıcak,
    Antep çetin yerdir.
    Antepliler silâhşor olur.
    Antepliler yiğit kişilerdir.
    Fakat düşmanın topu vardı.
    Ve ne çare, kader,
    düz ovayı Antepliler
    düşmana bırakacaklardı.
    "Karayılan" olmazdan önce
    umurunda değildi Karayılan'ın
    kıyamete dek düşmana verseler Antep'i.
    Çünkü onu düşünmeye alıştırmadılar.
    Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi,
    korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.
    Siperi bir gül fidanıydı onun,
    gül fidanı dibinde yatıyordu ki yüzükoyun
    ak bir taşın ardından
    kara bir yılan
    çıkardı kafasını.
    Derisi ışıl ışıl,
    gözleri ateşten al,
    dili çataldı.
    Birden bir kurşun gelip
    kafasını aldı.
    Hayvan devrildi kaldı.
    Karayılan
    Karayılan olmazdan önce
    kara yılanın encâmını görünce
    haykırdı avaz avaz
    ömrünün ilk düşüncesini :
    "İbret al, deli gönlüm,
    demir sandıkta saklansan bulur seni,
    ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm."
    Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
    bir tarla sıçanı kadar korkak olan,
    fırlayıp atlayınca ileri
    bir dehşet aldı Anteplileri,
    seğirttiler peşince.
    Düşmanı tepelerde yediler.
    Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp
    bir tarla sıçanı kadar korkak olana :
    KARAYILAN dediler.
    "Karayılan der ki : Harbe oturak,
    Kilis yollarından kelle getirek,
    nerde düşman varsa orda bitirek,
    vurun ha yiğitler namus günüdür..."


  9. 9
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    TÜRK KÖYLÜSÜ

    Topraktan öğrenip
    kitapsız bilendir.
    Hoca Nasreddin gibi ağlayan
    Bayburtlu Zihni gibi gülendir.
    Ferhad'dır
    Kerem'dir
    ve Keloğlan'dır.
    Yol görünür onun garip serine,
    analar, babalar umudu keser,
    kahbe felek ona eder oyunu.
    Çarşambayı sel alır,
    bir yâr sever
    el alır,
    kanadı kırılır
    çöllerde kalır,
    ölmeden mezara koyarlar onu.
    O, "Yunusu biçâredir
    baştan ayağa yâredir",
    ağu içer su yerine.
    Fakat bir kerre bir derd anlayan düşmesin önlerine
    ve bir kerre vakterişip
    "- Gayrık yeter!.."
    demesinler.
    Bunu bir dediler mi,
    "İsrâfil surunu urur,
    mahlukat yerinden durur",
    toprağın nabzı başlar
    onun nabızlarında atmağa.
    Ne kendi nefsini korur,
    ne düşmanı kayırır,
    "Dağları yırtıp ayırır,
    kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa..."
    (Kuvâyi Milliye'den)


  10. 10
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    DAVET

    Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
    Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
    bu memleket bizim.
    Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
    ve ipek bir halıya benziyen toprak,
    bu cehennem, bu cennet bizim.
    Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
    yok edin insanın insana kulluğunu,
    bu dâvet bizim...
    Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
    ve bir orman gibi kardeşçesine,
    bu hasret bizim...
    (Kuvâyi Milliye'den)



  11. 11
    YapRock
    Forumun Herşeyi

    --->: Nazım Hikmet Ve Şiirleri

    Reklam



    Piraye İçin Yazılmış :

    SAAT 21-22 ŞİİRLERİ
    Ne güzel şey hatırlamak seni :
    ölüm ve zafer haberleri içinden,
    hapiste
    ve yaşım kırkı geçmiş iken...
    Ne güzel şey hatırlamak seni :
    bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
    ve saçlarında
    vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının...
    İçimde ikinci bir insan gibidir
    seni sevmek saadeti...
    Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
    güneşli bir rahatlık
    ve etin daveti :
    kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
    sıcak
    koyu bir karanlık...
    Ne güzel şey hatırlamak seni,
    yazmak sana dair,
    hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek :
    filânca gün, falanca yerde söylediğin söz,
    kendisi değil
    edasındaki dünya...
    Ne güzel şey hatırlamak seni.
    Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine :
    bir çekmece
    bir yüzük,
    ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
    Ve hemen
    fırlayarak yerimden
    penceremde demirlere yapışarak
    hürriyetin sütbeyaz maviliğine
    sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...
    Ne güzel şey hatırlamak seni :
    ölüm ve zafer haberleri içinden,
    hapiste
    ve yaşım kırkı geçmiş iken...
    23 Eylül 1945
    O şimdi ne yapıyor
    şu anda, şimdi, şimdi?
    Evde mi, sokakta mı,
    çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?
    Kolunu kaldırmış olabilir,
    - hey gülüm,
    beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!.. -
    O şimdi ne yapıyor,
    şu anda, şimdi, şimdi?
    Belki dizinde bir kedi yavrusu var,
    okşuyor.
    Belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir,
    - her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren
    sevgili, canımın içi ayaklar!.. -
    Ve ne düşünüyor
    beni mi?
    Yoksa
    ne bileyim
    fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?
    Yahut, insanların çoğunun
    neden böyle bedbaht olduğunu mu?
    O şimdi ne düşünüyor,
    şu anda, şimdi, şimdi?...
    26 Eylül 1945
    Bizi esir ettiler,
    bizi hapse attılar :
    beni duvarların içinde,
    seni duvarların dışında.
    Ufak iş bizimkisi.
    Asıl en kötüsü :
    bilerek, bilmeyerek
    hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması...
    İnsanların birçoğu bu hale düşürülmüş,
    namuslu, çalışkan, iyi insanlar
    ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık...
    1 Ekim 1945
    Dağın üstünde :
    akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde.
    Bugün de :
    sensiz, yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de.
    Birazdan açar
    kırmızı kırmızı :
    gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı.
    Taşır havamızda sessiz, cesur kanatlar
    vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı...
    6 Ekim 1945
    Bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü, ağır.
    Buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda.
    Yürek kirpiklerin ucunda
    uzayıp giden toprak uğurlanır.
    Benim bağırasım gelir : - "P î r â y e ,
    P î r â y e !.." - diye...
    5 Kasım 1945
    Çiçekli badem ağaçlarını unut.
    Değmez,
    bu bahiste
    geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.
    Islak saçlarını güneşte kurut :
    olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın
    nemli, ağır kızıltılar...
    Sevgilim, sevgilim,
    mevsim
    sonbahar...
    12 Kasım 1945
    Damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu
    son lodoslar esmeye başladı.
    Havayı dinliyorum :
    nabız yavaşladı.
    Uludağ'da, zirvede kar
    ve Kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır
    kırmızı kestane yapraklarının üstünde ayılar.
    Ovada kavaklar soyunuyor.
    İpekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek,
    sonbahar bitti bitecek,
    nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak.
    Ve biz yine bir kış daha geçireceğiz :
    büyük öfkemizin içinde
    ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak...
    1945 yılı Aralık ayının dördü
    İlk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan,
    giyin, kuşan,
    benze bahar ağaçlarına...
    Hapisten
    mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına,
    kaldır, öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş alnını,
    böyle bir günde yılgın ve kederli değil,
    ne münasebet,
    böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nâzım Hikmetin kadını...
    5 Aralık 1945
    Delindi sintine,
    esirler parçalamakta pırangaları.
    Yıldız-poyrazdır esen,
    tekneyi kayaların üstüne atacak.
    Bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır,
    taş çatlasa batacak.
    Ve senin alnın gibi hür, ferah ve ümitli bir âlem
    kuracağız Pirâyem...
    6 Aralık 1945
    Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
    akar suyun,
    meyve çağında ağacın,
    serpilip gelişen hayatın düşmanı.
    Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına :
    - çürüyen diş, dökülen et -,
    bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler.
    Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
    dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
    dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla
    bu güzelim memlekette hürriyet...
    12 Aralık 1945
    Ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta :
    pul pul altın
    bakır
    tunç ve tahta...
    Öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık.
    Ve dağlar dumana batık
    kurşunî, sırılsıklam...
    Tamam,
    sonbahar belki bugün bitti artık.
    Yaban kazları hızla gelip geçti demin
    herhal İznik gölüne gidiyorlar.
    Havada serin
    havada is kokusu gibi bir şey :
    havada kar kokusu var...
    Şimdi dışarda olmak,
    dörtnala sürmek dağlara doğru atı.
    "- Ata binmesini de bilmezsin," - diyeceksin ama
    şakayı bırak ve kıskanma,
    yeni bir huy edindim hapiste :
    seni sevdiğim kadar değilse de
    hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı...
    Ve ikiniz de uzaktasınız...


  12. 12
    YapRock
    Forumun Herşeyi
    MEMLEKETİMİ SEVİYORUM

    Memleketimi seviyorum :
    Çınarlarında kolan vurdum, hapisanelerinde yattım.
    Hiçbir şey gidermez iç sıkıntımı
    memleketimin şarkıları ve tütünü gibi.
    Memleketim :
    Bedreddin, Sinan, Yunus Emre ve Sakarya,
    kurşun kubbeler ve fabrika bacaları
    benim o kendi kendinden bile gizleyerek
    sarkık bıyıkları altından gülen halkımın eseridir.
    Memleketim.
    Memleketim ne kadar geniş :
    dolaşmakla bitmez, tükenmez gibi geliyor insana.
    Edirne, İzmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Erzurum.
    Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum
    ve güneye
    pamuk işleyenlere gitmek için
    Toroslardan bir kerre olsun geçemedim diye
    utanıyorum.
    Memleketim :
    develer, tren, Ford arabaları ve hasta eşekler,
    kavak
    söğüt
    ve kırmızı toprak.
    Memleketim.
    Çam ormanlarını, en tatlı suları ve dağ başı göllerini seven
    alabalık
    ve onun yarım kiloluğu
    pulsuz, gümüş derisinde kızıltılarla
    Bolu'nun Abant gölünde yüzer.
    Memleketim :
    Ankara ovasında keçiler :
    kumral, ipekli, uzun kürklerin pırıldaması.
    Yağlı, ağır fındığı Giresun'un.
    Al yanaklı mis gibi kokan Amasya elması,
    zeytin
    incir
    kavun
    ve renk renk
    salkım salkım üzümler
    ve sonra karasaban
    ve sonra kara sığır
    ve sonra : ileri, güzel, iyi
    her şeyi
    hayran bir çocuk sevinciyle kabule hazır
    çalışkan, namuslu, yiğit insanlarım
    yarı aç, yarı tok
    yarı esir...


+ Yorum Gönder
1. Sayfa 124 ... Sonuncu8Sonuncu9
tik tak nazım hikmet
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi